Blogger tarafından desteklenmektedir.

Cemaat Kavramı..

CEMAAT KAVRAMI
Sözlük Anlamıyla Cemaat:

Şer’î Bir Terim Olarak Cemaat:

a- Ashabın kendi dönemlerindeki “sahâbe cemaati”

b- Cemaat dinde kendilerine uyulan, hidayet önderleri ve ilim erbabıdır.

c- Hak etrafında toplanmak ve dağılmamak anlamıyla cemaat.

d- Cemaat müslümanların tümü ve sünnet üzere olan büyük çoğunluktur.

e- Cemaat hal ve ahd ehlinin kendisidir.

f- Cemaat herhangi bir iş etrafında toplanan bir grub insan demektir.

g- Cemaat sözü geçen bu anlamların tümünü ya da bir kısmını kapsayabilir.

Cemaat kavramına dair açıklamaların özü.

Cemaat kavramının dışında kalanlar.


Sözlük Anlamıyla Cemaat:

Sözlükte cemaat çeşitli anlamları ihtiva eden şekillerden türemiş olabilir:

1- Tefrikanın ve ayrılmanın zıttı olan “ictimâ”dan türemiş olabilir. Nitekim bir topluluk şuradan, buradan toplanıp (ictimâ’) ettikleri vakit “kavim tecemmu etti” denilir.[104] Yine “cemea’l-müteferrik” ifadesi dağınık olan kısımları, parçaları birbirine kattı demek olur. “Cemaa ileyhi’l-kulûb” de kalbleri ona ısındırdı, bağladı anlamındadır. [105]

2- İnsanlar topluluğunun adı olan “el-cem”den türemiş olabilir. “el-Cem” ise “cemaatu’ş-şey’e” ifadesinin mastarıdır. [106]

O halde sözlükte “cemaat” lafzı ile insanlar cemaati kastedilecek olursa, bunlar herhangi bir mesele hakkında toplanıp, bir araya gelen topluluk demek olur.

el-Ferrâ dedi ki: Dağınık olanları bir araya getirip,” topladığın takdirde “cema’tu’l-kavme; topluluğu, kavmi bir araya getirdim dersin. Bu durumda bir araya gelen kimseler “mecmû’ûn” diye ifade edilirler. [107]

3- İttifak ve sağlamlaştırmak demek olan “icmâ”den gelmiş olabilir. Mesela “ecmaa’l-emra” ifadesi onu sağlam ve muhkem kıldı demektir.[108] Mesela, ilim ehli icma etti denilirken, ittifak ettiler demektir.

Cemaat çok sayıda insan[109] ve aynı maksat etrafında birleşen insanlar topluluğu demektir.

“Cemaat”e bu ismin veriliş sebebi cemaatin ictimâ ile aynı anlamı taşımasındandır, zıttı tefrikadır. Her ne kadar cemaat lafzı toplanan bir topluluğun bizatihi adı olsa bile bu böyledir.[110]


Şer’i Bir Terim Olarak Cemaat:

Sünnette varid olduğu ashabın, tabiûnun ve salih selefimizin ifade ettiği şekliyle “cemea” kavramı birkaç anlam etrafında dönüp dolaşır. Bunlardan bazıları:


a- Ashabın -Allah hepsinden razı olsun- Kendi Dönemlerindeki Cemaati:

Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın döneminde özellikle de raşid halifeler döneminde ashabın çoğunluğu, cemaatin kendisi idiler. Onlar çeşitli işlerinde imamet, ahkâm, cihad ve din ile dünyayı ilgilendiren diğer bütün hususlarda hak üzere ictimâ eden (toplanmış olan) kimselerdir. Çünkü onlar dinin taşıyıcılarıdır. Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın kendilerinden razı olarak vefat ettiği, Allah’ın kendilerini tezkiye ettiği dinin taşıyıcıları ve nakledicileridir. Onlar sapıklık üzere asla birleşmeyen kimselerdir. Şâtıbî insanların “cemaat” kavramı ile ilgili görüşlerini sunarken şunları söylemektedir:

“Üçüncüsü; “cemaat” özel olarak ashab-ı kiramın kendisi demektir. Çünkü onlar dinin esaslarını dimdik ayakta tutanlar, onun kazıklarını yere sağlamca yerleştirenlerdir. Onlar asla sapıklık üzere ictimâ etmeyenlerdir. Bu husus ise onlardan başkaları hakkında gerçekleşmesi imkânsız olan bir şeydir.”[111]

Muhtemeldir ki burada sözü edilen cemaatten kasıt Abdullah b. Ömer -Radıyallahu Anh-’ın sözlerindeki şu ifadeler ile örtüşmektedir: Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem- buyurdu ki:

“Allah bu ümmeti bir sapıklık üzerinde ebediyyen birleştirmez.” -Yine- buyurdu ki: “Allah’ın eli cemaatin üzerindedir. O halde sizler de o en büyük kalabalık hangisi ise ona uyunuz. Çünkü kim cemaatten ayrılırsa, cehennem ateşine doğru ayrılmış olur.”[112]

“En büyük kalabalık (es-sevâdu’l-âzam)” hak üzere bulunanlardır. Bunlar ise kendi dönemlerinde ashab-ı kiramdır, tabiûndur, kendilerine uyulan din ve hidayet imamları ile onların izlerinden gidenlerdir.[113]

O halde ashab-ı kiram, Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın döneminde ve hidayet bulmuş raşid halifeler zamanında cemaatin kendisini teşkil ederler. Allah onlarla İslamı aziz kılmıştır. Onlar Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’ı desteklemiş, ona gereken şekilde saygı göstermiş, ona yardımcı olmuşlardır. Onlar İslamdaki ilk ve en faziletli cemaattirler. Sünnet-i seniyyede varid olmuş cemaate dair naslar herkesten önce bizzat onlar hakkında söz konusu olur. Çünkü onlar hem zaman, hem fazilet itibariyle öne geçmişlerdir. Bundan sonra ise İslamda sünnet ve hak üzere olan her cemaat hakkında kullanılır. Çünkü bunlar da hidayet bulmak ve uymak bakımından ashabın bir uzantısıdır. O halde tabiînden, cemaatten kasıt, ashab cemaatinin metodu, gidişleri ve sünnetleri üzere olanlardır. Bizim salih selefimizden onlara tabi olanlar da aynı şekilde salih selefimizden onlara uyanlar da böyledir, onlar da ancak cemaate ve sünnete uymaktadırlar. İlim ve ameli onlardan nesilden nesile günümüze kadar ve kıyametin kopacağı vakte kadar miras alagelmişlerdir.


b- Cemaat, Din Hususunda Kendilerine Uyulan İlim ve Hidayet Ehli ve Onlara Uyan Kimseler Hakkında Da Kullanılır. Bunlar İse Kurtuluşa Eren Fırka Olan Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaattir:

“Cemaat” lafzı dinde ilim ve fıkıh sahibi, hadis ehli kimseler ile kendilerine uyulan ve sünnet ile amel eden hidayet önderleri, onların yollarını izleyip, izlerinden giden kimseler hakkında kullanılmıştır. İşte bunlar Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’a ve müslümanların ilk cemaatini teşkil eden onun ashabına uyan kimselerdir. Hak üzere bulunan herbir cemaat de onların devamıdır. Onlar ashab-ı kiram ve ashaba uyanlarla, onlara uyanların oluşturduğu selef-i salihtir. Avf b. Malik, Muaviye b. Ebî Süfyan, Enes b. Malik ve başkalarının rivayet ettiği hadiste Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın ifade ettiği ehl-i sünnet ve’l-cemaatin kendisi olan fırka-i nâciye (kurtuluşa eren fırka)dırlar. Bu hadiste Peygamber şöyle buyurmuştur:

“Ve şüphesiz ki bu millet (İslâma mensub olanlar) yetmişüç fırkaya ayrılacaktır. Bunların yetmişikisi cehennemde, bir tanesi de cennette olacaktır. Bu ise cemaattir.”[114]

İşte bu “cemaat”in sünnet üzere olan kimseler olduklarının, kurtuluşa eren fırkanın kendileri olduğunun delilidir. İsterse sayıca az olsunlar. Nitekim Abdullah b. Mesud -Radıyallahu Anh- şöyle demiştir: “Cemaat Allah’a itaate uygun düşen şeydir, sen tek başına bile kalsan.”[115] Bu ise sünnet üzere olmayanların sayıca ne kadar çok olurlarsa olsunlar cemaatten olmadıklarını ifade eder.

Abdullah b. el-Mübârek -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- (vefatı: 181 h.)’e cemaat hakkında sorulduğunda şöyle demiştir: “Ebu Bekir ve Ömer’dir. Ona: Ebu Bekir de Ömer de öldü denilince, bu sefer filan ve filandır dedi. Ona: Filan ve filan ölmüş bulunuyor denilince, İbnu’l-Mubarek: Ebu Hamza es-Sükkerî bir cemaattir, demiştir.”[116]

Ebu Hamza es-Sükkerî ise 168 h. yılında vefat eden Muhammed b. Meymun el-Mervezî’dir.[117] İbnu’l-Mubarek de onun hakkında onun cemaat olduğunu söylemiştir. Yani o faziletli, salih, sünnet üzere ve selef-i salihin yolu üzere yürüyen, cemaatin yolunu izleyen hak ehli olan bir kimsedir. O halde muteber olan sayısal çokluk değildir. Asıl itibar sünnete uymaya ve bid’atleri terketmeyedir. Uyanların çokluğunu bid’atlerin meşruiyetine delil gösteren kimselerin delilleri temelinden çürüktür.

Buharî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- cemaati ilim ehli diye açıklamıştır. O Sahih’inde i’tisam bölümünde şöyle demektedir:”’Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık.’ (el-Bakara, 2/143) buyruğu ile Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın -ilim ehlinin kendisi demek olan- cemaate bağlılığa dair vermiş olduğu emirler bahsi.”[118]

İbn Hacer de Buharî’nin bu sözünü açıklarken şunları söylemektedir: “O bu ifadeleriyle sözü edilen nitelikten maksadın, şer’î ilim ehli kimseler olduklarını bildirmektedir.”[119]

Buharî gibi bir kimse “ilim ehli” ifadesini kullandığı takdirde onlarla elbetteki ilim, hidayet ve basiret üzere sünnet ile amel eden kimseleri kasteder.

İbn Hacer, Fethu’l-Bâri’de Taberî’den cemaatin tarifi ile ilgili olarak şu sözleri de aktarmaktadır: “Birtakım kimseler de şöyle demiştir: Onlardan kasıt ilim ehlidir. Çünkü yüce Allah onları diğer insanlara karşı bir delil kılmıştır ve din işlerinde sair insanlar onlara uymak durumundadır.”[120]


c- Cemaat, Hak Üzere Toplanmak ve Ayrılıp Dağılmamak Hakkında Da Kullanılır:

Bu anlamıyla cemaat genel olarak müslümanların ve onların büyük çoğunluklarının özellikle birinci nesil arasında genellerini ilgilendiren iş ve maslahatlarında izlemeyi kabul ettikleri yoldur. Nitekim en-Numan b. Beşir -Radıyallahu Anh-’ın rivayet ettiği hadiste Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: “... Ve cemaat rahmettir, tefrika ise azabtır.”[121]

Cemaatin izlediği yola sımsıkı sarılmak rahmet ve kurtuluştur. Ayrılığa düşmek ve onlardan uzaklaşmak ise azabı gerektiren helak oluş ve sapıklıktır.

Ömer b. el-Hattab -Radıyallahu Anh-’ın rivayet ettiği şu hadiste buna benzemektedir: Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem- buyurdu ki:

“Cemaate sıkı sıkıya sarılınız. Tefrikadan uzak durunuz, çünkü bir başına kalanın arkadaşı şeytandır. İki kişiden uzaktır. Kim cennetin bolluk ve rahatlığını, genişliğini arzu ediyorsa, o cemaate sıkı sıkıya bağlı kalsın.”[122]

Ebû Mesud el-Ensarî -Radıyallahu Anh- kendisine fitneye dair soru sorulunca şöyle demiştir: “Sen cemaate sarılmaya bak. Şüphesiz Allah Muhammed -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın ümmetini sapıklık üzere bir araya getirmez. Tefrikadan uzak dur, şüphesiz tefrika sapıklığın kendisidir.”[123]

İbn Mesud -Radıyallahu Anh-’ın şu sözleri de bu türdendir: “Cemaat içerisinde hoşlanmadığınız bir şey şüphesiz tefrika halinde sevdiğiniz bir şeyden hayırlıdır.”[124]

Ali -Radıyallahu Anh-’ın, ummu’l-veled (efendisinden çocuk doğurmuş cariye)’nin satılması meselesinde kendi dönemindeki ashaba hitab ederken söylediği şu sözler de bu türdendir: “Daha önce ne şekilde hüküm veriyor idiyseniz, böylece hüküm veriniz. Ben insanlar cemaat olarak kalsınlar diye ihtilâftan hoşlanmıyorum.”[125]

Abîde b. Ömer es-Selmanî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- (vefatı: 72 h.) Ali -Radıyallahu Anh-’a şöyle demiştir: “Cemaat halinde senin ve Ömer’in görüşü ayrılık halinde tek başına senin görüşünden daha çok hoşuma gider.”[126]

Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye ehl-i sünnet ve’l-cemaat yolu ile ilgili açıklamalarda bulunurken şu sözleriyle de buna işaret etmektedir: “Onlara cemaat ehli denilmesinin sebebi cemaatin bizatihi ictimâ (bir araya gelme) demek olduğundandır. Bunun zıttı ise tefrikadır. Her ne kadar cemaat lafzı bir araya gelip toplanmış bir topluluğun adı haline gelmiş olsa bile (bu böyledir).”[127]

Nitekim Ebû Şâme -Allah’ın rahmeti üzerine olsun-’nin sözü de buna delil teşkil etmektedir: “Cemaate bağlanmaya dair emir zikredildiği takdirde bundan kasıt hakka bağlanmak ve ona uymaktır. İsterse hakka sarılanlar az olsun, muhalefet edenler çok olsun. Çünkü Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın ve ashabının döneminden itibaren ilk cemaatin izlediği yol hakkın kendisidir. Onlardan sonra bâtıl ehlinin çokluğuna bakılmaz.”[128]


d- Cemaat, Müslümanlar Topluluğu Hakkında ve Bir İmam Yahut Şeriatte Asıl Dayanağı Bulunan Herhangi Bir Dini Mesele Yada Herhangi Bir Dünya Maslahatı Etrafında Birleşmeleri Halinde, Sünnet Üzere Bulunan En Büyük Toplulukları (es-Sevhâdu’l-A’zam) Hakkında Da Kullanılır:

Cemaat kavramı, herhangi bir kayda bağlı olmaksızın mutlak olarak kullanıldığında, ilk anlaşılan budur. Burada cemaat imamet, cihad gibi herhangi bir iş yahut müslümanların büyük maslahatlarından, din ve dünya işlerinden birisi etrafında toplanmaları halinde sünnete sımsıkı sarılan müslümanların büyük çoğunluğu anlamındadır. Çünkü bu durumda müslümanlardan ayrılmak ve onlara muhalefet etmek helâk oluştur, ayrılıktır, cemaatin dışına çıkmaktır ve din bundan sakındırmıştır.

Buhari’nin, Sahih’inde Huzeyfe b. el-Yemân -Radıyallahu Anh-’dan kaydettiği şu hadis bunlardan birisidir: “İnsanlar Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem-’a hayra dair soru sorarlar ben de ona beni gelir bulur korkusuyla şerre dair soru sorardım...” Daha sonra bir takım şer ve fitneleri sözkonusu ettikten sonra Huzeyfe -Radıyallahu Anh- şunları söylemektedir: “Eğer bu beni yetişecek olursa, bana ne emredersin? (Peygamber) buyurdu ki: “Müslümanların cemaatine ve imamlarına bağlı kalınız.” Şâyet cemaatleri de, imamları da yoksa diye sordum, şöyle buyurdu: “Bütün bu fırkalardan uzaklaş, istersen sen bu halde ölüm gelip seni yetişinceye kadar sürecek olsun, bir ağacın gövdesini dişlerinle ısırmış ol.”[129]

Usâme b. Şerîk -Radıyallahu Anh- da Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’dan şöyle buyurduğunu zikretmektedir:

“Allah’ın eli cemaatin üzerindedir.”[130]

İbn Abbas -Radıyallahu Anh-’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem- buyurdu ki:

“Allah’ın eli cemaat ile birliktedir.”[131]

İbn Abbas -Radıyallahu Anh- Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’dan, şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

“Her kim emirinden hoşuna gitmeyecek bir şey görürse, ona sabretsin. Çünkü hiç şüphesiz cemaatten bir karış ayrılıp da ölen bir kimse mutlaka cahiliye ölümü ile ölür.”[132]

Abdullah b. Mesud -Radıyallahu Anh- dedi ki: Rasûlullah -Sallallahü aleyhi vesellem- buyurdu ki:

“Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına ve benim Allah’ın Rasûlu olduğuma şehadet eden müslüman bir kimsenin kanı ancak şu üç husustan birisi ile helâl olabilir: Cana karşılık can, zinakâr evli ve dininden ayrılıp cemaati terkeden bir kimse.”[133]

Kimi ilim ehli şöyle demiştir: “Bundan maksat dinini terketmesi suretiyle müslümanların cemaati terketmiş olacağıdır.”[134]

Zeyd b. Sabit -Radıyallahu Anh-’ın rivayet ettiği hadiste Peygamber -Sallallahü aleyhi vesellem-’ın şu buyruğu da bu kabildendir:

“Üç haslet vardır ki hiçbir müslüman kalbi bunları yerine getirmekte kusur göstermez: Ameli Allah için ihlâsla yapmak, yöneticilere nasihat etmek ve cemaate bağlı kalmak. Çünkü onların davetleri (onları) arkalarından kuşatır.”[135]

İbn Hacer’in, Fethu’l-Bâri’de naklettiğine göre de Taberî şöyle demiştir: “Doğrusu şu ki bu haberden[136] maksat başlarına emir olarak getirmekte bir araya geldikleri kimseye itaat etmekte olan cemaate bağlı kalmaktır. Kim ona yapılan bey’ati bozarsa, cemaatin dışına çıkmış olur.”[137]

O halde sünnette varid olmuş “cemaat” ile ilgili lafızların çoğu bu anlamlara yönelik kabul edilir. Yani bir emir yahut din ya da dünya işlerinden herhangi bir iş etrafında çoğunlukları ya da -çoğunluğu teşkil etmeseler dahi- ilim adamları fazilet, salâh ve istikamet sahibi kimseler ile hal ve akd ehli kimselerin şahsında temsil edilmeleri halinde, din ya da dünya işlerinden herhangi bir iş yahutta bir emir etrafında toplanmaları halindeki müslüman cemaat anlamındadır. Ancak bütün bunlar(da itaat), sünnete ve ma’rufa uymak şartına bağlıdır.[138]

-------------------------------------------------------------------

[104] Bk. Lisanu’l-Arab, “cemea” maddesi, VIII, 53-57; el-Mûcemu’l-Vasît, “cemea” maddesi, I, 135-136; Muhtaru’s-Sıhâh, “cemea” maddesi, 110-111.

[105] Bk. Lisanu’l-Arab, “cemea” maddesi, VIII, 53-57; el-Mûcemu’l-Vasît, “cemea” maddesi, I, 135-136; Muhtaru’s-Sıhâh, “cemea” maddesi, 110-111.

[106] Bk. Lisanu’l-Arab, “cemea” maddesi, VIII, 53-57; el-Mûcemu’l-Vasît, “cemea” maddesi, I, 135-136; Muhtaru’s-Sıhâh, “cemea” maddesi, 110-111.

[107] Bk. Lisanu’l-Arab, “cemea” maddesi, VIII, 53-57; el-Mûcemu’l-Vasît, “cemea” maddesi, I, 135-136; Muhtaru’s-Sıhâh, “cemea” maddesi, 110-111.

[108] Lisanu’l-Arab, el-Mûcemu’l-Vasît, Muhtaru’s-Sıhâh, aynı yerler.

[109] el-Mûcemu’l-Vasît, I, 136.

[110] İbn Teymiye, Mecmuu’l-Fetâvâ, III, 157.

[111] el-İ’tisâm, II, 262.

[112] el-Lâlekâî, Şerhu Usûli’l-İtikad, I, 106; Muhakkik senedi hasendir demiştir. Hadisi ayrıca İbn Ebi Asım, es-Sünne, 801 no’da rivayet etmiştir. el-Elbanî zayıf olduğunu belirtmiştir. es-Sünne, I, 39-40.

[113] “es-Sevadu’l-Âzam: En büyük kalabalık” kavramı ayrılıkların ortaya çıkmasından sonra ayrılığı belirten hadis ile tahsis edilmiş ve tefsir edilmiştir. Yani en büyük kalabalık ehl-i sünnet ve’l-cemaattir. Diğer fırkaların çokluğu muteber değildir, çünkü onlar helâk olmuşlardır. Asıl itibar hak üzere olanlaradır. Bu da kurtulan fırka “fırka-i nâciye”dır. İşte nasları bir arada mütalâa ve te’lif etmenin gerektirdiği anlama şekli budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

[114] Bu Ebu Davud’un, Sünen’inde Şerhu’s-Sünne bahsinde 4597 no’lu hadis, V, 5-6’daki lafzıdır. Ayrıca Ahmed, el-Müsned, IV, 102; İbn Mace, no: 3992-3993, II, 1322; İbn Ebi Âsım, es-Sünne, I, 32-33, (63-64-65 no’lu rivayetler.) el-Elbânî hadis ile ilgili notunda şunları söylemektedir: “Hadis kesinlikle sahihtir. Çünkü Enes’ten gelmiş başka altı yolu daha vardır ve ashab-ı kiram’dan bir topluluktan gelmiş tanıkları da bulunmaktadır.” es-Sünne, I, 42.

[115] el-Lâlekâî, Şerh-u Usuli İ’tikadi Ehli’s- Sünneti ve’l-Cemaa, I, 109.

[116] el-Beğavî, Şerhu’s-Sünne, I, 216.

[117] Takribu’t-Tehzib, II, 212.

[118] Fethu’l-Bâri, XIII, 216.

[119] Fethu’l-Bâri, XIII, 316.

[120] Fethu’l-Bâri, XIII- 37 (317?)

[121] Ahmed, el-Müsned, IV, 278-375; İbn Ebi Âsım, Şerhu Usuli İtikadi Ehli’s Sünne, no: 93, I, 44; el-Elbanî hadisi tahrici hakkında: “Senedi hasendir, ravileri sikadır (güvenilir kimselerdir)” demiştir.

[122] Tirmizî, Fiten, no: 2165. Tirmizî dedi ki: Bu hasen, sahih ve bu cihetten garib bir hadistir; Hakim, el-Müstedrek, I, 114’te zikretmiş olup, hadis Buharî ve Müslim’in şartına göre sahihtir demiştir. ez-Zehebî de et-Telhis’de onun bu kanaatine muvafakat etmiştir. Ayrıca bk. Ahmed, el-Müsned, I, 18-26.

[123] eş-Şatıbî, el-İ’tisam, II, 261.

[124] el-Lâlekâî, I, 108; Şatıbî, el-İ’tisam, II, 261.

[125] Buharî, Fedailu’s-Sahabe Menakibu Ali; Fethu’l-Bâri, VII, 71-73.

[126] Fethu’l-Bâri, VII, 73.

[127] Mecmuu’l-Fetava, III, 157.

[128] Ebû Şâme, el-Bâis, s. 19.

[129] Hadis Buhari ve Müslim tarafından rivayet edilmiştir. Bk. Buhari, Fiten, Babu Keyfe’l-Emru izâ lem tekun Cemaa, hadis: 7084; Fethu’l-Bâri, XIII, 35. Müslim, Hadis: 1847.

[130] Hadisi İbn Ebi Âsım, es-Sünne, I, 40’ta rivayet etmiş olup, el-Elbanî sahih olduğunu belirtmiştir.

[131] Tirmizi, Sünen, Fiten 7, Hadis no: 2166, Tirmizî: Bu hasen, garib bir hadistir demiştir. IV, 466.

[132] Buharî, Fiten 2, Hadis: 7054, Fethu’l-Bâri, XIII, 5; Müslim, 1849.

[133] Buharî, Diyat 6, Hadis: 2878, Fethu’l-Bâri, XII, 201; Müslim, Hadis: 1676.

[134] İbn Hacer’in hadise dair açıklaması için bk. Fethu’l-Bâri, XII, 201-202.

[135] İbn Ebi Âsım, es-Sünne, Hadis no: 94, I, 45. el-Elbanî isnadının sahih olduğunu belirtmiştir.

[136] Bununla Peygamber (s.a)’ın Huzeyfe (r.a)’a: “Müslümanların cemaatine ve imamlarına bağlı kalırsın.” buyruğunu kastetmektedir.

[137] Fethu’l-Bâri, XIII, 37.

[138] Burada “maruf” ile şer’î anlamını yani münkerin zıttı olan maruf’u kastediyorum.

Prof. Nâsır b. Abdülkerîm - Guraba Yayınları
Google Plus'da Paylaş