Blogger tarafından desteklenmektedir.

Kabirleri Ziyaret Etmenin Caiz Olup Olmadığı Haller..

Kabirleri Ziyaret Etmenin Caiz Olup Olmadığı Haller[38]:

Resulullah Sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki:

“Ben sizlere kabirleri ziyaret etmeyi yasaklamıştım; artık onları ziyaret edebilirsiniz.”[39]

Bu hadis-i şerif Mesabîhu’s-Sünne’nin zikrettiği sahih hadislerdendir. Bunu Büreyde rivayet etmiş olup bu hadiste, İslam’ın ilk dönemlerinde kabirleri ziyaret etmenin yasaklanmış olduğu açıkça ifade edilmektedir. Çünkü kabirleri ziyaret, putlara ibadet etmenin başlangıcıdır. Bu onulmaz hastalığın başlangıcı Peygamber Nuh aleyhisselam’ın kavmi arasında olmuştur. Nitekim yüce Allah Kitab-ı Keriminde bunu bize şöylece bildirmektedir:

“Nuh dedi ki: ‘Rabbim, gerçek şu ki; bunlar bana isyan ettiler. Malı ve evladı zararından başkasını artırmayacak kimselere uydular ve onlar büyük büyük hileler yaptılar, tuzaklar kurdular. Ve tanrılarınızı sakın bırakmayın. Sakın Vedd, Suva, Yeğus, Yeûk ve Nesri terketmeyin dediler.” (Nuh, 71/21-23)

İbn Abbas ve seleften başkaları şöyle demişlerdir: “Bunlar Nuh aleyhisselam’ın kavmi arasında salih bir topluluk idiler. Öldükten sonra insanlar onların kabirleri başlarında durdular; sonra onların heykel şeklinde suretlerini yaptılar. Aralarından uzun bir zaman geçtikten sonra da onlara ibadet etmeye başladılar.”[40]

Putlara ibadetin menşei, kabirlerden başladığından ötürü Peygamber sallallahu aleyhi vesellem de İslam’ın ilk dönemlerinde ashabına -şirke giden yolu kapatmak maksadıyla- kabir ziyaretini yasaklamıştır. Çünkü onlar henüz küfrü terk edeli kısa bir süre geçmişti. Daha sonra tevhid onların kaplerinde iyice yerleşince onlara kabirlere ziyaret için izin verdi. Onlara kimi zaman davranışlarıyla kimi zaman sözleriyle kabirlerin nasıl ziyaret edileceğini öğretti. Bunu da pek çok hadiste görüyoruz. Bu hadislerin kimi kabir ziyaretine izin mahiyetinde, kimi bu ziyaretin nasıl yapılacağını öğretmek mahiyetindedir. Bunların muhtevasında kabir ziyaretinin muhtevası da anlatılmaktadır.

Kabir ziyaretinin yapılacağına izin vermeye dair hadislerin birisini Ebu Süfyan rivayet etmiştir. Buna göre Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle demiştir:

“Ben sizlere önceleri kabir ziyaretini yasaklamış idim. Şimdi onları ziyaret edebilirsiniz çünkü onlarda bir ibret vardır.”[41]

Bunlardan birisi de Ali b. Ebi Talib’ten rivayet edilmektedir. Buna göre Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:

“Ben sizlere kabirleri ziyaret etmeyi yasaklamış idim. Onları ziyaret edebilirsiniz. Çünkü oralar sizlere ahireti hatırlatır.”[42]

Bir diğer rivayet İbn Mes’ud’dan gelmiştir buna göre Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:

“Ben sizlere kabirleri ziyaret etmeyi yasaklamıştım. Artık onları ziyaret edebilirsiniz. Çünkü onlar dünyaya olan rağbeti azaltırlar.”[43]

Bir diğer rivayet Ebu Hureyre yoluyla gelmiştir. Buna göre Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:

“Kabirleri ziyaret ediniz çünkü onlar ölümü hatırlatırlar.”[44]

Bir başka rivayet Büreyde’den gelmektedir. Buna göre Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:

“Ben sizlere kabirleri ziyaret etmeyi yasaklamıştım onları ziyaret etmek isteyen ziyaret etsin. Fakat kötü ve günahı gerektirici bir söz söylemeyin.”[45]


Kabristana Girerken Yapılacak Dua:

Kabir ziyaretini öğretmeye dair hadislere gelince; bunlardan birisi Büreyde’den rivayet edilmiş olup buna göre Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz onlara kabristana girdikleri vakit şöyle söylemelerini öğretiyordu:

“Esselamu Aleykum ya ehle’d-diyari mine’l-müminine ve’l-müslimine ve innâ inşaallahu bikum lahikun entum lena selefun ve nahnu lekum tebaun. Nes’elullaha lena ve lekum u’l âfiyete: Ey mümin ve müslüman kimselerin bulundukları diyarın ahalileri! Sizlere selam olsun. İnşallah biz de size katılacağız. Siz bizden önce gidenlersiniz. Biz de arkanızdan geleceğiz. Bize de size de Allah’dan esenlik dileriz.”[46]

Bu kabilden bir diğer rivayet müminlerin annesi Aişe radıyallahu anha’dan gelmiştir. Buna göre o Resulullah sallallahu aleyhi vesellem’e şöyle sormuş:

“Ey Allah’ın Rasûlu, kabirleri ziyaret esnasında ne söyliyeyim?” Peygamber şöyle buyurdu:

“Şöyle de: Esselamu ala ehli’d-diyâri ve’l-müslimin ve yerhamullahi’l-müstakdimine minna ve minkum ve’l-müstehirîn ve innâ inşâallahu bikum lahikûn: Mümin ve müslüman olan bu diyarın ahalisine selam olsun! Allah bizden ve sizden önden gidenlere de geri kalanlara da rahmet buyursun Şüphesiz bizler de Allah’ın izniyle size kavuşacağız.”[47]

Bir diğer rivayet Ebu Hureyre radıyallahu anh’dan gelmektedir. Buna göre Peygamber sallallahu aleyhi vesellem kabristana gitmiş ve şöyle buyurmuştur:

“Esselâmu aleykum dare kavmin müminin ve innâ inşâallahu an karîbin bikum lâhikûn: Ey müminler diyarı(nda bulunanlar), selam sizlere! İnşâallah bizler de pek yakında sizlere kavuşacağız.”[48]

Bu kabilden bir diğer rivayet de İbn Abbas’tan gelmiştir. Buna göre Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Medine kabristanından geçmiş, onlara dönerek şöyle seslenmiş:

“Esselamu aleykum ya ehle’l-kubur, yağfirullahu lenâ ve lekum. Entum selefuna ve nahnu bi’l-eser: Ey kabirlerde bulunanlar, selam sizlere! Allah bize de size de mağfiret buyursun. Siz bizden önce geçip gittiniz, biz de arkanızdan geliyoruz.”[49]

Görülüyor ki Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bu hadis-i şeriflerde kabirleri ziyaret etmenin faydasını açıklamış bulunmaktadır. Bu da ziyaret eden kimsenin hem kendisine hem kabirdekilere iyilik yapmasıdır. Kendisine yaptığı iyilik, ölümü ve ahireti hatırlamak, dünyaya olan rağbeti azaltmak (zühd)dır. Gerekli ibreti ve öğüdü almaktır. Kabirdekilere iyiliğine gelince, onlara selam vermesi, onlara rahmet ve mağfiret dua etmesi ve esenlik dileğinde bulunmasıdır.


Kadınların Kabirleri Ziyaret Etmeleri

İlim adamları genel olarak şöyle demişlerdir: Bu erkekler hakkında böyledir. Kadınlara gelince, onların kabristana gitmek üzere çıkmaları helal değildir. Çünkü Ebu Hureyre’den rivayete göre Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:

“Kabirleri ziyaret eden kadınlara lanet olunmuştur.”[50]

“Nisabu’l-İhtisab” adlı eserde belirtildiğine göre kadıya kadının kabirleri ziyaret etmenin caiz oluşu hakkında soru sorulmuş ta şu cevabı vermiştir: Bu konuda cevaz hakkında soru sormamak gerekir; bu işi yapmaya kalkışan kadına erişecek lanetin miktarı hakkında soru sorulur. Çünkü o kabristana gitmeye niyet edince Allah’ın ve meleklerin lanetine uğrar. Çıkınca şeytanlar ona kavuşur, kabristana varınca ölenin ruhu onu lanetler. Geri dönünce Yüce Allah’ın, meleklerinin lanetine uğrar, evine dönünceye kadar devam eder. Haberde rivayet olunduğuna göre

“Herhangi bir kadın eğer kabristana gitmek üzere çıkarsa, yedi meleğin ve yedi arzın melekleri ona lanet eder. Herhangi bir kadın evinden çıkmaksızın ölüye hayır dua ederse Yüce Allah ona bir hac ve bir umre sevabı verir.”[51]

Selman ve Ebu Hureyre’den rivayet olunduğuna göre Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir gün mescitten çıktı. Evinin kapısında durdu. Kızı Fatıma geldi ona:

“Nereden geldin?” diye sordu. O:

“Ölmüş olan filan kadının evine gitmiştim”, dedi. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem:

“Peki onun kabrine gittin mi?” diye sordu. Fatıma:

“Ben senden duyduğum o sözleri duyduktan sonra böyle bir şeyi yapmaktan Allah’a sığınırım”, dedi. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:

“Eğer onun kabrine gitmiş olsaydın, cennetin kokusunu almayacaktın.”[52]


Kabirdekilerin Halinden İbret Alma:

Buna göre erkeklerden kabirleri ziyaret etmek isteyen her bir kimsenin kabirlerden elde edeceği payın davarlar gibi onların etrafında dönüp dolaşmaktan ibaret olmaması gerekir. Aksine bir kimse kabirlere geldi mi, kabirdekilere selam vermeli ve onlara hazır kimselermiş gibi hitapta bulunmalıdır. Daha önceki hadislerde geçtiği üzere onlar için rahmet, mağfiret ve esenlik dileğinde bulunmalıdır. Ardından toprağın altında bulunanlardan, sevdiklerinden, ahalisinden uzak kalmış bu kimselerden ibret almalıdır.

Böyle bir kimse kabre girdikten sonra sorgu ile sınanmıştır. Acaba verdiği cevapları doğru muydu? Acaba bunun kabri cennet bahçelerinden bir bahçe midir yoksa yanlış cevap verdiği için kabri cehennem çukurlarından bir çukur mudur?

Daha sonra kendisini ölmüş gibi kabre koyulmuş ve malını, ailesini, çocuklarını, tanıdıklarını geride bırakmış gibi, yalnız başına kalmış gibi şu anda sorguya çekiliyormuş gibi düşünsün. Acaba ne cevap verecek? Durumu ne olacak?

Orada bulunduğu sürece bu ibretli hal ile kendisini meşgul etsin. Bu büyük ve tehlikeli hallerden kurtuluşta sadece mevlasına bağlansın ve yalnız ona sığınsın.


Kabirlerin Yanında Kur’an Okumanın Hükmü:

Kabristanda Kur’an okumaya gelince; bazı alimler onu caiz kabul ederken diğer bazıları da kabul etmez ve şöyle derler: Kabir ziyaret eden kimsenin mutlaka ibret almakla meşgul olması gerekir. Kur’an okuyan kimsenin ise iyiden iyiye düşünmeye, zihnini kıraat ile ilgili hususlarda odaklaştırmaya ihtiyacı vardır. Hem ibret almak ve hem düşünmek ise; aynı anda ve tek kişinin kalbinde bir arada bulunamaz.

Bir kimse: Ben bir zaman ibret alırım, bir diğer zamanda da Kur’an okurum. Kur’an okunduğu takdirde rahmet iner, bunun sonucunda bu rahmetten kabirdekilere fayda sağlayacak bir şeyler ulaşması umulabilir, diyecek olursa buna bir kaç bakımdan cevap verilebilir:

1- Şüphesiz Kur’an okumak her ne kadar ibadet ise de ziyaretçinin daha önce sözü geçtiği üzere ölüm meleklerinin soru sormaları ve buna benzer hususlardan ibret almak ve tefekkür ile meşgul olması da bir ibadettir. Ziyaret vakti sadece bu ibadet için bir zamandır. Bir ibadetten çıkıp bir diğer ibadete geçilmez; özellikle başkası için bu yapılmaz.

2- Bir kimse eğer evinde Kur’an okuyup kıraatini bitirdikten sonra onun sevabını diliyle; Allah’ım bu kıraatimin sevabını kabirdekilere ulaştır diyecek olursa, hiç şüphesiz bu sevap onlara ulaşır. Bu onlara sevabı ulaştıracak bir duadır. Duanın da ölülere ulaştığında görüş ayrılığı yoktur. Dolayısıyla kabirleri başında Kur’an okumaya ihtiyaç olmaz

3- Kabir ziyaretinde bulunan kimsenin ölülerin kabirleri üzerinde Kur’an okuması bazılarının azap edilmelerine sebep olabilir. Çünkü gereğince amel etmeyi gerektiren bir ayet geçtiği her seferinde kabirde bulunan kimseye: Sen bu ayeti okumadın mı, bu ayeti duymadın mı ona nasıl muhalefet ettin, nasıl gereğince amel etmedin denilir ve buna muhalefet etmesinden dolayı ona azap edilir.

4- Sünnet bu şekilde varid olmuş değildir; onu yapmamak için bu kadarı da yeterlidir.

Durum böyle olduğuna göre; kabir ziyaretinde bulunanlara yakışan, sünnete uymak ve onlar için meşru olan sınırlarda durarak bu sınırları aşmamaktır; ta ki bu yolla hem kendilerine, hem kabirde bulunanlara iyilik yapan kimseler olsunlar.


Kabir Ziyareti; Şeriata Uygun ve Bid’at Olmak Üzere İki Türlüdür:

Çünkü kabir ziyareti iki çeşittir. Biri şer’i ziyarettir, diğeri bid’at ziyarettir.

Şer’i ziyaret, Resulullah sallallahu aleyhi vesellem’ın izin verdiği şekilde yapılan ziyarettir. Bundan gözetilen maksat iki tanedir: Birisi ziyaret edene racidir. Bu da öğüt ve ibret almaktır. İkincisi ise kabirdekilere racidir, bu da ziyarette bulunan kimsenin onlara selam vermesi ve onlara dua etmesidir.

Bid’at ziyarete gelince, bu da kabirlerin yanında namaz kılmak, onların etrafında dolanmak, kabirleri öpmek, onları istilâmda bulunmak, yanakları vurmak, topraklarını almak, kabirde bulunan kimseleri çağırıp onlardan yardım ve imdat istemek, onlardan zafer, rızık, afiyet, çocuk vermelerini, borcunu ödemelerini, sıkıntıları gidermelerini, darda kalmış olanın imdadına yetişmelerini istemek ve buna benzer puta tapan kimselerin putlarından istediklerini dilemek şeklinde yapılan ziyaretlerdir.

Bu tür şirk kokan bid’at ziyaret, esas itibariyle müşriklerden alınmıştır. Müslüman alimlerin ittifakıyla bunların hiç birisi meşru değildir. Çünkü alemlerin Rabbinin Resulu da ashabı kiramdan da tabiinden de dinin önder diğer imamlarından da kimse yapmış değildir. Hatta ashab-ı kirâm bundan çok daha önemsiz görülen işleri dahi tepkiyle karşılamış, kabul etmemiştir nitekim, el-Marur b. Suveyd’den rivayete göre Ömer radıyallahu anh Mekke yolunda iken sabah namazını kılmış, daha sonra insanların bir tarafa doğru gittiklerini görmüş, bunlar nereye gitti, diye sormuş. Ona Resulullah sallallahu aleyhi vesellem’in namaz kıldığı bir mescide gidiyorlar, onlar da orada namaz kılacaklar demişler. Bunun üzerine şu cevabı vermiş: Şüphesiz sizden öncekiler de bu kâbilden işlerle helak oldular. Onlar peygamberlerinin eserlerini araştırıyorlar ve oraları kilise ve manastır ediniyorlardı. Her kim namaz vaktine bu mescitlerde erişirse oralarda namaz kılsın, fakat bu vakitlerde değilse yoluna devam etsin ve özel olarak orayı ziyaret etmeyi kast etmesin.[53]

Aynı şekilde insanların Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’e altında bey’at ettikleri ağaca ellerini sürdükleri haberini alınca birisini göndererek o ağacı kestirmiştir.[54]

Ashab-ı kirâmın Resulullah sallallahu aleyhi vesellem’e be’yat ettikleri, yüce Allah’ın Kur’an-ı Keriminde: “Andolsun ki ağacın altında sana beyat ederlerken Allah müminlerden razı olmuştur” (el-Feth, 48/18) diye Kur’an-ı Kerimde söz konusu ettiği ağaca, Ömer bu uygulamayı yaptığına göre, ya onun dışındakiler hakkında onun vereceği hüküm ne olabilir.

Selef-i salih gerçekten tevhidi her türlü şirk kokusundan soyutlamış, onu şirke karşı alabildiğine himaye etmişlerdir.


Ashab Peygamberin Kabri Yanında Nasıl Dua Ederdi?

O kadar ki Velid b Abdülmelik zamanında Peygamber Efendimizin Hücre-i Saadetlerine ibadet türünden olan namaz dua ya da başka bir şey için girmezlerdi. Bütün bunları mescitte yaparlardı. Herhangi birileri Peygamber efendimize selam verecek olupta dua etmek istedi mi kıbleye yönelir, sırtını da kabrin duvarına döner, sonra dua ederdi. Bu hususta ilim adamları arasında herhangi bir görüş ayrılığı yoktur. Onların ayrıldıkları husus ona ne zaman selam verileceği hakkındadır.

Ebu Hanife dedi ki: Selam vereceği vakitte de kıbleye yönelir kabre yönelmez. Başkaları ise dua esnasında kabre yönelmez, demişlerdir. Hatta şunu söylemişlerdir: Dua edeceği vakit kıbleye yönelir kabre yönelmez ta ki dua kabir yanında olmasın çünkü merfu hadiste sabit olduğu üzere dua ibadetin kendisidir: “Şüphesiz dua ibadetin ta kendisidir”[55]

Ashab ve tabiinin teşkil ettiği selefi salih ibadeti katıksız olarak Allah’a tahsis etmişler, kabirler yanında Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’in izin verdiği kabir sahiplerine selam vermek, Allah’tan onlara rahmet, mağfiret ve esenlik dilemek dışında ibadet türünden hiç bir şey yapmamışlardır. Bunun sebebi ise şudur: Ölenin ameli artık sona ermiştir. O kendisine dua edecek kendisi için şefaatte bulunacak birisine muhtaçtır. Bundan dolayı ölüye vacip ya da mendup olarak namaz esnasında dua etmek hayatta olana meşru olmayan bir şekilde meşru kılınmıştır. Bizler herhangi bir cenaze namazını kılmak üzere durduğumuzda ona dua eder onun için şefaat talebimizi iletiriz. Defnedilmesinden sonra ona dua edip şefaatçi olmak için yalvarmak daha da öncelikle söz konusudur. Çünkü defnedilmekten sonra kabrinde nââş üzerinde iken ki halinden daha çok duaya muhtaçtır. Çünkü artık o vakit sorgulanmaya ve başka hususlara maruzdur. Nitekim Osman b. Afvan’dan rivayete göre Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ölünün defnedilmesi işi bittikten sonra kabri başında durur ve şöyle dermiş “Kardeşiniz için mağfiret dileyiniz ve ona sebat verilmesi için dua ediniz, çünkü şu anda ona soru sorulacaktır.”[56]


Defnedilmesinden Sonra Ölüye Dua Etmek:

Süfyan es-Sevrî’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ölüye Rabbin kimdir? Diye sorulduğunda şeytan ona bir şekilde görünür ve kendi nefsine ben senin rabbinim, diye işaret eder. Tirmizi dedi ki işte bu çok büyük bir fitnedir. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi vesellem sebat verilmesi için dua ederek: Allah’ım, ona soru sorulacağı vakit konuşmasına sebat ver ruhuna semanın kapılarını aç diye dua ederdi.

Selef ölü mezarına konulduğu vakit: Allah’ım! Sen onu kovulmuş şeytandan koru. Diye dua etmeyi müstahap görürlerdi. İşte Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem’ın yirmi küsür yıl boyunca kabirdekilerle ile ilgili uygulaya geldiği sünneti budur. Raşid halifelerin de sünneti bu olduğu gibi bütün ashabın ve tabiînin izlediği yol da budur. Fakat bid’at ve dalâlet ehli olan kimseler sözü kendilerine söylenenden başkası ile değiştirdiler. Onlar Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem’ın ölüye de ziyaret edene de bir iyilik olarak meşru kıldığı ziyareti, ölüden istekte bulunmak, onun yardımını dilemek ve ondan yardım istemeye dönüştürdüler. Oysa bu Abdullah b. Mesud’un hakkında şunları söylediği fitneden başka bir şey değildir: “Yaşlının onu görerek daha da yaşlandığı, küçüğün onu görerek yetiştiği, insanlar üzerinde akıp giden ve değişikliğe uğradığı vakit sünnet değiştirildi diye yakınılacak şekilde; sünnet gibi benimsedikleri o fitnelerle kalacağınız vakit haliniz ne olacaktır.”[57] İbnu’l Kayyim İğasetu’l-lehfan adlı eserinde şunları söylemektedir: İşte bu; amelin sünnete muhalif yapılması halinde ona itibar edilmeyeceği ve ona iltifat edilmeyeceğinin delilidir. Uzun bir dönemden beri sünnete aykırı uygulama yapıla gelmiştir. O halde sonradan ortaya çıkmış olan hususlardan alabildiğine sakınmak gerekmektedir. İsterse çoğunluk bu iş üzerinde ittifak etmiş olsun. Onların ashab-ı kirâmdan sonra ortaya çıkmış bid’atler hususunda mutabakâta varmış olmaları sakın seni aldatmasın. Aksine kişiye düşen ashabın hallerini ve amellerini iyiden iyiye araştırabilmek için olanca gayreti ortaya koymaktır. Şüphesiz insanların en bilgilisi ve Allah’a en yakın olanı onlara daha çok benzeyen onların yolunu en iyi bilen kimsedir. Çünkü din onlardan öğrenilmiştir. Onlar şeriatın şeriat sahibinden aktarılması hususunda asıl fertlerdir. Dolayısıyla Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’in döneminde yaşayan insanlara uygun hareket ettiğin için çağdaşın olan kimselere muhalefet etmekten ötürü kesinlikle üzülmemelisin. Çünkü hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur:

“İnsanlar anlaşmazlığa düştükleri takdirde, siz en büyük kalabalığa uymağa bakınız.”[58]

Ebu Şâme diye bilinen Abdurrahim b. İsmail şöyle demiştir: Nerede cemaate bağlanmak emri söz konusu edilirse bundan maksat hakka bağlılık ve ona uymaktır. İsterse ona sarılanların sayısı az, muhalefet edenler çok olsun; şu kadar var ki hak denilen şey ilk cemaatin izlediği yoldur, onlar da ashab-ı kirâmdır onlardan sonra batılın (izleyicilerinin) çokluğuna itibar edilmez.

Fudayl b. İyad da şu manada bir söz söylemiştir: “Sen hidayet yoluna bağlan, onu izleyenlerin azlığının sana zararı yoktur. Sapıklık yollarından da uzak dur, helak olanların çokluğuna da aldanma.” İbn Mes’ud’da şöyle demiştir: “Sizler öyle bir zamandasınız ki, bu zamanda en hayırlılarınız işlerde elini çabuk tutandır. Sizden sonra ise öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda onların en hayırlıları -şüphelerin çokluğundan ötürü- işini oldukça sağlam tutan ve kolay kolay bir işin üzerine atılmayan kimse olacaktır.”

İmam Gazzali dedi ki: “Andolsun ki doğru söylemiştir. Çünkü bu dönemde işini sağlam tutmayarak içinde bulundukları hallerinde kalabalığa uyan, onların daldıklarına dalan, onların helak oldukları gibi helak olur. Çünkü dinin esas dayanağı ve onu ayakta tutan direk çokça ibadet, çokça Kur’an okumak, açlıkla başka şeylerle mücahede etmek değildir. Dini ayakta tutan, dinin değişmesine ve farklı bir hal almasına götüren bid’atlerden ve din diye sonradan ortaya konulmuş olan hallerden ötürü ortaya çıkan afet ve musibetlerden korunmaktır. Nitekim ondan önceki peygamberlerin getirdikleri dinler de bu sebeple değişikliğe uğramıştır. Buna göre mümine düşen, bir kimsenin herhangi bir şeye gerçekten samimiyetle bağlanmasını ve çokça ibadet etmesini, onun hak üzere olduğuna delil görmemeli ve buna aldanmamalıdır. Çünkü o işe samimiyetle bağlı olması ve testerelerle biçilecek olsa dahi ondan dönmemesi onun hak üzere oluşuna delil değildir. Çünkü o iş üzerindeki kararlılığı ve ona samimiyetle bağlı olması o işin hak olmasından ötürü değildir. Aksine onun, böyle bir işi din kabul eden bir topluluk arasında yetişmesinden dolayıdır. Belli bir ortam içerisinde yaşamanın, onunla içli dışlı olmanın, hak ya da batıl olsun her hangi bir şeyi samimiyetle kabul etmede büyük bir etkisi vardır. Böyle bir samimi bağlanışın Yahudiler, Hıristiyanlar ve onların durumunda olan, mürekkep bir cahillik içerisinde bulunanlar arasında genellikle bulunduğuna dikkat etmek gerekir. Eğer durum böyle ise o halde bu dönemde her bir Müslümana düşen görev, bid’at ve din diye sonradan ortaya çıkartılan herhangi bir şeye aldanmaktan yahut ona doğru meyletmekten kendisini alabildiğine korumalı; dinini alışageldiği ve eğitimini aldığı geleneklerden muhafaza etmelidir. Çünkü bunlar öldürücü bir zehirdir bu zehirin afetlerinden kurtulup bunlarla birlikte hakkı açıkça görebilen kimseler pek azdır. Nitekim Kureyşliler alışageldikleri adetlerinden ötürü Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’in kendilerine getirmiş olduğu hidayeti ve apaçık belgeleri red ve inkar etmişlerdir. Bu onların kafir olmalarına ve tuğyan etmelerine sebep olmuştur. Bundan ötürü İbn Mes’ud şöyle derdi: “Sonradan ortaya çıkan bid’atlerden çokça sakınınız. Çünkü din bir defada kalplerden kaybolup gitmez, aksine şeytan sizin için iman kalplerinizden gidinceye kadar bir takım bid’atler ortaya atar durur.”

Yüce Allah’tan bizlere hakkı hak olarak göstermesini ve ona uymayı nasib etmesini, batılı da batıl olarak göstermesini ve ondan uzak durmayı nasib etmesini dileriz.


Ölümü Hatırlamaya ve Onun İçin Hazırlanmanın Gereğine Dair[59]:

Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki: “Lezzetleri yıkan ölümü çokça hatırlayınız.”[60] Bu hadis; Mesabihu’s-Sunne adlı kitabın hasen hadislerindendir. Bunu Ebu Hureyre rivayet etmiştir. Hadis, ölüm her lezzeti kırar geçirir bu sebepten, ona gerektiği gibi hazırlanabilmeniz için ölümü çokça hatırlayınız demektir. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’in: “Lezzetleri yıkan ölümü çokça hatırlayınız:” buyruğu oldukça kısa ve özlü bir ifadedir. Bu kısa sözlerde bütün öğütleri bir arada toplamıştır. Gerçek manada ölümü hatırlayan bir kimsenin hali hazırda aldığı lezzetler azalır, bu lezzetleri gelecekte temenni edemez, bunlardan ümit ettiği lezzetlere karşı rağbetlerini azaltır; fakat donuk nefisler ile gafil kalpler çokça şeyler dinlemeye uzunca öğütlere muhtaçtır, aksi takdirde Peygamber sallallahu aleyhi vesellem‘in: “Lezzetleri yıkan ölümü çokça hatırlayınız” sözü ile birlikte Yüce Allah’ın: “Her nefs ölümü tadacaktır” (Al-i İmran, 3/185) buyrukları buyrukları dinleyene ve bunlar üzerinde düşünenlere yeterlidir. Çünkü ölümü hatırlamak, bu fani dünyadan yana tedirginlik duygusunu hissettirir ve her an kalıcı ahiret yurduna yönelmeye sebep teşkil eder. Çünkü ilim adamları şöyle demişlerdir: Ortada katıksız ve gerçek manasıyla bir yokluk ve hakiki manasıyla bir yok oluş söz konusu değildir. Ortada olan; ruhun beden ile ilgisinin kesintiye uğraması ve ondan bir süre ayrı kalmasından ibarettir. Bir halden bir diğer hale dönüş, bir yurttan bir diğerine geçiş vardır. Ölüm en büyük musibetlerdendir. Yüce Allah ona musibet adını vermiştir:

“Ve size ölüm musibeti gelip çattığında” (el-Maide, 5/106) diye buyurmaktadır. O halde ölüm en büyük musibettir; ondan da büyük musibet ise ölümden gafil olmaktır; onu hatırlamamak; onun üzerinde pek az düşünmektir.

Şüphesiz sadece ve sadece ölümde; ibret alan kimseler için yeteri kadar ibret vardır. Kurtubi “et-Tezkire” adlı eserinde şunları söylemektedir: “Ümmet ölümün bilinen belli bir yaşının ve belli bir hastalığının bulunmadığını icma ile kabul etmiştir. Böyle olmasına sebep ise, kişinin her zaman ölümden çekinmesi ve ona gerektiği gibi hazırlanmasıdır. Fakat dünya sevgisi ve dünya lezzetlerine dalış kendisine baskın gelmiş kimse, kaçınılmaz olarak ölümü hatırlamaktan yana gafildir. Ölümü hatırlamaz hatta yanında ölüm söz konusu edilecek olursa, ondan hoşlanmaz tabiatı ondan nefret eder. Çünkü kalbinde dünya sevgisinin üstünlük sağlamış olması, bunun bağlarının kalbine iyice kök salmış olması, bunlardan ayrılmaya sebep olan ölüm üzerinde tefekkür etmeye engeldir. Böyle bir kişi ölümü hatırlamayı sevmez, şayet ölümü hatırlayacak olursa, dünyaya esef edip ah vah etmek için anar. Ölümü yermekle vaktini geçirir. Ölümün daha çok hatırlanması onu geçtikçe Allah’tan uzaklaştırır. Çünkü hadisi şerifte varid olduğuna göre “Allah’a kavuşmaktan hoşlanmayan bir kimse ile, Allah da kavuşmaktan hoşlanmaz.”[61] diye buyurulmaktadır. Bununla birlikte böyle bir kimsenin, ölümü hatırlaması kendisi için bir hayırdır. Çünkü ölümü hatırlamak, kişinin üzerindeki nimetleri kursağında bırakır; lezzetinin saflığını bulandırır. İnsanın lezzetini bulandıran, arzusunu eksilten her bir şey, aslında onun mutlu olmasının sebeplerinden kaynaklanır. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi vesellem: “Lezzetleri yıkanı çokça hatırlayınız.”[62] diye buyurmaktadır. Çünkü insan her zaman için şu iki halden birisi ile iç içedir: Ya darlık ve mihnet içerisindedir; ya bolluk ve nimet içerisindedir. Eğer darlık ve mihnet içerisinde ise ölümü hatırlamak onu içinde bulunduğu halini kendisine kolaylaştırır. Çünkü bu halin son bulacağını ve devam etmeyeceğini ona hatırlatır ve ölüm bu halden daha zordur. Eğer mutluluk ve nimet içerisinde bulunuyor ise ölümü hatırlaması gurura kapılmasını ve bu hal ile mutmain olmasını engeller. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’in şöyle buyurduğu zikredilmiştir: “Öğüt veren olarak ölüm yeter”[63]

El-Leffaf dedi ki “Ölümü çokça hatırlayan bir kimseye üç husus ikram olarak verilir: Çabucak tevbe eder, kanaatkar bir kalbi olur ve ibadeti severek yapar. Ölümü unutan kimseye de üç şey ceza olarak verilir. Tevbeyi geciktirir, sonraya bırakır, dünyaya karşı tamahı artar, ibadette tembellik gösterir.”

Müminlerin annesi Âişe:

“Ey Allah’ın Resulu dedi. Şehitlerle beraber kimse haşrolacak mı?” O:

“Evet”, dedi. “Gece ve gündüz ölümü yirmi defa hatırlayan kimse”, diye buyurdu.[64]

Bu fazileti elde etmenin sebebi ise ölümü hatırlamanın, dünyadan uzak kalıp, ahirete hazırlanmayı gerektirmesidir. Ölümden gafil olmak ise, dünya arzu ve lezzetlerine gömülmeye ahireti unutmaya davet eder. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem de İbn Ömer’e şöyle demiştir: “Dünyada bir garipmişsin, yahut bir yolcu imişsin gibi ol.”[65]

Sanki Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ona şöyle demiş gibidir: Sen bir yolcusun, ahirete gitmek üzere yola çıkacaksın, o bakımdan sakın dünyaya dört elle sarılıp, dünyanın zevklerine gelip geçici süslerine meyletme. Sağlığını ganimet bil ve onu yüce Allah’a itaatte kullan, hayatta iken amellerin karşılığının verileceği günde, gözünü aydınlatacak şeyleri, önden göndermeye bak. Bu ise ancak ölümü hatırlamakla gerçekleşir bundan dolayı, ölümün hatırlanması en faziletli ve en yararlı bir iştir. İnsanların ölümü hatırlamaktan yana gafil olmaları, onun üzerinde az düşünmeleri ve onu hatırlamamaları dolayısıyladır ki, ölümü hatırlayanları bile bu hususta kalbini ona hazırlayarak hatırlamaz. Aksine dünya meşguliyetleriyle uğraşan bir kalp ile onu hatırlar. Dolayısıyla onu kalbinden hatırlamasının ona faydası olmuyor oysa kula düşen, ölümü hatırlama dışında kalbinde hiç bir şey barındırmamasıdır. Çünkü ölüm onun önündedir o başka hiç bir şeyi hatırlamayan bir kalp ile ölümü hatırlayacak olursa, belki bundan etkilenir. İşte o vakit dünya sebebiyle sevilmesi azalır, kalbi bunlara kanmaz, nefsin esiri olup günahlar üzerinde ısrar eden bir kimsenin, kalbini tedavi etmek suretiyle, nefsini ıslah etme gayretini göstermelidir. Kalplerin tedavi edilmesi vaciptir. Özellikle kalpler katı ise, onlar dört şeyle tedavi edilebilir. Çünkü ilim adamları şöyle demişlerdir: Kalpler katılaştığı takdirde, bu kalp sahiplerinin dört şeye bağlanması gerekir: Birincisi, insanların dünyadan, ahirete; masiyetten, itaate; çokça davet olunduğu, ilim meclislerinde hazır bulunmalıdır. Çünkü bu yolla kalpler yumuşar ve bunun kalplere faydası vardır.

İkincisi, lezzetleri yıkan, toplulukları dağıtan, oğulları ve kızları yetim bırakan, ölümü hatırlamak.

Üç. Ölüm döşeğinde olanları görmek. Ölüm döşeğinde olanı görüp onun ölüm sarhoşluğuna, ruhunu verme haline tanık olup, ölümünden sonraki yüzünü dikkatle incelemek, nefislerden zevkleri, kalplerden sevinçleri, söküp atar. Gözleri uykusuz bırakır, bedenleri rahatsız eder. Kişiyi itaatlere yöneltir.

İşte bunlar kalbi katı, nefsinin esiri olmuş, günahlar üzerinde ısrar eden kimsenin, hastalığına ilaç olmak üzere yardımlarını almaları gereken bir hususlardır. Eğer bu ilaçlarla faydalanırsa, mesele yok şayet kalbinin katılığı, bundan da büyük olup günahları işlemeye iten sebepler, güçlü ise kabirleri ziyaret etmek, birinci ve ikinci hususun yapmadığı kadar bir tesir bırakır. Bundan dolayı Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:

“Kabirleri ziyaret ediniz çünkü kabirleri ziyaret ölümü ve ahireti hatırlatır, dünyaya rağbeti azaltır.”[66]

Birinci husus, (alimlerin meclisinde bulunma) kulakla işitmektir. İkincisi ise, (ölümü hatırlamak) kalbe varılacak sonu haber vermektir. Ölüm döşeğinde bulunanı görmek ve kabir ziyaretinde bulunmak ise gözle görmektir. Bundan dolayı, bu ikisi birinci ve ikincisinden daha etkilidirler. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem de: “Haber vermek gözle görmek gibi değildir.” diye buyurmuştur.[67]

Fakat ölüm halinde bulunan kimsenin, bu halinden ibret ve öğüt almak her zaman için mümkün değildir. Herhangi bir vakit, kalbini tedavi etmek isteyen kimseye her zaman denk düşmez. Kabir ziyareti ise daha çok bulunan ve yapılabilen bir iştir, onunla yararlanma imkanı daha geniştir; şu kadar var ki, kabirleri ziyaret etmek isteyen bir kimsenin, bu dönemde insanların çoğunun yaptıkları bid’at ziyaret şeklinden, kendisini koruması gerekir. Bu bid’at ziyaret şekli ise, oralarda namaz kılmak, etraflarında dönmek, kabirleri öpüp onları istilâm etmek, yanakları kabirlere sürmek, topraklarını alıp kabir sahiplerini çağırıp onlardan yardım istemek, kabirdekilerden zafer, rızık, çocuk, afiyet, borçların ödenmesi, sıkıntıların giderilmesi, düşkünlerin imdadına, yetişilmesi ve buna benzer putperestlerin vaktiyle putlarından istedikleri gibi diğer ihtiyaçlarını onlardan istemek suretiyle yapılan kabir ziyaretidir.

Müslüman alimlerin ittifakı ile, bunların hiçbirisi meşru değildir. Çünkü böyle bir işi alemlerin rabbinin rasûlu yapmadığı gibi, ashabdan, tabiinden ve diğer önder imamlardan, hiç birisi de yapmış değildir. Bunun yerine kabir ziyareti ile ilgili adaba riayet eder, kabir ziyaretine giderken kalbini uyanık tutar. Kabir ziyaretinden elde edeceği pay sadece oraları dolaşmaktan ibaret olmamalıdır. Çünkü bu kadarlık bir ziyaret hayvanların da yapabileceği bir şeydir, bunun yerine o kabir ziyaretiyle yüce Allah’ın rızasını, nefsini ıslah etmeyi, kalbini tedavi etmeyi, niyyet eder. Kabirler üzerinde yürümekten, onlar üzerinde oturmaktan kaçınır -hadisi şerifte geçtiği gibi- kabirde bulunanlara selam verir, onlara, huzurda bulunanlar gibi hitap eder ve “Esselamu aleykum dara kavmin müminin: Ey müminler topluluğunun diyarı(nda bulunanlar) selam sizlere” der. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi vesellem böyle derdi. Ölünün yanına ulaştı mı onun yüz tarafından ona doğru ilerlemeli ve yine ona selam vermelidir fakat dua etmek istediği takdirde ayakta ve kıbleye yönelmiş olarak dua eder. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’in kabrini ziyaret halinde de bunu yapar. Daha sonra toprağın altında bulunup ta bir zamanlar arkadaşlarıyla, aşiretlerle yarışan, mallar azıklar toplayan, ummadığı bir zamanda ve beklemediği bir halde ölümün gelip kendisine yetiştiği, sevdiklerinden ailesinden ayrılıp, toprağın altında bulunan kimselerin halinden ibret alır. Bunlar kabre girip kabir sualiyle sınandıklarında, acaba doğru cevap verebildiler mi? Kabirleri cennet bahçelerinden bir bahçe oldu mu? Yoksa yanlış cevap verdiler de kabirleri cehennem çukurlarından bir çukura mı döndü? Daha sonra, kendisini ölmüş, kabre girmiş, ailesi, çocukları, tanıyanları, kendisini bırakıp gitmiş tek başına kalmış gibi düşünür ve şu anda kendisine soru sorulmakta olduğunu tasavvur eder acaba ne cevap verecek? Kendisinden önce geçip gitmiş bulunan, bir çok emeller beslemiş, mal toplayıp durmuş kardeşleri, yaşıtlarının hali acaba nedir? Nasıl onların emelleri kesiliverdi? Onların malının kendilerine asla hiç bir faydası yok toprak yüzlerinin güzelliğini bozmuş, toprağın altında, kabirlerde parçaları dağılmış, hanımları arkalarında dul kalmış, çocukları öksüz olmuş, başkaları mallarını aralarında paylaşmış… Ve bilsin ki onun dünyaya olan meyli önden gidenlerin meyli gibidir, onun da gafleti onların gafletine benzer, şüphesiz o da onların vardıkları sonuca ulaşacaktır. Kesinlikle bilsin ki onun da hali onların ki gibi olacaktır. Ve muhakkak, ölüm her şeyi kesip bitirecek, yok olup gitmek çabucak gerçekleşiverecek...

-----------------------------------------------------------------------------------

[38] Üçüncü Oturum (Kitabın Aslında Elli Yedinci Oturumdur)

[39] Müslim, II, 672, h.n.: 977; Ahmed, V, 350; Nesâi, IV, 89

[40] Daha önce de geçen bu rivayet; Buhari, VIII,535 h.n.: 4920’de zikredilmektedir.

[41] Taberâni, Kebir, XXIII, 278, h.n.: 602 İbn Ebi Müleyke’nin Ümm Seleme’den Peygamber’e merfu olarak naklettiği bir rivayet şeklinde. Mecmau’z-zevâid, III, 58 de şunları söylemektedir: Hadisin senedinde Yahya b. el-Mütevekkil de bulunmaktadır, zayıf bir ravidir.

[42] Ahmed, I, 145; Mecmau’z-zevâid, III, 58 de şunları söylemektedir: Sahih’de bir takım rivayet yolları vardır. Bu hadisi de Ebu Ya’la ile Ahmed rivayet etmişlerdir ki rivayetinde Rabia b. en-Nabiğa da bulunmaktadır.

[43] İbn Mâce, I 501, h.n.: 1571 Zevâid’de senedinin hasen olduğu belirtilmektedir.

[44] İbn Mâce, I, 500, h.n.: 1569 Ebu Hureyre’den Peygamber Efendimiz’e merfuan kaydettiği bu rivayetin lafzı şu şekildedir:

“Kabirleri ziyaret ediniz. Çünkü onlar sizlere ahireti hatırlatır” el-Elbâni, Sahihu’l-Camii’s-Sağir, I, 668, h.n.:3577 de sahih olduğunu belirtmektedir.

[45] Nesâi, IV, 89 el-Elbâni Sahihu’l-Camii’s-Sağir, I, 485, h.n.: 2474 de sahih olduğunu belirtmiştir.

[46] Müslim, II, 671, h.n.: 975; Nesâi, IV, 94; İbn Mace; I, 494, h.n.: 1547; Ahmed, V, 353, 359; İbnü’s-Sünni, Amelu’l-yevmi ve’l-leyle, s.197, h.n.: 594

[47] Müslim, II, 670, h.n.: 974; Nesâi, IV, 91

[48] Müslim, I, 218, h.n.: 249; Nesâi,I, 94; Ahmed, II, 375; Muvatta, I , 28

[49] Tirmizi, III, 369, h.n.: 1053; Tabarani, Kebir, XII, 107, h.n.: 12613

[50] İbn Mâce, I, 502, h.n.: 1574; Hassan b. Sabit’ten, 1575 no’lu hadis ise İbn Abbas’dan 1576 no da Ebu Hureyre’den rivayet etmiştir. Tirmizi, III, 371, h.n.: 1056 Ebu Hureyre’den rivayet etmiştir. el-Elbâni, Sahihu’l-cami, II, 909, h.n.: 5109 sahih olduğunu belirtmektedir

[51] Bu rivayetin kaynağını tesbit edemedim. Hadis olduğunu zannetmiyorum. Bu manada “Allah kabir ziyaretçisi kadınlara lanet etsin” hadisi vardır

[52] Ebu Davud, III, 460, h.n.: 3123; Nesâi, IV, 27; Hadis Abdullah b. Amr’dan Peygamber’e merfuan uzunca bir olay kapsamında zikredilmektedir. Nesâi dediki: Rabia zayıf bir ravidir bu ise hadisi Abdullah b. Amr’dan rivayet eden Ebu Abdurrahman el-Hubulli’den rivayet eden şahıstır. Hadisi ayrıca Hâkim, I, 374 te rivayet etmiş, Buhari ile Müslim’in şartına göre sahihtir demiş Zehebi de bu hususta ona muvafakat etmiştir

[53] Abdürrezzak, Musannef, II, 118, 119 h.n.: 2734 el-A’meş’ten o el-Ma’rur b. Suveyd’den o Ömer’den diye. Ayrıca bk. Fethu’l-Bari, I, 678

[54] İbn, Sa’d, Tabakat, II, 100; İbn Hacer, Fethu’l-bari, VII, 448 de senedin sahih olduğunu belirtmektedir. Ayrıca bunu Muhammed b. Vaddah el-Bida’, s.42-43 te İbn Ebi Şeybe, Musannef, II, 375 te nakletmişlerdir

[55] Ahmed, IV, 27, 267, 276-277; Ebu Davud, II, 161 h.n.: 1479; Tirmizi, V, 211, h.n.: 2969, 374, h.n.: 3247, 456, h.n.: 3372 de rivayet etmiş hasen sahih bir hadistir demiştir; İbn Mace, II, 1258, h.n.: 3828; Buhari, el-Edebu’l-Müfred, s.105; İbn Ebi Şeybe, Musannef, VI, 21, h.n.: 29167; İbn Hibban, II, 124, h.n.: 887; Beyhaki, Şuab, II, 37, h.n.: 1105; Hakim, I, 491 de: Senedi sahih olmakla birlikte Buhari ve Müslim rivayet etmemişlerdir demiş, Zehebi de bu husuta ona muvafakât etmiştir; İbn Cerir, Tefsir, XXIV, 78-79; Hepsi de Yesi’ el-Kindi en-Numan b. Beşir’den Peygamber Efendimiz’e merfu bir hadis olarak rivayet etmişlerdir. el-Elbani, Sahihu’l-Cami, I, 641, 3407 de sahih olduğunu belirtmiştir.

[56] Ebu Davud, III, 550, h.n.: 3221; Hakim, I, 370 de sahih olduğunu belirmekte ve Zehebi de ona muvafakat etmiş bulunmaktadır. Hadisi Osman b. Afvan’ın azadlısı Hani Osman (r.a.)’dan merfu olarak rivayet etmiştir. El-elbani, Sahihu’l-cami, I, 224, h.n.: 945 te sahih olduğunu belirtmektedir

[57] Nuaym b.Hammad, Fiten, I, 42-42, no: 51

[58] Bkz. 34. dipnot

[59] Dördüncü Oturum (Kitabın Aslında Elli Sekizinci Oturumudur)

[60] İbn Hibban, IV, 281, 282, h.n.: 2981, 2982, 2983, 2984 Ebu Seleme’nin Ebu Hureyre’den Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendinmize merfu olarak kaydettiği bir rivayettir. Son rivayette ise “Ölüm” lafzı fazladan zikredilmiştir el-Albâni Sahihu’l-Cami, s.2648 h.n.: 1211 de sahih olduğunu belirtmiş İbn Vehb İbn Hibban ve el-Bezzar tarafından nakledildiğini belirtmiştir

[61] Buhari, XI, 364, h.n.: 6507; Müslim, IV, 2065, h.n.: 2683 Katade Enes’ten o Übade’den Pegamber Efendimize merfu bir rivayet olarak

[62] Bu hadisin kaynakları az önce bu oturumun başlarında gösterilmiş bulunmaktadır.

[63] Bu sözü İbn Asakir Ebu’d-Derda radıyallahu anh’ın sözü olarak rivayet etmiştir. Peygamber’e ulaşan bir hadis olarak tesbit edemedim.

[64] Hadisin kaynağını tesbit edemedim.

[65] Tirmizi, IV, 567, h.n.: 2333; İbn Mâce, II, 1378, h.n.: 411; Ahmed, II, 24 Mücahid’in İbn Ömer’den Peygamber Efendimiz’e merfu bir hadisi olarak zikretmektedir. el-Elbâni Sahihu’l-cami, II, 840, h.n.: 4579 da sahih olduğunu belirtmektedir

[66] Müslim; II, 671, h.n.: 976 Ebu Hazim’den O Ebu Hureyre’den Peygamber Efendimiz’e merfu bir hadis olarak rivayet etmiştir.

[67] Ahmed, I, 271; Hakim, II, 321 de kaydetmiş olup Buhari ve Müslim’in şartına göre sahih olmakla birlikte rivayet etmemişlerdir, demiş Zehebi de bu hususta ona muvafakat etmiştir. Said b. Cubeyr’in İbn Abbas’tan Peygamber Efendimiz’e merfu bir rivayeti olarak kaydetmiştir. el-Elbâni Sahihu’l-cami, II, 948 de h.n.: 5374 ve 5373 de Ebu Hureyre’den gelen bir rivayet olarak kaydetmiş ve sahih olduğunu belirtmiştir.

KABİRLER, BİD’ATLER VE ÖLÜMÜ HATIRLAMA / Ahmed er-Rûmî el-Hanefî

Tahkik ve Dipnot : Prof. Dr. Muhammed el-Humeyyis
Google Plus'da Paylaş