Blogger tarafından desteklenmektedir.

Bid'atlerin Kötülenmesi Ve Bid'atçilerin Kötü Akıbetleri

Akıllı bir kimsenin bid'atler üzerinde düşündüğü zaman onun kötü bir şey olduğunu bileceği gayet açıktır. Çünkü bid'atlere uymak demek, sırat-ı müstakimden çıkmak ve cehalette ileri gitmek demek­tir. Bunu hem aklî ve mantıki delillerle hem de genel şer'î ve nakli delillerle açıklamak mümkündür,

Akli olarak bid'atın kötülüğünü ortaya koymaya gelince bunun çeşitli yönleri vardır:

1. Dünyanın başlangıcından bu güne kadar yapılan deney ve tecrübeler göstermiştir ki tek başına akıl kendi yararına olan şeyleri celbetmeye ve zararına olan şeyleri def etmeye yeterli değildir. Çünkü maslahatlar ve mefsedetler ya dünyevîdir veya uhrevidir.

Dünyevi olanları akıl, daha başlangıçta Allah tarafından ilk konuluşlarında tek başına ayrıntılı olarak elbette bilemez. Daha sonra ortaya çıkmış ve çıkacak olanları da tam olarak bilemez. Çünkü nelerin maslahat, nelerin mefsedet olduğu başlangıçta ancak Allah'ın bildirmesiyle bilinmiştir.

Çünkü Adem (a.s.) yeryüzüne indirildiği zaman dünyevi masla­hatlarını/menfaatlerini nasıl celbedeceğini biliyordu. Ancak kimileri de şöyle demektedir:

"Allah, Âdem'e bütün isimleri öğretti"[1]ayetine göre Âdem başlangıçta bunları bilmiyordu. Bu isimleri öğrendikten sonra bilir hale geldi. O halde bu esnadaki öğrenme akla dayan­mayan bir öğrenmedir. Sonra onun neslinden gelenler de bu bilgileri ondan topluca miras olarak aldılar. Fakat akıllar bu ilk bilginin köklerinden yeni yeni bilgiler türettiler de bu bilgileri (sanki önceden ortada hiçbir şey yok iken) kendileri ürettiklerini zannettiler.

Başlangıçta Hz. Adem'e öğretilen temel bilgilere araya fetret, dönemleri girdikçe yeni yeni bilgiler ilave edildi: Çünkü fetret dönemlerinin maslahatları aynı istikamette cereyan etmedi. Çünkü o dönemlerde fitneler, karışıklıklar vardı, çeşitli yönlerden bozulmalar ortaya çıkmıştı.

Şayet Allah Teala peygamberler göndermek suretiyle insanlara iyilik yapmasaydı onlar düzenli bir hayata ulaşamazlardı ve menfa­atlerine (mashalatlarına) en uygun olan bir durumda bulunmazlardı, öncekilerin ve sonrakilerin haberleri üzerinde düşünmekle bunu öğrenmek mümkündür. Uhrevi maslahatlara gelince, sebeplerinin ortaya konuluşu yönünden akıl ile kavranılmaları en zor olanlar şunlardır. Meselâ ibâdetler böyledir. Onlar, değil ayrıntılı olarak özet olarak (icmali) bile akılla bilinemezler.

Ahiret yurdunu, mutlaka bir gün o yurda gidileceğini ve onun, amellerin karşılığının görüleceği bir yurt olduğunu düşünüp tasavvur etmeye gelince akıl bunu duyularla hissetme imkanından uzaksa da, soyut olarak idrak edebilir.

Akıl sahipleri, âhiret ahvalinin şer'i naslara bakmaksızın mücer­ret akılla idrak edilebileceğini iddia eden felsefecilere aldanmasmlar. Mesele aslında onların dilleriyle iddia ettikleri gibi değildir. Çünkü insanoğluna her zaman peygamberler vasıtasıyle dinler ve şeriatler gönderilmiştir. Peygamberler ve peygamberlerin mesajını insanlara ulaştıranlar tarih boyunca her zaman bol miktarda var olmuşlardır. Bu süreç Adem (a.s) ile başlamış ve Hz. Muhammed'in getirdiği bu şeriate kadar devam etmiştir.

Ancak şeriatın/dinin izleri silinmeye başladığı zaman Allah Teala insanlara yaratılış gayelerini -ki Allah'a kulluktur- beyan etmek üzere yeni bir peygamber göndermiştir. Şeriatin izlerinin kaybolmaya başladığı zaman ile daha sonra yeni bir şeriatin gönde­rilmesi zamanı arasında önceki şeriatten bilinen bazı esasların (bilgi veya inanç olarak) varlığını devam ettirmiş olması kaçınılmazdır.

İşte felsefeciler bu esaslara ulaştılar, onları veya onların bir kısmını yakaladılar ve bunları akıllarına uygun bir şekilde ortaya sürmek istediler, bu bilgileri dinin değil, aklın bir ürünüymüş gibi gösterdiler. Halbuki durum hiç de onların iddia ettikleri gibi değildir.

Akıl elbette bağımsız değildir. Temeli olmaksızın herhangi bir şeyi inşa edip ortaya koyamaz. O ancak istisnasız olarak önceden var olan bir temel üzere bilgiyi inşa eder, Ahiret ahvali hakkında önceden var olan bilgilerin vahiyden başka bir kaynağa dayanması mümkün değildir.

İleride inşaallah bu konunun açıklaması gelecektir.

Genel olarak, akıllar vahy olmaksızın kendi maslahatlarını tek başlarına kavrayamazlar. Bid'at çıkarmak bu esasa aykırıdır. Çünkü varsayımlar şer'î bir dayanak olamazlar.[2] Bid'atçilerin akla dayana­rak iddia ettikleri şeylerden başka ortaya koydukları bir şey yoktur.

Bid'atçi bid'atle amel etmesi sebebiyle bunun karşılığında arzuladığı sevabı elde edeceğinden emin değildir. Bu sebeple bid'at abesle iştigaldir/boş ve faydasız bir amel gibidir.

Şeriat kulların maslahatlarını korumak için gelmiştir, dersek bu böyledir.

Diğer görüşe göre ise bid'atçinin eline hiçbir şey geçmeyeceği daha da kesindir. Çünkü o zaman bid'at sadece bir ibadettir ve âmir tarafından memurun mecbur edilmesidir (Yani bid'atçinin kendisini şâri yerine koymasıdır.) Usûl ilminde açıklandığına göre aklın bu alanda yetkisi yoktur. Üstelik bid'atçi bir de, büyük arzularını gerçekleştirmede elindeki güvenilir olan bir yolu bırakıp güvenilmez bir yolu izlemektedir.

2. Şeriat, eksiklik ve fazlalığa tahammülü olmayan bir mükem­mellikte gelmiştir. Çünkü Allah Teala bu konuda şöyle buyurmak­tadır:

"Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam'ı beğendim."[3]

İrbâd İbn Sâriye[4] hadisinde şöyle anlatılmaktadır:

Bir gün Rasulullah (s.a) bize gözleri yaşartan, kalpleri yerinden oynatan bir öğüt verdi. Biz dedik ki:

Ya Rasulallah! Sanki bu bize veda eden birisinin öğüdü gibi geldi. Bize tavsiyen nedir? Şöyle buyurdu:

"Size öyle aydınlık bir yol bırakıyorum ki onun gecesi de gündüzü gibidir. Benden sonra o yoldan sapan mutlaka helak olur. Benden sonra yaşayanlar pek çok ihtilaflar göreceklerdir. Ben size benim sünne­timden ve benden sonraki râşit halifelerin sünnetinden öğrendik­lerinizi tavsiye ediyorum."[5]

Hz. Peygamber'in (s.a) ölmeden önce din ve dünya işi konu­sunda"[6] ihtiyaç duyulan her şeyi açıkladığı kesindir. Bu konuda ehl-i sünnet arasında farklı görüşte olan hiç kimse yoktur.

Hal böyle olunca bid'atçi sanki lisan-ı hal ile şöyle der gibidir:

"Şeriat tamam olmamıştır. Şeriatta telâfi edilmesi/düzeltilmesi gere­ken şeyler vardır veya bunlar düzeltilse daha iyi olur."

Çünkü o şeriatın hiçbir yönden eksiğinin olmadığına, tam ve mükemmel oldu­ğuna inanmış olsaydı bid'at çıkarmaya ve onu düzeltmeye kalkış­mazdı. Böyle bir şey söyleyen kimse sırat-ı müstakimden sapmış olur.

İbn el-Mâcişûn[7] der ki:

Malik'in şöyle dediğini duydum: Kim İslam'da bir bid'at çıkarır da onu güzel görürse Hz. Muhammed'in (s.a) risalete ihanet ettiğini iddia etmiş olur.

Çünkü Allah Teala: "Bugün size dininizi tamamladım." buyurmaktadır. O halde o gün bir başka din olmamıştır. Bu gün de başka bir din yoktur.

3. Bid'atçi, şeriate karşı inatçıdır ve ona muhalefet eder. Çünkü Şâri, kuldan istenilen şeyler için özel şekillerde özel yollar belirlemiştir. Emir ve nehiy ile vaad etme ve korkutma ile bu yolları sınırlamış ve hayrın bu yollarda, şerrin de bu yolların dışına çıkmakta olduğunu haber vermiştir. Çünkü Allah bilir, biz bilmeyiz. O, Rasulullah'ı (s.a) sadece âlemlere rahmet olarak göndermiştir. Bid'atçi bunların hepsini reddetmektedir. O, daha başka yolların da olduğunu, Allah'ın bu yollara sınır koymadığını ve belirlemediğini iddia eder. Sanki Allah bilir, biz de biliriz, demektedir. Hatta Şâriin belirlediği yollara ilaveler yapmasından, belki de -hâşâ- Şâriin bilmediği şeyleri dahi onun bildiği anlaşılmaktadır.

Şayet bid'atçinin maksadı bu ise şeriate ve Allah'a karşı bir küfürdür, maksadı bu değilse o zaman da apaçık bir sapıklıktır.

Ömer İbn Abdülaziz (r.a) Adiy İbn Ertae'ye[8] yazdığı mektupta bu manaya işaret etmektedir. Adiy, ona bazı kaderiyeciler hakkında fikir danışmıştı. Ömer ibn Abdilaziz şunları yazdı:

"İmdi, ben sana Allah'tan korkmayı, O'nun emrinde orta yolu tutmayı, Peygamber'in (s.a) sünnetine uymayı, sünnetinin yürür­lükte ve yeterli olduğu konularda bid'atçilerin uydurdukları şeyleri terk etmeyi tavsiye ederim. Sünnete sımsıkı sarıl. Çünkü sünneti, aksine davranışlardan hangi tehlikelerin, hangi ayak kaymalarının, hangi ahmaklıkların ve hangi aşırılıkların doğacağını en iyi bilen kişi ortaya koymuştur. Kavmin (ashabın) kendileri için razı oldukları şeye sen de kendin için razı ol. Çünkü onlar derin bir ilme, keskin bir görüşe sahiptiler. (Günahlardan) kendilerini alıkoyarlardı. Onlar her şeyin içyüzünü en iyi şekilde bilirlerdi. Onlar sahip oldukları fazilete lâyık idiler. Eğer, onlardan sonra yeni bir durum ortaya çıkmıştır dersen, bunu ancak onların yolundan gitmeyen ve kendilerini onlara tercih edenler çıkardılar. Onlar (sahabiler) öncüdürler; yeterli mik­tarda konuşurlardı ve faydalı şeyleri anlatırlardı. Onların yaptıklarını yapmayanlar kusurludur, fazlasını yapmaya kalkışanlar bitkin ve yorgun düşerler. Kimisi eksik bıraktı, kimisi aşırı gitti.[9] Onlar (sahabeler) bu ikisi arasında doğru bir yol üzerinde idiler." Sonra mektup Adiy'in sorunuyla ilgili bükümle sana erdi. Ömer ibn Abdilaziz'in "Sünneti, aksine davranışların nelere sebep olacağını en iyi bilen (Hz. Peygamber) koymuştur" sözü, işte üzerinde durduğumuz konunun delilidir.

4. Bid'atçi kendisini Şârie benzer bir konumda görmektedir. Çünkü şeriatleri koyan ve halkı o şeriatlerin yolundan gitmekle yükümlü tutan Şâri'dir/Allah'tır. O'ndan başka bu işi yapacak kimse yoktur. Çünkü anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında o hüküm verecektir. Eğer şeriat koyma işi insanların yapabileceği şeylerden olsaydı, şeriatler indirilmezdi, insanlar arasında ihtilaf kalmazdı ve peygamberlerin gönderilmesine de ihtiyaç olmazdı.

İşte Allah'ın dininde bid'at çıkaran kişi, kendisini Allah'a ortak ve benzer yapan kişidir. Çünkü Şâri ile beraber şeriat koyuyor, ihtilafa kapı açıyor, Şâriin yegane şeriat koyucu olduğunu reddediyor. Halbuki O, buna kâfidir.

5. Bid'at çıkarmak, hevâ ve hevese uymak demektir. Çünkü akıl, şeriate tâbi olmadığı zaman geride hevâ ve şehvetten başka birşey kalmaz. Sen de bilirsin ki heva ve hevese tâbi olmak apaçık bir sapıklıktır. Görmüyor musun Allah Teâla şöyle buyuruyor:

"Ey Dâvud! Seni şüphesiz yeryüzünde hükümran kıldık. O halde insan­lar arasında adaletle hükmet, heva ve hevese uyma, yoksa seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah'ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır."[10]

Allah Teala bu ayet-i kerimede hükmü -üçüncüsü olmaksızın- iki şeye hasretti: Hakka tâbi olarak hüküm vermek, heva ve hevese uyarak hüküm vermek. Aklı, hüküm vermekten tecrit ederek uzaklaştırdı. Çünkü akıl, genellikle heva ve hevese uyarak hüküm verebilir.

Başka bir ayet"i kerimede Allah Teala şöyle buyurdu:

"Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız ve işinde aşırı giderek hevesine kapılan kimseye uyma."[11]

Burada da durumu iki şey arasında sınırlandırdı: Zikre yani Kur'an'a tâbi olmak, ikincisi hevâ ve hevese tâbi olmak.

Diğer bir âyette de şöyle buyurdu:

"Allah'tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık kim olabilir?[12]

Bu ayet de kendisinden öncekiler gibidir. Bu âyeti iyi düşünü­nüz. Çünkü bu âyet, nefsinin arzusuna (hevasına) uyarak Allah'ın hidayetine tâbi olmayan kimseden daha sapık hiç kimsenin olma­dığını açıkça ifade etmektedir.

İşte bid'atçinin durumu da budur. Çünkü o, Allah'tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevâ ve hevesine uymuştur. Allah katından gelen yol gösterici Kur'an-ı Kerim'dir.

Şeriatin beyan ettiğine ve âyetin ortaya koyduğuna göre hevâ ve hevese tâbi olmak iki kısımdır.

Birincisi heva ve hevesin Allah'ın emrine ve yasağına uymasıdır. Bu kötü değildir. Sahibi de sapık değildir. Nasıl sapık olsun ki önce Allah'tan bir yol gösterici gelmiş, hevâsının yolunu onunla aydınlat­mıştır. Takva sahibi mü'minin durumu böyledir.

Diğeri hevâ ve hevesin esas gaye kabul edilerek öne alınmasıdır. O zaman Allah'ın emri ve yasağı, hevâ ve hevese nisbetle tâbi durumundadır (yani ikinci plandadır) veya (hiç bir şekilde dikkate alınmıyacak biçimde) tâbi durumunda değildir. Kötülenen de budur.

Bid'atçi nefsinin hevasını Allah'ın hidayetinin önüne geçirendir. Bu sebeple o, kendisinin hidayet üzere olduğunu zannettiği halde insanların en sapığı olmuştur.

Burada dikkat çekilmesi gereken bir mana ortaya çıkmıştır. O da sözkonusu âyetin şer'i hükümlerde tâbi olmak için iki tane yol belirlemiş olmasıdır:

Birincisi şeriattır. Şüphesiz şeriatte ilim, hak ve hidayet vardır.

İkincisi hevâ ve hevestir. Bu ikinci yol kötülenmiştir. Çünkü Allah Teala Kur'an'da heva ve hevese uymayı sadece kötüleme bağlamında zikretmiştir. Ondan başka bir üçüncü yol zikretmemiştir. Kim âyetleri araştırırsa bunun böyle olduğunu anlar.

Sonra benim referans verdiğim ilim ve övgüyle sözü edilen hak, Kur'andır ve Allah'tan indirilen şeylerdir. Nitekim Allah'ın âyetlerin­de şöyle buyuruluyor:

"De ki: O, bunların erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı haram etti? Eğer doğru iseniz, bana ilimle söyleyin."[13]

"Yoksa Allah'ın size böyle vasiyet ettiğine şahit mi oldunuz? Bilgisizce insanları saptır­mak için Allah'a karşı yalan uyduranlardan daha zâlim kim vardır!"[14] Bir diğer âyette şöyle buyurulur:

"Bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiği rızkı Allah'a iftira ederek (kadınlara) haram kılanlar muhakkak ki ziyana uğramışlardır. Onlar gerçekten sapmışlardır ve doğru yolu bulacak da değillerdir."[15]

Bunların hepsi Allah'tan bir yol gösterici olmak­sızın yasa koymada kendi heva ve heveslerine uymaktadır.. Bir âyeti-i kerimede yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Allah kulağı çentilen, salıverilen, erkek dişi ikizler doğuran, on defa yavrulamasından ötürü yük vurulmayan hayvanların adanmasını emretmemiştir; fakat inkar edenler Allah'a karşı yalan uydururlar ve çoğu da akletmezler."[16]

Bu, teşride/yasa koymada heva ve hevese tâbi olmaktır. Çünkü bu gerçekte Allah'a karşı iftira etmektir. Allah Teala şöyle buyur­maktadır:

"Hevâ ve hevesini tanrı edinen ve Allah'ın (kendi katın­daki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah'tan başka kim doğru yola eriştirebilir?"[17]

Yani Allah'tan başka hiçbir şey onu doğru yola eriştiremez. Bu, başka şeyle değil, şeriatle olur. Bu da hidayettir.

Bu sabit olduğuna ve durum, şeriatle hevâ ve heves arasında deveran ettiğine göre aklın kendi başına vereceği hüküm sarsın­tılıdır. Sanki aklın, heva ve hevesin etkisi altında kalmaksızın bu meydanda söz söylemeye mecali yok gibidir. O halde hüküm koymada sadece akla dayanmak doğrudan hevâ ve hevese tâbi olmak demektir.

Sırf akıl ile kavranabilen konulardaki aklî düşünceyi bir tarafa bırak, çünkü burada ondan söz edilecek değildir. Bu konularda ehil olanlar da bid'at çıkarmakla hata etmiş sayılıyorlarsa bunun sebebi ilahi hitabın artık gelmiş olmasından ya da teşri/hüküm koyma yönündendir. Bu sebeple peygamberler gönderilmeden önce bütün insanlar mazurdurlar. Yani peygamberler gelinceye kadar akli konulardaki ve teşrii/yasama konularındaki hatalarında mazurdur­lar. Peygamberler geldikten sonra artık hiç kimsenin sığınacağı bir bahanesi kalmaz.

"İnsanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı bir hüccetleri/mazeretleri olmaması için müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberler gönderdik."[18]

En üstün hüccet/delil Allah'ındır.

Düşünen kimsenin bu makamda aklında tutması gerekli kaide budur. Usûlün konusu da olsa bunlar Allah'ın Kitabından çıkartılmış nüktelerdir.[19]



Bid'at Ve Bid'at Çıkarmanın Kötülüğü Hakkında Âyet Ve Hadisler


Bu konudaki nakli deliller birkaç gruptur:

Birincisi Allah'ın dininde bid'at çıkaranın kötülüğüne i genel olarak delâlet eden Kur'an âyetleridir:

Bunlardan birisi şu âyet-i kerimedir:

"Size Kitab'ı indiren O'dur, O'nun (Kur'an'ın) bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar kitab'ın esasıdır. Diğerleri de müteşâbihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşabih âyetlerin peşine düşerler. Halbuki onun tevilini ancak Allah bilir."[20]

En büyük delillerden birisi bu âyettir. Hadisi şerifte bu âyet tefsir edilmiştir. Hz. Âişe'den sahih olarak rivayet edildiğine göre o şöyle anlatmak­tadır: Ben Hz. Peygamber'e (s.a)

"Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşabih âyetlerin peşine düşerler" ayetini sordum.

O şöyle buyurdu: "Sen onları gördüğün zaman kendilerini tanırsın."[21]

Yine Hz. Âişe'den gelen sahih bir rivayete göre o şöyle demiştir:

Hz. Peygamber'e (s.a) "Sana Kitab'ı indiren O'dur. Onun bazı âyetleri muhkemdir..." âyeti hakkında soru soruldu. Rasulullah (s.a) şöyle buyurdu:

“Bu Kitab'ın müteşabih âyetlerinin peşinden gidenleri gördüğünüz zaman işte Allah'ın (kalplerinde eğrilik olanlar diye) isimlendirdiği kimseler bunlardır ve bunlardan sakınınız."[22]

Bu tefsir mübhemdir/kapalıdır. Fakat yine Hz. Âişe'den gelen bir rivayette o şöyle demektedir:

Hz. Peygamber (s.a) "Sana kitab'ı indiren O'dur, onun bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar kitab'ın esasıdır..." âyetini okudu ve şöyle buyurdu:

"Müteşabih âyetler hakkında tartışmaya girenleri gördüğün zaman işte Allah'ın kas­tettiği kimseler bunlardır, bunlardan sakının."

Bu rivayet daha açıktır. Çünkü âyet kalplerdeki eğriliğin alâmeti olarak Kur'an hakkındaki tartışmayı gösteriyor. Bu tartışma müteşabihlerin peşinden gitmekle mukayyettir.

O halde kötülemenin muhatabı, Kitabın anası ve büyük bir kısmı olan muhkem âyetleri terk ederek onun müteşabıhlerine uymak suretiyle Kur'an hakkında tartışmaya girenlerdir. Fakat bunun da daha açık bir yoruma ihtiyacı vardır. Hazevver isimli Ebû Galipten[23] rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir:

Şam'da bulunu­yordum. Mühelleb[24] Hâricilerden yetmiş kişinin kafasını gönder­mişti. Şam yolu üzerine bunları diktiler. Ben o esnada evimin damında bulunuyordum. Ebû Uraame[25] geçti. Aşağıya indim ve onun peşinden gittim. Kafataslarının yanına vardığında gözleri yaşardı ve şöyle dedi:

"Sübhanallah! Sultan bu Adem oğulların a ne yapmış! -Bunu üç defa söyledi- Cehennemin köpekleri, cehennemin köpekleri, gökkubbenin altında öldürülenlerin en kötüleri- Bunu da üç defa tekrarladı- Bunların öldürdükleri kimseler, maktullerin en hayırlısıdırlar. Ne mutlu bu adamları öldürenlere ve ne mutlu bu adamların öldürdüklerine!" Sonra bana döndü ve şöyle dedi:

"Ey Ebû Gâlib, sen onların çok oldukları bir yerde yaşıyorsun. Allah seni onlardan korusun." Ben dedim ki:

Ama ben senin onları gördüğün zaman ağladığını gördüm. Dedi ki:

"Ben onların ehl-i İslamdan olduklarını gördüğüm zaman kendilerine acıdığım için ağladım. Sen Âli İmran sûresini okuyor musun?" Ben:

Evet, dedim,

Ebû Umame şu ayet-i okudu:

"Sana Kitab'ı indiren O'dur. Onun bazı ayetleri muhkemdir ki, bunlar Kitab'ın esasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşabih âyetlerin peşine düşerler. Halbuki onun tevilini ancak Allah bilir." Sonra şu âyeti okudu:

"Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. Birtakım yüzlerin ağaracağı ve birtakım yüzlerin de kararacağı günde büyük azab onlaradır. Yüzleri kararanlara inandıktan sonra kâfir mi oldunuz? Öyle ise inkar etmiş olmanızdan ötürü tadın azabı! denilir. Yüzleri ağaranlara gelince onlar Allah'ın rahmeti içindedirler; orada ebedi kalacaklardır."[26] Dedim ki:

Ey Ebû Umame bunlar onlar mı?

Evet, dedi. Dedim ki:

Bunu kendin mi söylüyorsun, yoksa Rasulullah'tan (s.a) bir şey mi işittin? Dedi ki:

"Kendim söylersem bu bir cüretkârlık olur. Bilakis bunu ben Rasulullah'tan işittim; bir değil, iki değil, üç değil, yedi defa işittim." Sonra şöyle dedi:

"İsrailoğulları yetmiş bir fırkaya ayrıldı. Bu ümmet de yetmiş iki fırkaya ayrılacak. Sevâd’ı a'zam (büyük cemaat, ehl-i sünnet cemaati) hariç, bunların hepsi cehennemliktir."[27] Dedim ki:

Ey Ebû Umame, onların ne yaptıklarını biliyor musun? Ebu Umame şu âyetle cevap verdi:

"De ki: Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, O peygamber, kendisine yüklenenden siz de kendinize yüklenenden sorumlusunuz. Eğer ona itaat ederseniz doğru yolu bulursunuz. Peygambere düşen sadece, apaçık tebliğdir.”[28]

Bu rivayeti İsmail el-Kâdı[29] ve başkaları tahriç etmişlerdir. Başka bir rivayette râvi der ki:

Ebû Galib, Ebû Umame'ye sordu:

İçlerinde sevâd-ı a'zam'ın olduğu fırka hakkında ne dersin? Bu olay Abdülmelik'in[30] halifeliğinin başında olmuştu. O zaman cinayetler ortaya çıkmıştı. Ebu Umame dedi ki:

"Onlar kendilerine yüklenen­den siz de kendinize yüklenenden sorumlusunuz."

Bunu muhtasar (kısa) olarak Tirmizi tahriç etmiş ve hasen hadistir demiştir. Bu hadisi bazı farklı lafızlarla Tahavi[31] de tahriç etmiştir. Tahavi'nin rivayetinde Ebû Umame'ye şöyle denilir:

Ey Ebu Umame! Onlar hakkında hem böyle söylüyorsun, hem de ağlıyorsun! Yani öldürü­lenlerin en kötüleridir, diyorsun. Ebû Umame cevap olarak dedi ki:

"Onlara acıyorum. Çünkü onlar ehl-i İslamdılar, sonra İslamdan çıktılar." Sonra şu âyeti sonuna kadar okudu:

"O size Kitab'ı indirendir..." Sonra:

Bunlar onlardır (yani kalplerinde eğrilik olanlardır) dedi. Sonra:

"O gün nice yüzler vardır bembeyazdır, nice yüzler de vardır, simsiyahtır."

Ayetini[32] sonuna kadar okudu. Sonra şöyle dedi:

"Bunlar onlardır." yani ahirette yüzleri simsiyah (olanlardır.)

el-Âcûrrî[33] Tâvus'un[34] şöyle dediğini anlattı:

İbn Abbas'a[35] Hariciler ve onların Kur’an okunurken takındıkları tavır anlatılmıştı.

İbn Abbas şöyle dedi:

Onlar Kur'an'ın muhkemine inanıyorlar, müteşabihlerinde sapıtıyorlar. İbn Abbas sonra şu âyeti okurdu:

"Onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek bir seviyeye erişenler ise: Ona inandık, hepsi Rabbimiz katından gelmiştir, derler."[36]

Bu yorumla birlikte âyette sözü edilen kalplerinde eğrilik olan kimselerin bid'atçiler olduğu kesin olarak anlaşılmıştır. Çünkü Ebû Ümame (r.a) Hâricileri âyetin genel hükmü içerisine dahil etti ve onlar hakkında nazil olduğunu söyledi. Onlar ilim adamlarına göre bid'at ehlindendirler. Ancak kimilerine göre bid'atçilikleri yüzünden ehl-ı İslamın dışına çıkmışlardır, kimine göre de ehl-i İslamın dışına çıkmamışlardır.

İkinci görüşte olanlara göre bunlar kalplerinde eğrilik olanlardır, bu sebeple sapıtmışlardır. Her ne kadar âyetin lafzı hem onları hem de bu vasfı taşıyan diğerlerini içine alacak genellikte ise de bu vasıf bütün bid'atçilerde mevcuttur.

Biliyorsunuz, bu sûrenin başları Necran Hıristiyanları[37] ve onların Hz. İsa (a.s) hakkındaki inançları konusunda Hz. Peygamber (s.a) ile yaptıkları tartışma hakkında nazil olmuştur. Onlar, Rasulullah'a karşı Hz. İsa'nın ilah olduğunu veya Allah'ın oğlu olduğunu veya üçün üçüncüsü olduğunu birbirine benzer yorumlarla tevil ediyorlardı ve siyer kitaplarının naklettiğine göre Hz. İsa'nın kulluğu konusundaki apaçık gerçeği terk ediyorlardı! Sonra âlimleri Hâriciler gibi âyetin lafzının hükmünün altına giren sorunları ve sorumlularını da buna göre yorumladılar ki âyetin genel anlamı buna da uygundur.

Sonra Ebû Ümame diğer âyeti okudu:

"Kendilerine apaçık belge­ler geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın..."

Diğer ayeti tefsir ettiği şekilde bu ayeti de tefsir etti. Ayet-i kerime bu vasıfları taşıyan kimselere karşı bir tehdit ve korkutmadır, müminlerin de onlar gibi olmalarını nehiydir/yasaklamadır.

Abîde[38] Humeyd ibn Mihran'dan[39] rivayet, etti; Humeyd şöyle dedi:

Hasan'a (el-Basri) sordum: Bu habis hevâ ehli Âli İmran süresindeki "Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra paçalamp ayrılığa düşenler gibi olmayın." ayetini ne yaptılar? Hasan şöyle cevap verdi:

Kabe'nin Rabbine yemin olsun ki onlar bu âyeti arkalarına attılar.

Yine Ebu Ümâme'den rivayet edilmiştir ki o şöyle dedi:

Onlar Harûrilerdir. İbn Vehb dedi ki:

Mâlik'i şöyle derken duydum:

Allah'ın kitabında ihtilafa düşen hevâ ehli hakkında "O gün nice yüzler vardır bembeyazdır, nice yüzler vardır simsiyahtır... yüzleri simsiyah olanlara inandıktan sonra kâfir mi oldunuz? O halde inkar etmiş olmanızdan ötürü tadın azabı! denilir." âyetinden daha ağır bir âyet yoktur. Mâlik dedi ki:

Hangi söz bundan daha açıktır? Onun bu âyeti hevâ ehli için (heva ve hevesine uyanlar için) tevil ettiğini gördüm. Bunu İbn el-Kasım[40] da rivayet etti ve şu ilaveyi yaptı: Mâlik bana dedi ki:

Bu âyet, ehli kıble (yani müslümanlar) hakkındadır. Onun âyet hakkında söylediğini birden fazla kişi nakletmiştir.Katâde'den[41] rivayet edilmiştir:

"Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler" bid'atçilerdir.İbn Abbas'tan rivayet edilmiştir:

"O gün nice yüzler vardır bembeyazdır, nice yüzler vardır simsiyahtır" ayetindeki beyaz yüzler ehli sünnet, siyah yüzler ehl-i bid'attir.

Bid'ati ve bid'at çıkarmayı kötüleyen âyetlerden birisi de şu ayeti kerimedir:

"Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. Başka yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın yolundan ayırır. İşte sakınmanız için Allah size bunları emretti.”[42]

Ayette geçen sırat-ı müstakim/dosdoğru yol, Allah'ın çağırdığı yoldur ve sünnettir. Diğer yollar ise sırat-ı müstakim'den sapan ihtilaf ehlinin yoludur ki bunlar bid'atçilerdir. Diğer yollardan kastedilen, günahkârların yolları değildir. Çünkü masiyetler birer masiyet oluşları yönüyle şeriate benzemek üzere sürekli gidilen bir yol ortaya koymazlar. Bu nitelik, sadece sonradan uydurulan bid'atlere mahsustur.

İsmail'in Süleyman ibn Harb'ten yaptığı rivayet de bu manaya delâlet eder: Süleyman ibn Harb şöyle demiştir: Bize Hammad ibn Zeyd, Asım ibn Behale'den o da Vâil'den, Vâil de Abdullah'tan[43] rivayet etti:

Abdullah şöyle dedi:

Bir gün Hz. Peygamber (s.a) bize uzun bir çizgi çizdi. Süleyman ibn Harb de aynı çizgiyi bizim için çizdi. Rasulullah (s.a) sonra bu çizginin sağma bir çizgi, soluna bir çizgi daha çizdi. Sonra dedi ki:

"Bu Allah'ın yoludur." Sonra ortadaki çizginin sağına ve soluna birçok çizgiler çizdi ve dedi ki:

"Bunlar yollardır. Bunlardan her birinin üzerinde o yola çağıran bir şeytan bulunur." Sonra şu âyeti okudu:

"Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. Başka yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın yolundan ayırır."[44]Bekr ibn el*Alâ dedi ki:

Sanırım Hz. Peygamber (s.a) insan şeytanlarını kastetti. Allahu a'lem bu yollar da bid'atlerdir. Bu hadis çeşitli yollarla rivayet, edilmiştir.[45]

Amr ibn Seleme el-Hemedâni'den şöyle dediği rivayet edilmiştir. Mescid'de Batha[46] denilen yerde henüz kum serilmeden önce Abdullah ibn Mes'ud'un ders halkasında oturuyorduk. Ubeydullah ibn Ömer ibn el'Hattab bir gazi olarak gelmişken ona dedi ki:

Sırat-ı müstakim nedir ey Ebû Abdurrahman?[47] Abdullah ibn Mes'ud dedi ki:

Kabe'nin Rabbine yemin olsun ki, sırat-ı müstakim, senin babanın cennete gidinceye kadar üzerinden hiç ayrılmadığı yoldur. Sonra bir dost olarak onun böyle olduğuna üç kere yemin etti. Sonra toprağın üzerine eliyle bir çizgi çizdi ve o çizginin etrafına başka çizgiler çizdi ve dedi ki:

Peygamberiniz sizi bu yolun bir ucunda bıraktı. Yolun diğer ucunda cennet vardır. Kim bu yoldan sapmadan giderse cennete girer. Kim şu yollara saparsa helak olur.

Bir başka rivayette şöyle geçer:

Ey Ebû Abdurrahman, sırat-ı müstakim nedir? Abdullah ibn Mes'ud dedi ki:

Rasulullah (s.a) bizi o yolun aşağısında bıraktı. Yolun diğer ucu cennettedir. Yolun sağında ve solunda başka yollar vardır. Bu yolların üzerinde birtakım adamlar yanlarından geçen kimselere: Haydi gel, haydi gel! diye kendi yanlarına çağırırlar. Kim bu yollarda onlara yapışırsa ken­dilerini cehenneme kadar götürürler. Kim de ortadaki en büyük yoldan giderse o yol da onları cennete kadar götürür. Abdullah İbn Mes'ud, daha sonra şu âyeti okudu:

"Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. Başka yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın yolundan ayırır..."

"Başka yollara uymayın" âyeti hakkında Mücâhid'in[48] şöyle dediği rivayet, edilmiştir:

Bid'at ve şüphelere uymayın.

Aburrahman ibn Mehdi'den[49] şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Mâlik ibn Enes'e sünnetin ne olduğu soruldu. O şöyle cevap verdi:

Kendisine sünnetten başka bir isim verilemiyecek şeydir. Ve şu âyeti okudu:

"Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. Başka yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın yolundan ayırır."

Bekr ibn el"Alâ dedi ki:

İmam Mâlik -inşaallah- İbn Mes'ud'un 'Peygamber (s.a) bir çizgi çizdi" şeklindeki hadisini kastediyordur. Sonra bu hadisi anlattı.

Bu tefsir, âyetin bid'at yollarının herhangi birini değil tamamını kapsamına aldığına delâlet eden bir tefsirdir.

Bid'ati ve bid'at çıkarmayı kötüleyen âyetlerden birisi de şudur:

“Yolun doğrusu Allah'ındır. Yolun eğrisi de vardır. Allah dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi.”[50]

Ayette geçen "kasdü's-sebil" hak yol demektir. Onun dışındaki yollar haktan sapan yollardır ve bunlar bid'at ve sapıklık yollarıdır. Allah Tealâ fazlı ve keremiyle bizi o yol­lara düşmekten korusun. Yolun eğrisi demek, ondan sakındırmak için yeterlidir. Âyetin akışı sakındırma ve yasaklamaya delâlet ediyor.

İbn Veddâh anlattı:

Âsim ibn Behdele'ye soruldu ve denildi ki:

Ey Ebû Bekir (Asim'ın künyesi)! "Yolun doğrusunu göstermek Allah'a aittir. Yolun eğrisi de vardır. Allah dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi." âyeti hakkında görüşün nedir? Dedi ki:

Bize Ebû Vâil anlattı; o da Abdullah ibn Mes'ud'dan nakletti ve şöyle dedi:

Abdul­lah ibn Mes'ud düz bir çizgi çizdi, sonra onun sağına ve soluna başka çizgiler çizdi ve dedi ki:

Rasulullah (s.a) de böyle çizmiş ve (ortadaki) düz çizgi için "bu, Allah'ın yoludur." demiş, sağındaki ve solundaki yollar için de "bunlar değişik/parçalanmış yollardır, bunlardan her birinin üstünde şeytan vardır, bu şeytan insanları oraya çağırır." demiştir. Sebil kelimesi müşterek bir anlama sahiptir, (yani hem doğru yolu, hem eğri yolu ifade eder.) Allah Teala şöyle buyurur:

"Bu benim dosdoğru yolumdur. Ona uyun. Başka yollara uymayın..."

Tüsterî'den[51] şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Yolun doğrusu" sünnetin gösterdiği yoldur; "yolun eğrisi" cehenneme götüren yoldur. Bu da bid'atler ve (batıl) inançlardır.

Mücahidden şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Kasdu's-sebil" (Yolun doğrusu), aşırılık ve eksiklik arasındaki orta yoldur. Bu, câir (eğri yol) kelimesinin de aşırı ve eksik anlamına geldiğini ifade eder. Her ikisi de, yani aşırılık ve eksiklik ise bid'atin niteliklerindendir.

Hz. Ali'nin[52] bu âyette geçen "ve minha câir" ibaresini "fe minkum câir"[53] diye okuduğu rivayet edilir.

Dediler ki, o zaman âyetin anlamı: Sizden, yani bu ümmetten doğru yolun dışına çıkanlar vardır. Sanki bu âyet daha önceki âyetle aynı manayadır.

Bid'ati ve bidatçiliği kötüleyen bir diğer âyet şudur:

"Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiç bir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah'a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.[54]

Bu âyetin tefsiri Hz. Aişe yoluyla gelen bir hadiste geçmektedir. Hz. Aişe şöyle demektedir: Rasulullah (s.a) buyurdu ki:

"Ey Âişe! "Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar kimlerdir?" Dedim ki:

Allah ve Rasûlü bilir. Dedi ki:

"Onların bu ümmetten hevâ ve hevesine uyanlar, bid'at çıkaranlar ve sapıtanlardır. Ey Aişe! Her günahın tövbesi vardır. Sadece hevâ ve hevesine uyanların ve bid'atçilerin tövbesi olmaz. Onlar benden beridirler, ben onlardan beriyim.”[55] İbn Atiyye[56] dedi ki:

"Bu ayet, heva ve hevesine uyanları, bid'atçileri, şer'î-amelî konularda kural dışına çıkanları ve bunlardan başka aşırı şekilde tartışmaya düşkün olanları, Kelâma fazlaca dalanları içine alır. Bunların hepsinin hataya düşme ve bozuk inançlara kapılma tehlikesi vardır."[57] İbn Atıyye teferruatla ilgili (Şer'i-ameli) konu­ların içine fazlaca dalanlar derken -Allah bilir ya- herhalde Ebû Amr ibn Abdilberr'in[58] "Câmiu Beyani'1-İlim"[59] isimli kitabında rey ile (sadece akılla) hüküm vermenin kötülenmesi bölümünde söyledik­lerini kastetmektedir. İnşaallah bunun açıklaması ileride gelecektir.

İbn Battal,[60] Buhâri[61] Şerhinde Ebû Hanife'den[62] şöyle dedi­ğini nakleder:

Mekke'de Ata ibn Ebi Rabah[63] ile karşılaştım. Ona bir mesele sormuştum. Bana dedi ki:

Nerelisin? Dedim ki:

Kuleliler­denim. Ata dedi ki:

Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanların bulunduğu yerden misin? Dedi ki:

Sen hangi gruba mensupsun? Dedim ki:

Ben selefe sövmeyen, kadere inanan ve hiç kimseyi günahından dolayı tekfir etmeyenlerdenim. Bunun üzerine Âtâ dedi ki:

İyi bildin, bu yoldan ayrılma. Hasan'dan nakledilmiştir. O şöyle dedi:

Hz. Osman ibn Affan bir gün karşımıza geçti ve bize hitab etmeye başladı. Fakat onun sözünü kestiler ve Batha denilen yerde akşam oluncaya kadar tartıştılar. Hasan dedi ki:

Hz. Peygamberin zevcelerinden birisinin odasından bir ses duyduk. Bu sesin müminlerin validesinin sesi olduğu söylendi. Hasan devamla şöyle dedi:

İşittiğimiz sesin sahibi şöyle diyordu:

Dikkat edin! Peygamberiniz, dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlardan uzaktır. Ve şu âyeti okudu: "Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, sen onlardan berisin."Kâdî İsmail dedi ki:

Zannediyorum bu rivayette sözü edilen müminlerin validesi Ümmü Seleme'dir, Çünkü bu esnada Hz. Âişe hacda bulunuyordu.

Ebu Hureyre'den bu âyetin bu ümmet hakkında indiği 'rivayet edilmiştir. Ebû Ümame'den ise bunların Hâriciler olduğu rivayet edilmiştir. Kâdî (İsmail) dedi ki:

İster Haricilerden olsun, ister başkaların­dan olsun dinde bid'at çıkaran herkesin bu ayetin hükmü altına girdiğine Kur'an açıkça delalet etmektedir. Bir diğer ayet'i kerime şudur:

"Dinlerinde ayrılığa düşüp fırka fırka olan, her fırkasının da kendisinde bulunanla sevindiği müşrik­lerden olmayınız."[64]

Ayette geçen "ferrakû dinehum (dinlerinde ayrılığa düşenler)" ibaresi "fârekû dinehum (dinlerinden uzaklaşanlar)" diye de okun­muştur. Ebû Hureyre'den bunların Hâriciler olduğu rivayet edilmiş­tir. Ebû Umame bunu menfi olarak rivayet etmiştir.

Bunların hevâ ve heveslerine uyanlarla bid'atçiler olduğu rivayet edilmiştir. Bunu Hz. Aişe'nin merfû olarak yani Hz. Peygamber'e nisbet ederek rivayet ettiğini söylediler. Çünkü İsmail el-Kadi'nin dediği ve önceki âyette geçtiği gibi bid'atçilerin durumu böyledir. Bid'atçiliği kötüleyen âyetlerden birisi de şudur:

"De ki: Allah'ın sizin üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azap göndermeye ya da sizi fırka fırka ayırıp kiminize kiminizin hıncını tattırmaya gücü yeter.”[65]

İbn Abbas, "sizin fırka fırka ayrılmanız" hevâ ve hevese uyarak farklı görüşlere sahip olmak demektir, demiştir. Buna göre "kiminize kiminizin hıncını tattırmak" demek onların birbirlerini tekfir etmeleri hatta birbirleriyle savaşmaları demektir. Nitekim ehli sünnet ve'1-cemaatin dışına çıkan Hâriciler böyle yapmışlardır.

Ayette geçen ve "sizin fırka fırka ayrılmanız," diye terceme ettiğimiz "ev yelbisekum şiyean" bölümünün ihtilaftan dolayı meydana gelen bir karışıklık anlamına geldiği de söylenmiştir.

Mücahid ve Ebu'I-Âliye[66] dediler ki:

Bu âyet Muhammed ümmetiyle ilgilidir. Ebu'l Âliye dedi ki:

Bunlar dörttür. İki tanesi Hz. Peygamber'in (s.a) vefatından yirmi beş sene sonra ortaya çıkmıştır. Fırka fırka ayrılmışlar ve kiminize kiminizin hıncı tattırılmıştır. Geriye ikisi kalmıştır. Bu ikisi de mutlaka ortaya çıkacaktır. Hasf (yere batma) ayaklarınızın altından gelecek azaptır. Mesh, yani hayvanlara benzeme ise üstünüzden gelecek azaptır. Bütün bunlar heva ve hevese uyarak ihtilafa düşmenin çirkin, sevimsiz ve kötülenmiş bir şey olduğunu açıkça göstermektedir.

"Rabbinin merhamet ettikleri müstesna, onlar ihtilafa düşmeye devam edecekler. Zaten Rabbin onları bunun için yarattı."[67] âyeti hakkında Mücahid'den şöyle dediği nakledilmiştir:

İhtilafa düşmeye devam edecek olanlar, bâtıla uyanlardır. Rabbinin merhamet ettikleri ise hakka uyanlardır, Çünkü onların içinde ihtilaf olmaz.

Mutarrif ibn eş-Şıhhir'den[68] şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Şayet heva ve hevesine uyanlar tek bir grup olsalardı o zaman belki onların hak üzere olduğunu bir kimse söyleyebilirdi. Bunlar parça parça, grup grup olduğuna göre her akıl sahibi bilir ki "gerçek/hak asla parçalanamaz" İkrime'den[69] rivayet edilmiştir:

"Onlar ihtilafa düşmeye devam edecekler" yani heva ve heveslerine uyarken ihtilaf edecekler. "Rabbinin merhamet ettikleri müstesna" maksat ise ehl-i sünnete mensup olanlardır.

Ebû Bekir Sabit el-Hatib Mansûr ibn Abdillah ibn Abdirrahman'dan,[70] şöyle dediğini nakletmiştir:

Hasan-ı (Basri)'nin yanında oturuyordum. Arkamda da bir adam oturuyordu. Adam beni "Rabbi­nin merhamet ettikleri müstesna onlar ihtilafa düşmeye devam edecekler" âyeti hakkında Hasan'a soru sormaya teşvik ediyordu. Hasan dedi ki:

Evet onlar çeşit çeşit dinler üzere "İhtilaf etmeye devam edecekler", "Sadece Rabbinin merhamet ettikleri" ihtilafa düşmeyecek.

İbn Vehb, Ömer ibn Abdilaziz' den ve Mâlik ibn Enes'ten kendi­lerine merhamet edilenlerin ihtilafa düşmeyeceklerini rivayet etmiştir.

Bu âyetin açıklaması inşaallah daha sonra gelecek.

Buhari'de Ömer ibn Mus'ab'tan[71] şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Babama "De ki: Size yaptıkları işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi?" âyetinde kastedilenlerin Harûrîler mi olduklarını sordum. Dedi ki:

Hayır; onlar Yahudiler ve Hristiyanlardır. Yahudiler Hz. Muhammed'i (s.a) yalanladılar. Hıristiyanlar da orada yemek içmek yoktur diyerek cenneti yalanladırlar. Harû­rîler ise "Söz verip bağlandıktan sonra Allah'a verdikleri sözü bozarlar." Ayetinde anlatılanlardır. Şûbe onları fasıklar olarak isimlendirmişti."[72] Sa'd ibn Mansur[73] tefsirinde Mus'ab ibn Sa'd'den şöyle dediğini rivayet, etmiştir:

Babam Sa'd b. Ebî Vakkas'a "İyi işler yaptıklarını zannettikleri halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimseler"[74] Harûrîler midir? diye sordum. Dedi ki:

Hayır; bunlar manastırlarda yaşayan rahiplerdir. Harûrîlere gelince onlar şu âyetin hükmüne girerler:

"Onlar yoldan sapınca, Allah da kalplerini saptırmıştı.”[75]

Abd ibn Humeyd tefsirinde, Mus'ab ibn Sa'd'den gelen başka bir lafızla bu manaya ulaşmıştır. Mus'ab ibn Sa'd "De ki:

Size yaptıkları işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi?

Onlar iyi işler yaptıklarını zannettikleri halde dünya hayatındaki çabaları boşa giden kimselerdir" ayetine gelince:

Bunlar Harûrîler mi? diye sordum. Dedi ki:

Hayır! Onlar Yahudiler ve Hıristiyanlardır. Yahu­diler Muhammedi (s.a) inkar ettiler. Hıristiyanlar ise cenneti inkar ettiler ve orada yemek içmek yoktur, dediler. Harurilere gelince: "Onlar söz verip bağlandıktan sonra Allah'a verdikleri sözü bozarlar, Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri koparırlar ve yeryüzünde fitne ve fesat çıkarırlar.[76] âyeti onlar hakkındadır. Çünkü birincisi onlar Rasulullah'ın (s.a) şehadetiyle hak yoldan çıkmışlardır, fasit (bozuk) tevil yapmaktadırlar. Bid'atçiler de böyle yaparlar; tevil, onların hak yoldan çıkarken girdikleri bir kapıdır/başvurdukları bir yoldur, ikincisi onlar Kur'an'ın ve sünnetin hükümleri üzerinde böylece tasarrufta bulunmaktadırlar.

Hâricilerden ehl-i Havra ve diğerleri "Hüküm sadece Allah'ındır.[77]âyetiyle, "Buna içinizden adalet sahibi iki kişi hükmeder"[78] ayetiyle ve diğer âyetlerle ilişkilerini kesmişlerdir, (yani Allah'ın hükmünün dışına çıkarak kendi akıllarınca hüküm vermişlerdir.)

İleride sana anlatılacağı gibi, bid'atçiler de böyle yapmışlardır.

Amr ibn Muhacir'in[79] şöyle dediği rivayet edilir:

Ömer ibn Abdilaziz'e Gaylan el-Kaderi'nin[80] kader hakkında ileri geri konuştuğu haberi ulaşır. Ömer ibn Abdilaziz kendisine haber gönderir. Gaylan günlerce ondan gizlenir ve görünmez. Sonra Ömer ibn Abdilaziz'in huzuruna getirilir. Ömer ona der ki:

Ey Gaylan! Bana senin hakkında ulaşan bilgiler nedir? (Doğru mudur?) Amr ibn Muhacir der ki:

Ben kendisine bir şey söylememesi için işaret ettim. Fakat Gaylan dedi ki:

Evet ey Mü'minlerin Emiri! Allah Teâla şöyle buyuruyor:

"İnsanoğlu, var edilip bahse değer bir şey olana kadar, şüphesiz uzun bir zaman geçmemiş midir? Biz insanı katışık bir nutfeden yaratmışızdır, onu deneriz; bu yüzden, onun işitmesini ve görmesini sağlamışındır. Şüphesiz ona yol gösterdik; buna kimi şükreder, kimi de nankörlük."[81] Ömer ibn Abdilaziz der ki:

Sûreyi sonuna kadar okusana:

"Allah dilemedikçe siz bir şey dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah bilendir, hikmet sahibidir. Dilediğini rahmetine sokar. Zâlimlere de acı bir azap vardır."[82] Sonra dedi ki:

Peki bu âyete ne diyorsun ey Gaylan? Gaylan şöyle dedi:

Ben derim ki, ben kör idim, benim gözümü açtın; Sağır idim, bana işittirdin; sapıtmıştım, bana hidayet ettin. Ömer ibn Abdillaziz şöyle dedi:

Allah'ım, kulun Gaylan eğer doğru söylüyorsa (ne âlâ), yoksa onun hakkındaki hükmünü ver. Amr ibn Muhacir der ki:

Gaylan kader konusunda bir daha konuşmadı, dilini tuttu, Ömer ibn Abdilaziz de onu Şam'da darp­hanenin başına getirdi. Ömer ibn Abdilaziz vefat edip hilafet makamına Hişam[83] geçince Gaylan kader konusunda yine konuşmaya başladı. Hişam, üzerine adam gönderdi ve elini kestirdi. Adamın birisi yanından geçerken Gaylan'ın elinin üzerinde bir sinek görünce ona dedi ki:

Ey Gaylan! İşte kaza ve kader budur. Gaylan dedi ki:

Vallahi sen yalan söylüyorsun; bu ne kazadır, ne de kaderdir. Bunun üzerine Hişam kendisini çarmıha gerdirdi.

"....Allah'a verdikleri sözü bozarlar... ve yer yüzünde fesat çıka­rırlar." âyetinin Harurilere işaret ettiğinin üçüncü delili de onların, Allah'ın kullarına karşı kılıç çekmiş olmalarıdır. Yeryüzünde en büyük fesatçılık/bozgunculuk budur. Bid'atçiler tarafından bu yaygın olarak yapılan bir iştir. Onlar ayrıca müslümanlar arasında çeşitli yollarla kin ve düşmanlık yayarak da bozgunculuk yaparlar.

Müellifin, başta Harûriye olmak üzere sapıklık ve kalplerinde eğrilik olanları tanıtmak üzere sıraladığı bu üç vasıf, Kur'an ve Sünnetin insanları uyardığı sapık bir fırkada bulunması gereken vasıflardır. Nitekim şu âyetlerde bu uyarı yapılmaktadır:

"Kendile­rine apaçık belgeler geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın."(Al-i İmran-105) "Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, sen onlardan berisin." (Enam: 159)

Hadis-i Şerifte şöyle ifade buyurulmuştu: Bu ümmet yetmiş küsur fırkaya ayrılacak.

Mus'ab ibn Sad'a ait birinci rivayetteki bu tefsir de sözü edilen anlam üzerinde babasıyla uyum göstermektedir.

Sonra Said ibn Mansur'un rivayetinde Sâd ibn Ebi Vakkas:

Bu, Harurilerin kalplerindeki bir eğrilik sebebiyledir, şeklinde yorum yapmıştır.

"Onlar yoldan sapınca, Allah da onların kalplerini saptırmıştır."

ayeti de onlar hakkındadır demiştir. Bu âyet, Âli İmran süresindeki "Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşabih âyetlerin peşine düşerler" âyetiyle ilgilidir. Sa'd ibn Ebi Vakkas (r.a) Harûrîleri, her iki âyetin mana kapsamının içine dahil etmiştir. Bu âyetlerden birisinde sadece zeyğ/sapıklık yani hak yolun dışına çıkma vasfı zikredilmiştir.

Diğer iki Vasıf yani Kur'an ve sünnetin ahkamında tasarrufta bulunma ve fitne-fesat çıkarma vasıfları öteki ayette zikredilmiştir. Bu vasıfların üçü de Harürilerde mevcuttur. Âli İmran süresindeki âyet lafzıyla onları kapsamına almaktadır. Çünkü onun lafzı lügat olarak genel bir manayı gerektirir.

Bu âyeti özel olarak kâfirlere yorsak da, usûlde beyan edildiği üzere zikredilen vasıfları taşıyanlara verilecek ceza yönünden, Harüriler hakkında da âyetin hükmünün geçerli olduğunu söyleye­biliriz. Saf süresindeki âyet, de böyledir. Çünkü bu âyet Musa'nın (a.s.) kavmi ile ilgilidir. Bundan dolayı Sa'd ibn Ebi Vakkas Harurileri de fâsıklar olarak isimlendirmiştir. Çünkü âyetin anlamı onlar hakkında da geçerlidir. Âyetin sonunda "Allah fâsıklar toplu­luğunu doğru yola iletmez." Denilmektedir. Sapıklık/zeyğ Harürilerde de vardır. O halde "Onlar yoldan sapınca Allah da onların kaplerini saptırmıştı." âyetinin anlamı içine Harüriler de girerler. Bundan hareketle âyetin, bid'at sahiplerinden sadece Harurileri değil, temelinde sapıklık olan bu vasıflarla vasıflanmış herkesi kapsadığı anlaşılır. Sapıklık da heva ve hevese uyarak haktan ayrılmak demektir. Sa'd ibn Ebi Vakkas, âyeti sadece Harüriler olarak yorumlamıştır. Çünkü -Allahu âlem- kendisine sadece onlar sorulmuştur ve Allah'ın dininde ilk defa bid'at çıkaranlar da onlardır. O halde ayeti sadece onlara tahsis etmek gerekmez.

Sâd ibn Ebi Vakkas'a sorulan ilk ayete gelince -ki Kehf süresin­deki âyettir- o bu ayetin Harurileri kapsamadığını söylemiştir.

Hz. Ali'den gelen bir rivayete göre o da, 'Taptıkları işler bakımından en çok ziyana uğrayanlar"ı Harüriler olarak tefsir etmiştir.

Abd ibn Humeyd[84] İbn Tufeyl'den[85] şöyle dediğini rivayet etti: İbn el-Kevva[86] Hz. Ali'nin huzurunda ayağa kalktı ve dedi ki:

Ey Mü'minlerin Emiri! İyi işler yaptıklarını zannettikleri halde dünya hayatında çabalan boşa gidenler kimlerdir? Dedi ki:

"Onlar ehl-i Havra'dır."

Bu, Süfyan es-Sevri'nin[87] tefsirinde de nakledilmiştir. İbn Vehb'in Câmi' inde rivayet edildiğine göre ibn el-Kevvâ Hz. Ali'ye bu âyeti sorar. Hz. Ali ona der ki:

Yanıma çık da sana söyleyeyim. -Hz. Ali o esnada da minberdedir- İbn el-Kevvâ iki basamak çıkınca elindeki asası ile onu yakalar ve dövmeye başlar. Sonra ona der ki:

O âyette sözü edilenler sen ve arkadaşlarındır. Yine Abd ibn Humeyd, Muhammed ibn Cubeyr ibn Mut'ım[88] den şöyle dediğini rivayet etmiştir:

Evdoğullarından bir adam bana haber verdi:

Hz. Ali Irak'ta insanlara hitab ediyordu. Bu adam da onu dinleyenler arasında bulunuyormuş. Mescidin en uzak köşesinden ibn el-Kevvâ ona seslendi ve dedi ki:

Ey Mü'minlerin Emiri! "Yaptıkları işler bakı­mından en çok ziyana uğrayanlar" kimlerdir? Hz. Ali dedi ki:

Sensin. İbn elKevva Haricilerle yapılan savaşta öldürüldü. Bazı tefsirciler, ibn el-Kevvâ'nın bu soruyu Hz. Ali'ye sorduğu zaman onun şöyle cevap verdiğini naklettiler:

"Siz ehl-i Havra'smız, ehl-i riyasınız ve yaptığınız iyiliği başa kakarak boşa çıkaranlarsınız." Birinci rivayet, âyetin ehl-i Havra'yı da kapsamına aldığına delâlet eder.

Allah Teala onları anlatırken "Dünya hayatında çabaları boşa gidenler"[89] dediği zaman, onlar kendilerinin hidayette olduklarını zannetmelerine rağmen Allah Teala onları sapıklıkla nitelendir­miştir. Bu, genel olarak bunların, amellerinde bid'at çıkaranlar olduğuna delalet eder. Bunlar da öncelikle ehl-i kitaptır/yani Hıris­tiyanlar ve Yahudilerdir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) "Her bid'at bir sapıklıktır." buyurmuştur. Allah'ın izniyle bunun izahı ileride gelecektir. Âyet-i kerimeyle ilgili olarak her iki tefsir de yapılmıştır: Sa'd ibn Ebî Vakkas, bunların Yahudiler ve Hıristiyanlar olduğunu söylemiş, Hz. Ali de bunların bid'atçiler olduğunu söylemiştir. Çünkü hepsi de bid'at çıkarmada ittifak etmişlerdir. Bu sebeple Sa'd ibn Ebî Vakkas, Hristiyanların küfrünü, cenneti gerçeğinden farklı olarak tevil etmeleridir diye tefsir etmiştir. Hıristiyanların bu tevili reye dayanan/kafadan bir tevildir. Netice olarak her üç âyet de Bid'atin kötülüğü üzerinde birleşmiştir. Sâd ibn Ebi Vakkas'ın sözü her bir âyetin, bid'atçinin vasıflarından bir vasfı iktiza ettiğini bildirmek­tedir. Âyetlerde, ya lafzın genel kapsamlı oluşuyla veya vasıf anlamıyle (yani aynı vasfı taşımaları yönüyle) bidatçiler kastedilmiş­lerdir.

İbn Vehb'in rivayetine göre Rasulullah (s.a), üzerinde yazı yazılı bir kürek kemiği getirdi ve dedi ki:

"Bir toplumun peygamberinin kendilerine getirdiği şeyden yüz çevirip başka şeye yönelmeleri veya kendi kitaplarından başka kitaplara yönelmeleri ahmaklık -veya sapıklık- olarak onlara yeter.”[90]

Bunun üzerine şu âyet-i kerime nazil oldu:

"Kendilerine okunmakta olan Kitab'ı sana indirmemiz onlara yetmemiş mi?[91]

Abdülhamid[92]el-Hasen (Basri)'den şöyle dediğini nakletti: Rasulullah (s.a) buyurdu ki:

"Kim benim sünnetimden yüz çeverirse benden değildir." Sonra şu âyeti okudu:

"Rasulüm! De kî: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahla­rınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir."[93]

Yine Abdulhamid ve daha başkaları Abdullah ibn Abbas'tan rivayet etmişlerdir:

"İnsanoğlu ne yaptığını ve ne yapmadığını görür."[94] ayeti hakkında Abdullah ibn Abbas şöyle dedi:

Bu âyette geçen "mâ kaddemet" kişinin hayır veya şer yaptığı amellerdir, "ve mâ ahharat" ise kişinin kendisinin açıp da kendisinden sonrakilerin izledikleri çığırdır. Bu tefsirin de tefsirine ihtiyaç vardır. Abdullah ibn Abbas'tan rivayet edildiğine göre onun bu âyet hakkında şöyle dediği rivayet edilir:

Allah kişinin ölmeden önce yaptığı iyilikleri ve geride bırakıp da insanların ondan görüp uyguladıkları iyi bir çığırı bilir. Onun açtığı bu güzel yoldan gidenlerin sevabından hiçbir şey eksilmeksizin aynısı ona da vardır. Kötü bir yol açarsa o yoldan gidenlerin günahlarından da hiçbir şey eksilmeksizin aynısı ona da vardır. Bu rivayeti Abdullah ibn el'Mübarek ve daha başkaları rivayet etmişlerdir. Süfyan ibn Uyeyne, Ebu Kılâbe[95] ve daha başka kimselerin şöyle dedikleri nakledilmiştir:

(Alimet nefsun mâ kadde-met ve ahharat)[96] ayetinde kastedilenler bütün bid'atçiler ve alçakça iftira edenlerdir. Bu görüşü ileri sürenler şu âyeti delil getirirler:

"Buzağıyı (tanrı) edinenler var ya, işte onlara mutlaka Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir. Biz iftiracıları böyle cezalandırırız."[97] İbn Vehb, Mücahid'den nakletmiştir:

"Şüphesiz ölüleri ancak biz diriltiriz. Onların yaptıkları her işi ve bıraktıkları her izi yazarız."[98] âyeti hakkında Mücahid şöyle demiştir:

Bu onların ölmeden önce yaptıkları iyilikleri ve kendilerinden sonraki insanlara bıraktıkları sapıklıkları yazarız anlamındadır.

Yine İbn Vehb, İbn Avn'dan[99] o da Muhammed ibn Şirin'den[100] nakletmiştir:

Muhammed ibn Şirin şöyle demiştir:

"Ben, mürtedliğe doğru en hızlı koşanlar olarak hevâ ve hevesine uyan kimseleri görüyorum."

İbn Avn dedi ki:

İbn Şirin şu ayet-i kerimenin hevâ ve hevesine uyanlar hakkında olduğu görüşünde idi:

"Âyetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze dalıncaya kadar onlardan uzak dur. Eğer şeytan sana unutturursa artık o zâlimler topluluğu ile oturma."[101]

El-Âcurrî, Ebû'l-Cevza[102] den nakletti: Ebu'l Cevza, heva ve hevesine uyanlar hakkında şöyle dedi:

Canımı kudretinde tutan Allah'a yemin olsun ki, evimin maymunlarla ve domuzlarla dolması benim için onlardan bir adamla komşu olmaktan daha sevimlidir.'[103] Onlar şu ayetin hükmüne dahildirler:

"İşte siz öyle kimselersiniz ki! onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz. Siz bütün kitaplara inanırsınız! onlar ise sizinle karşılaştıklarında "inandık" derler; kendi başlarına kaldıklarında da size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki kininizden kahrolup geberin! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla bilmektedir."[104]

Bid'atçilerin kötülüğüne işaret eden ve onların durumuna düşmekten sakındıran pek çok âyet vardır. Biz bu zikrettiklerimizle yetinelim. İnşaallah öğüt almak isteyenler için bunlarda yeterince öğüt ve kalplerindeki hastalıklara yeterince şifâ vardır.[105]



Fasıl


Nakli delillerin ikincisi Rasulullah'dan (s.a) gelen hadislerdir. Bunlar sayılamayacak kadar çoktur. Fakat biz burada bunlardan zikredemediklerimize de kolayca delâlet edenleri ve -Allah'ın izniyle-en sağlam olanlarını zikredeceğiz.

Bunlardan birisi Hz. Aişe'den (r.a) sahih olarak rivayet edilen şu hadistir.

Hz. Aişe Rasullullah'ın (s.a) şöyle buyurduğunu naklediyor:

"Her kim bizim şu işimizde (dinimizde) ondan olmayan bir şey ihdas (icad) ederse o (icad) reddedilmiştir." Müslim'in rivayetinde bu hadis şöyle geçer:

"Her kim bizim dinimizde olmayan bir iş yaparsa o iş (amel) reddedilmiştir."[106]

Bu hadisi âlimler İslamın üçte biri olarak kabul etmişlerdir. Çünkü bu hadis, Rasulullah'ın (s.a) emrine yönelik her türlü muhalefeti -ister bid'at şeklinde olsun, isterse mâsiyet şeklinde olsun- hedefine almaktadır.

Müslim'in Câbir'den rivayet ettiğine göre

Rasulullah (s.a) hutbesinde şöyle derdi:

“Emmâ bâ'dü; sözün en hayırlısı Allah'ın Kitabı'dır. Hidayetin/yolun en hayırlısı Muham med'in yoludur. İşlerin en kötüsü (dinde olmadığı halde) sonradan icad edilenlerdir/bid'atlerdir. Ve her bid'at de bir sapıklıktır.”[107]

Bir başka rivayette Câbir şöyle der:

Hz. Peygamber (s.a) insanlara hitab ederken Allah'a lâyık olduğu şekilde hamdeder, sena eder, sonra şöyle derdi: "Allah kime hidayet ederse onu saptıracak yoktur, kimi saptırırsa ona da hidayet edecek yoktur. Sözün en hayırlısı Allah'ın kitabıdır. Hidayetin en hayırlısı Muhammed'in hidayetidir/gösterdiği yoldur. İşlerin en kötüsü sonradan ihdas edilendir. Her ihdas (icad) edilen şey ise bid'attir."

Nesâi'nin rivayetinde ise şu ifade yer alır:

Her ihdas edilen şey bid'attir, her bid'at (sahibi) cehennemdedir.

Hz. Ömer'in de bu hutbeyle hutbe okuduğu bildirildi. İbn Mes'uddan mevkuf ve merfû olarak şöyle dediği rivayet edildi:

İki şey vardır: Söz ve hidayet. En güzel söz Allah'ın sözüdür, en güzel hida­yet Muhammed'in hidayetidir. Dikkat edin, sonradan ortaya çıkan şeylerden sakının. Çünkü işlerin en kötüsü sonradan uydurulan­lardır. Sonradan ihdas edilen her şey bid'attir. (İbn Mes'ud'dan rivayet edilen) lafızda şu ifadeler de vardır:

"Ancak siz ileride bid'atler çıkaracaksınız ve bid'atlerle karşılaşacaksınız. Sonradan ihdas edilen her şey bid'attir. Her bid'at (sahibi) de cehennemdedir." İbn Mes'ud, her perşembe bu sözlerle öğüt verirdi.

Yine İbn Mes'ud'dan gelen başka bir rivayette şöyle denmek­tedir:

Söylenecek iki şey vardır. Hidayet ve söz: Sözlerin en faziletlisi -veya sözlerin en doğrusu- Allah'ın sözüdür. Hidayetin en güzeli Allah'ın ve Muhammed'in hidayetidir (gösterdiği yoldur). İşlerin en kötüsü sonradan icad edilen iştir. Sonradan icad edilen her şey bid' attir. Dikkat edin, üzerinizden çok zaman geçmeden kalpleriniz katılaşacak. Boş bir ümitle oyalanmayın. Zira gelecek olan her şey yakındır. Dikkat edin, uzak olan, gelmeyecek olan şeydir.

Yine ondan gelen başka bir rivayette şöyle der:

En güzel söz Allah'ın Kitabıdır. En güzel hidayet etme usulü, Muhammed'in (s.a) hidayet usulüdür. İşlerin en kötüsü sonradan icad edilenlerdir. "Size vaad olunanlar mutlaka geleceklerdir, siz onu asla önleyemez­siniz."[108]

İbn Mâce, İbn Mes'ud'dan merfû olarak Rasulullah'ın (s.a) şöyle dediğini rivayet etti:

“Sonradan icad edilen şeylerden sakının. Çünkü işlerin en kötüsü sonradan icâd edilenlerdir. Sonradan icad edilen her şey bid'attir. Her bid'at de bir sapıklıktır."

Bu rivayetin İbn Mes'ud'a ait mevkuf bir haber olduğu meşhur olmuştur.

Sahih’te[109] Ebû Hureyre'den şöyle dediği nakledilir: Rasulullah (s.a) şöyle buyurdu:

“Kim hidayete çağırırsa kendisine uyanların hepsinin alacağı sevab kadar o da sevap alır. Bununla beraber hidayete uyanların sevabından da bir eksilme olmaz. Kim sapıklığa çağırırsa kendisine uyanların yükleneceği günahların tamamı kadar kendisine de günah yüklenir. Bununla beraber sapık­lığa uyanların günahlarından da hiçbir şey eksilmez,"[110] Yine Sahih'te Rasulullah'tan (s.a) şöyle dediği rivayet edilir:

"Kim hayır yolunda iyi bir çığır açarsa, kendisine hem bu işlediği hayrın sevabı, hem de kendisinden sonra bu yoldan gidenlerin sevabının tamamı kadar sevabı verilir. Bununla beraber onun açtığı hayırlı yoldan gidenlerin sevabından da hiçbir şey eksiltilmez. Yine kim şer yolunda kötü bir çığır açarsa, kendisine hem bu işlediği kötülüğün günahı yüklenir, hem de bu yoldan gidenlerin günahı kadar günah yüklenir. Bununla beraber onların günahlarından da hiçbir şey eksiltilmez."[111]

Tirmizî, Ebû Davud ve daha başkaları İrbad ibn Sâriye'den şöyle dediğini rivayet etmektedirler:

Rasulullah (s.a) bir gün bize namaz kıldırdı, sonra bize yöneldi ve gözleri yaşartan, kalpleri yerinden oynatan çok etkili bir öğüt verdi. İçimizden birisi dedi ki:

Ya Rasulallah! Sanki bu bize veda eden birisinin öğüdü gibi geldi. Bize tavsiyen nedir? Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

"Size Allah'tan korkmanızı, dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Başınıza yönetici olarak Habeşli bir köle bile geçse ona itaat etmelisiniz. Çünkü sizin içinizden benden sonra yaşayanlar pek çok ihtilaflar göreceklerdir. Onun için benim sünnetime, hidayete ermiş, doğru yolda olan râşit halifelerin sünnetine sımsıkı sarılın. Azı dişlerinizle ısırıp bırak­mayın. Sonradan icad edilmiş (İslama aykırı) işlerden sakının. Çün­kü sonradan icad edilmiş her şey bid'attir, her bid'at bir sapıklıktır."

Bu hadis çeşitli yollardan rivayet edilmiştir.

Sahih'de[112] Huzeyfe'den rivayet edildiğine göre o şöyle dedi:

Ey Allah'ın Rasulü! Bu hayırdan sonra şer var mıdır? Rasulullah (s.a) şöyle dedi:

"Evet, bir takım insanlar gelecekler, benim yolumun (sünnetimin) dışında bir yola girecekler, benim hidayetimden başka bir hidayeti tercih edecekler." Huzeyfe dedi ki:

Bu serden sonra bir ser daha var mıdır? diye sordum. Rasulullah şöyle buyurdu:

"Evet, cehennem ateşinin üstünde davetçiler olacak, kim onların dâvetine uyarsa onlar onu cehenneme fırlatıp atacaklar." Dedim ki:

Ya Rasulallah! Onları bana tarif et. Buyurdu ki:

"Derileri bizim derimiz gibidir. Bizim dilimizden konuşurlar.” Dedim ki:

Peki ben o zamana yetişirsem ne yapmamı tavsiye edersin? Dedi ki:

"İşte o zaman Müslüman topluluklarından ve liderlerinden ayrılma!" Dedim ki:

Ya onların cemaati ve lideri olmazsa? Dedi ki:

"O zaman tüm fırkalar­dan uzaklaş; hatta bir ağacın kökünü ısırarak (yiyerek yalnız) yaşayabilirsen, Ölüm sana gelinceye kadar öyle kal."

Buhari bunu başka bir şekilde rivayet etti.[113]Sahife hadisinde[114] denir ki:

"Ayr'dan Sevr1 a kadar olan bölge[115] Medine'nin haram bölgesidir. Kim bu konuda bir bid'at çıkarırsa veya bir bid'ate sığınırsa Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerinedir. Kıyamet günü Allah Teala onun farz ibadetlerini de nafile ibadetlerini de kabul etmeyecektir."

Bu hadis[116] genel bir bağlamdadır. Şeriate aykırı olarak ihdas edilen her bid'ati kapsar. Bid'at, sonradan ihdas edilen şeylerin en çirkinidir. İmam Malik bu hadisi (başka) bir meselede delil olarak getirmiştir. İnşaallah ileride temas edilecektir. Hadis, her ne kadar Medine ile ilgili olsa da başka şeyler de onun ifade ettiği anlama dâhildir.

Muvatta, Ebû Hureyre'den şu hadisi nakleder:

Rasulullah (s.a) bir gün mezarlığa gider ye şöyle der:

"Esselâmu âleyküm ey mümin­ler topluluğunun diyarı. İnşaallah biz de size kavuşacağız..." Hadisin devamında şu vardır:

"(Kıyamet gününde) bir grup adamlar, tıpkı sahipsiz develerin havuz kenarından kovulup uzaklaştırıldığı gibi benim havzımdan uzaklaştırılacaklar.

Ben onlara:

Gelin buraya, nereye gidiyorsunuz, gelin, gelin!" diye sesleneceğim. Bunun üzerine denilecek ki, onlar senden sonra (dini) değiştirdiler.

Ben de diyece­ğim ki:

"O halde onlar benim havzımdan uzak olsunlar! Uzak olsun­lar! Uzak olsunlar!"[117]

Alimlerden bir grup bu hadiste kastedilen kişilerin bid'atçiler olduğu yorumunu yaparken bir başka grup da bunların İslam'dan çıkan mürtedler olduğu yorumunu yapmışlardır.

Hayseme ibn Süleyman'ın[118] Yezid er Rukâşi'den[119] naklettiği hadis birinci görüşün delilidir. Rukâşi dedi ki: Enes ibn Malik'e sordum ve dedim ki:

Şu şu adamlar bizim küfrümüze ve müşrikliğimize hükmediyorlar, havzı ve şefaati de inkar ediyorlar. Rasulullah'tan (s.a) bu konuda bir şey duydun mu? Dedi ki:

Evet! Rasulullah'ı (s.a) şöyle derken işittim:

"Kul ile küfür veya şirk- arasında namaz vardır. Namazı terk ettiği zaman şirk koşmuş olur.[120] Benim Havz'ım Eyle[121] ile Mekke arası gibidir. Sürahileri gökteki yıldızlar gibidir -veya gökteki yıldızların sayısı kadardır, dedi. Cennetten gelen iki oluğu vardır. Havz'da su eksildikçe bu oluklardan takviye edilir. Ondan bir yudum içen kimse artık bir daha ebediyen susuzluk çekmez. Nice dudakları kurumuş kimse onun yanına gelecek fakat ondan bir damla bile tadamayacak. Bugün onu inkâr edenler o gün ondan hiçbir şey içemeyecekler."

Bu hadis onların ehl-i kıble (yani müslüman) olduklarına delalet eder. Ehl-i İslamı tekfir etmeleri Haricilerin niteliklerindendir. Havz'ı inkar etmeleri ise Mutezilenin ve diğerlerinin niteliklerindendir. Muvatta hadisinde Rasulullah'ın "Haydi gelin, gelin!" sözü olmasına rağmen bunun sebebi onları ümmetinin özelliklerinden olan yüzlerinin nûruyle ve abdest azala­rının parlaklığıyla tanıdığı içindir. Şayet onlar ümmetin mensup­larından olmasaydı sözü edilen alametlerle onları tanıyamazdı.

İbn Abbas'tan sahih olarak rivayet edilen bir hadiste o şöyle demektedir:

Rasulullah (s.a) öğüt vermek üzere içimizde ayağa kalktı ve söyle dedi:

"Siz (kabirden dirilip kalktığınızda) ayağınız çıplak, vücudunuz üryan ve sünnetsiz olarak haşrolunacaksınız (mahşer yerine toplanacaksınız)” Sonra şu âyeti okudu:

"İnsanları ilk yarat­maya başladığımız gibi va'dettiğimiz şekilde yeniden yaratacağız. Şüphesiz biz sözümüzü yerine getiririz."[122] Sonra şöyle dedi:

“Kıyamet günü ilk elbise giydirilen kişi ibrahim'dir. Yine kıyamet günü ümmetimden bazı adamlar çağrılacak ve sol tarafa (cehenneme) götürülecekler. Bunun üzerine ben tıpkı sâlih kul (Hz. İsa)'un dediği gibi şöyle diyeceğim: "Ben onların içlerinde bulunduğum müddetçe üzerlerinde kontrolcü idim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız Sen oldun. Sen her şeyi hakkıyle görensin. Eğer kendilerine azap edersen şüphesiz onlar Senin kullarındır, (diledi­ğini) yaparsın. Eğer onları bağışlarsan şüphesiz Sen izzet ve hikmet sahibisin"[123] Bunun üzerine şöyle denilecek:

"Sen onlardan ayrıldı­ğından beri hep geriye dönüyorlar."[124]

Muvatta' hadisinde olduğu gibi bu hadiste de bid'atçilerin kastedilmiş olması ve Hz. Peygamber'den sonra dinden çıkanların kastedilmiş olması muhtemeldir.

Tirmizi'de Ebû Hureyre'den rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a) şöyle buyurmuştur:

"Yahudiler yetmiş bir fırkaya ayrıldılar. Hıristiyanlar da bir o kadar fırkaya ayrıldılar. Benim ümmetim ise yetmiş üç fırkaya ayrılacak."

Bu hadis hasen sahihtir.[125]

Bu hadisin başka rivayetleri de vardır. İnşaallah ileride bunlar da zikredilecek ve anlatılacaktır. Fakat buradaki fırkalar âlimlerin çoğunluğuna göre ehl-i bid'at fırkalarıdır. Sahih'te Rasulullah'ın (s.a) şöyle dediği geçmektedir:

"Allah Teala ilmi insanların kalbinden mahvetmek ve hafızala­rından silip unutturmak suretiyle birden çekip almaz. Fakat âlimlerin ruhunu alarak ilmi ortadan kaldırır, hiçbir âlim bırakmaz. Böyle bir durumda insanlar câhillerin peşinden giderler, soracak­larını onlara sorarlar. Bunlar ise bilmeden cahilce fetvalar vererek hem kendileri sapıtırlar, hem de onları saptırırlar."[126]

Bu hadis Buhari’ de ve diğer kaynaklarda pek çok yoldan gelmiştir.Müslim'de İbn Mes'ud'un şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Kim yarın (kıyamet günü) Allah'a müslüman olarak kavuşmaktan hoşla­nırsa ezan okunduğu zaman şu namazlara devam edin. Şüphesiz Allah Tealâ sizin Peygamberinize (s.a) hidayetin yollarını göstermiş­tir. Namazlar da hidayetin yollarındandır. Eğer siz cemaatten uzak durup evinde namaz kılan kişi gibi namazlarınızı evlerinizde kılarsanız, Peygamberinizin sünnetini terk etmiş olursunuz. O sünneti terk ederseniz dalâlete düşersiniz."[127]

Sünneti terk etmenin nasıl bir sapıklık olarak nitelendirildiğini iyi düşününüz! Başka bir rivayette de: "Peygamberinizin sünnetini terk ederseniz küfre düşersiniz" Denilmektedir ki bu daha şiddetli bir uyarıdır. Onda (Sahih-i Müslim'de) geçtiğine göre Rasulullah (s.a) şöyle buyurmaktadır:

"Size çok kıymetli iki şey bırakıyorum; Birin­cisi Allah'ın Kitabıdır, onda hidayet ve nur vardır. (Başka bir rivayettte: Onda hidayet vardır, denilir). Kim ona sarılır ve tutunursa hidayet üzere olur. Kim onu terk ederse sapıtır," Bir başka rivayette

"Kim ona uyarsa hidayet üzere olur, kim onu terk ederse dalâlet üzere olur."[128] denilir.

Bu konuda gelen şeylerden birisini de İbn Veddah tahriç etmiş­tir. Onun bir benzerini İbn Vehb, Ebû Hureyre'den rivayet etmiştir. Ebû Hureyre bu rivayetinde Rasulullah'ın (s.a) şöyle dediğini nakletmiştir:

"Ümmetimin içinde deccaller ve yalancılar olacaktır. Bunlar size, ne sizin ne de babalarınızın duymadığı hadisler uyduracaklar. Onların sizi fitneye düşürmesinden sakının."[129]

Tirmizi'de Rasulullah'ın (s,a) şöyle dediği rivayet edilir:

"Kim ölmüş bir sünnetimi benden sonra diriltirse, o sünnetle amel eden­lerin kazanacakları sevabın aynısı ona da verilir. Diğerlerinin sevabından da hiçbir şey eksilmez. Kim Allah ve Rasülünün razı olmadığı bir bid'at çıkarırsa o bid'ati işleyenlerin günahlarının aynısı ona da yüklenir. Bununla beraber diğerlerinin günahından da hiçbir şey eksilmez."

Bu hasen bir hadistir.[130]

İbn Veddah ve başka kişilerin Hz. Aişe'den rivayet ettikleri şöyle bir hadis vardır:

"Kim bid'at sahibine' saygı gösterirse, İslamın yıkımına destek vermiş olur."[131]

el-Hasen'den (Basrî) Rasulullah'ın (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilir:

"Şayet sırat köprüsü üzerinde bir an bile olsun durdurul­madan cennete girmek istersen, Allah'ın dininde kendi görüşüne göre bir şey icad etme."

Yine el-Hasen'den Hz. Peygamber'in (s.a) şöyle buyurduğu riva­yet edilmiştir:

"Kim bana uyarsa bendendir. Kim, benim sünnetim­den yüz çevirirse benden değildir."[132]

Tahâvî, Hz. Peygamber'in (s.a) şöyle dediğini nakletti:

"Altı kişi vardır ki ben onlara lâ'net ediyorum, Allah'ın laneti onların üzerine olsun. Peygamberlerin duası da kabul edilir. Bunlar:

1- Allah'ın dinine ilave yapan,

2. Allah'ın kaderini inkar eden,

3- Zorbalıkla insanlara egemen olup Allah'ın aziz/şerefli kıldığını zillete düşüren, Allah'ın alçalttığını yücelten,

4- Benim sünnetimi terk eden,

5- Allah'ın haram kıldığını helal sayan,

6- Benim soyumdan gelip de Allah'ın haram kıldığını helâl sayan kimse."[133]

Ebû Bekir ibn Sabit el-Hatib'in rivayetinde de şu ifade vardır:

"Allah'ın lanet ettiği ve benim de kendilerine lanet ettiğim altı kişi vardır."

Bu altı kişiyi sayarken Rasulullah (s.a) şöyle der:

"Benim sünnetimden yüz çevirip bid'ate yönelen kişi"

Tahâvî'nin rivayetinde Rasulullah (s.a) şöyle buyurur:

"Her ibadet edenin bir coşkulu dönemi, her coşkunun da bir gevşeme dönemi vardır. Bu gevşeme ya sünnete doğru olur ya da bid'ate doğru olur. Kimin gevşemesi benim sünnetime doğru olursa o doğru yolu bulmuş olur. Kimin gevşemesi de başka şeye doğru olursa o da helak olur"[134]

Beğavî'nin Mu'cem'inde Mücahid'den şöyle dediği nakledilir:

Ben ve Ebû Yahya ibn Cu'de Rasulullah'ın ashabından Ensarlı bir zâtın yanına girmiştik. Bu zât şunu anlattı Rasulullah'ın (s.a) yanında Abdulmuttalip oğullarının azatlısı bir kadından söz edildi. Dediler ki:

Bu kadın geceleri ibadetle, gündüzleri de oruçla geçiriyor. Bunu duyan Rasulullah (s.a) şöyle buyurdu:

"Fakat ben hem uyur, hem namaz kılarım, hem oruç tutar, hem de iftar ederim. Kim bana uyarsa o bendendir. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir. Her amel edenin bir coşkulu, sonra da bir gevşeme dönemi vardır. Kimin gevşemesi bid'ate doğru olursa o sapıtmıştır. Kimin gevşemesi sünnete doğru olursa o da doğru yolu bulmuştur"[135]Ebû Vâil'in Abdullah'tan rivayetine göre Rasulullah (s.a) şöyle buyurdu:

"Kıyamet gününde en şiddetli azabı görecek kişiler, bir peygamberi öldüren veya peygamber tarafından öldürülen, sapıklığa önderlik eden ve müslümanlara müsle yapan kişidir.”[136] Hayseme'nin Süleyman'dan, onun da Abdullah'tan rivayet ettiği bir hadiste Rasulullah (s.a) şöyle buyurdu: "Benden sonra birtakım idareciler gelecek ve onlar namazları vaktinden tehir edecekler ve bid'atler çıkaracaklar." Abdullah ibn Mes'ud dedi ki:

Onlara yetişirsem ne yapayım? Rasulullah (s.a) dedi ki:

"Ey Abdullah'ın annesinin oğlu, ne yapacağını soruyorsun öyle mi? Allah'a isyan eden kimseye itaat edilmez"[137]

Tirmizi'den Ebu Said el-Hudri'nin şöyle dediği nakledilir: Rasu­lullah (s.a) şöyle buyurdu:

"Helal ve temiz şeyleri yiyen, sünnete uygun amel eden ve şerrinden insanların emin olduğu kişi cennete girer."

Bir adam dedi ki:

Ya Rasulallah! Bu gün insanlar içinde (böy­lesi) pek çoktur. Hz. Peygamber (s.a) dedi ki:

"Benden sonraki asır­larda (bu özelliği taşımayan kimseler) olacak. "

Bu hadis gariptir.[138]

Tahâvî'nin kitabında Abdullah ibn Amr ibn el-As'tan nakledilir:

Rasulullah (s.a) parmaklarını birbirine geçirerek şöyle buyurdu.

"Pek yakında iyi insanların gidip, geride sözleri ve emanetleri şu parmak­larım gibi birbirine karışmış değersiz insanların kaldığı bir zaman gelecektir. İşte o zaman sizin haliniz nice olur?" Dediler ki:

Ya Rasu­lallah! O zaman bize ne tavsiye edersiniz? Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

"Tanıdığınızla ilişkilerinizi devam ettirir, tanımadığınızdan uzak durursunuz. Seçtiğiniz iyi kimseleri kabul eder, kötü kimseleri ve avamı terk edersiniz."[139]

İbn Vehb, mürsel olarak Rasulullah'ın (s.a) şöyle buyurduğunu tahric eder:

"Şiâb'tan sakının!"

Şiâb nedir ya Rasulallah? Dedik­lerinde:

"Hevâ ve hevesine uyanlardır." dedi.[140] Yine Vehb şu hadisi tahric eder:

"Allah Tealâ, sımsıkı sarıldığı sünnetle bir kulu cennete sokar."[141]

El-Acurri'nin Kitabu's-Sünne'sinde el-Vehd ibn Müslim'in[142] Muaz ibn Cebel'den şöyle dediği rivayeti vardır: Rasulullah (s.a) şöyle dedi:

"Ümmetimin içinde bid'atler ortaya çıktığı ve ashabıma küfredildiği zaman, âlimler ilimlerini ortaya döksünler. Eğer âlimler bildik­lerini açıklamazlarsa Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onların üzerine olsun.”[143]

Abdullah ibn el-Hasen[144] dedi ki: el-Velid ibn el-Müslim'e dedim ki:

Bilginin açıklanması ne demektir? Dedi ki:

Sünnetin açıklanması demektir.

Bu konuda daha pek çok hadis vardır.

Burada zikredilen bazı hadislerin sahih derecesinde olmadıkları malumdur. Bunlar sadece muhaddislerin teşvik ve sakındırma hadis­lerinde temel kabul ettikleri prensip uyarınca zikredilmişlerdir.[145] Çünkü Bid'atlerin ve bid'atçilerin kötülüğü artık Kur'an'a ve sahih sünnete dayanan kesin delillerle sabittir. Buna ilaveten diğer delillerin getirilmesinde inşaallah bir sakınca yoktur.[146]



Fasıl


Nakli delillerin üçüncüsü selefi sâlih dediğimiz sahabeler ve tabiilerden -Allah onlardan razı olsun- bid'atin ve bidatçinin kötülü­ğü konusunda gelen sözlerdir.

Sahabe sözlerinden birisi, Hz. Ömer ibn el-Hattab'tan gelen şu rivayettir. Hz. Ömer bir gün insanlara hitab eder ve şöyle der:

"Ey insanlar! Size farzlar ve sünnetler bildirildi ve siz apaçık bir yolda bırakıldınız." Daha sonra ellerini birbirine vurarak: "Ancak insanları sağa sola saptırmanıza bir şey diyemem. Sizin recim âyeti yüzünden helâk olmamanızı tavsiye ederim. Recm (taşlama) cezasını Kur'an'da bulamadık demekten sizi sakındırırım. Rasulullah (s.a) recm cezasını tatbik etti, biz de bu cezayı tatbik ettik...."[147]

Sahih'te, Huzeyfe'den[148] şöyle dediği rivayet edilir:

Ey âlimler topluluğu! İstikamet üzere olunuz. İstikamet (doğruluk) üzere olur­sanız tam bir önder olursunuz. Sağa sola yalpa yaparsanız büyük bir sapıklığa düşersiniz."[149]

Huzeyfe'den başka bir yolla gelen rivayete göre (bir gün) o, mes­aide girer, halkın önünde durur ve şöyle der:

"Ey âlimler topluluğu! Doğru bir yoldan gidiniz. Eğer böyle yaparsanız tam bir önder olursunuz. Eğer sağa sola yalpa yaparsanız tamamen sapıtırsınız."

İbn el-Mübarek'in rivayetinde:

"Allah'a yemin olsun ki şayet siz istikamet üzere olursanız, tam anlamıyle önderler olursunuz" ifadesi vardır.

Yine Huzeyfe'den şöyle rivayet edilmiştir:

"İnsanlar hakkında en içok iki şeyden korkarım: "Gördüklerini bildiklerine tercih etmeleri ve farkında olmadan sapıklığa düşmeleridir." Süfyan der ki:

Bu, bid'atçinin durumudur.

Şu anlatılan da Huzeyfe'den rivayet edilmiştir:

Huzeyfe eline iki taş aldı ve birini diğerinin üzerine koyduktan sonra arkadaşlarına şöyle dedi:

Bu iki taşın arasında bir ışık görüyor musunuz? Dediler ki:

Ey Ebû Abdillah (Huzeyfe'nin künyesidir)! Bu iki taşın arasında biz çok az bir ışık görmekteyiz. Huzeyfe dedi ki:

Canımı elinde tutan Allah'a yemin olsun ki öyle bid'atler ortaya çıkacak ki, hakikatin nurundan ancak şu iki taşın arasındaki ışık kadarı görünebilecek. Vallahi bid'atler o kadar yayılacak ki, onlardan birisi terk edildiği zaman Sünnet terk edildi, diyecekler.

Şu söz de Huzeyfe'den nakledilmiştir:

Dininizden ilk kaybedece­ğiniz şey emanet, son kaybedeceğiniz şey de namazdır. İslamın bağ­ları birer birer çözülecektir.[150] Kadınlarınıza hayızlı iken yaklaşıla­cak. Sizden öncekilerin yollarını tıpatıp aynen izleyeceksiniz. Onların yolundan hiç şaşmayacaksınız. Nihayet, pek çok fırkadan iki fırka kalacak ve bunlardan birisi diyecek ki:

Namaz niçin beş vakit oluyor ki? Bizden öncekiler hata etmişler.

Allah Teala sadece: "Gündüzün iki ucunda, gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl”[151] buyurur. Böylece onlar günde sadece üç vakit namaz kılarlar.[152] Diğerleri de şöyle derler:

Allah'a iman edenlerin durumu meleklerin imanı gibidir. Onların içinde ne kafir bulunur, ne de münafık.[153] Deccal ile birlikte bu iki grubu haşr etmesi Allah'ın üzerine bir haktır.

Bu rivayetin anlamı, Ebu Râfi'in Hz. Peygamber'den rivayet ettiği şu hadisin anlamıyle de örtüşür:

"Sizden birinizin koltuğuna yaslanmış bir haldeyken[154] benim bir emrim veya yasağımla karşılaşınca- Bilmiyorum, bilmiyorum,' tâbi olduğumuz Allah'ın Kitabında biz böyle bir şey görmedik, dediğini duymayayım."[155]

Sünnet, Kur'an'ın açıklayıcısı olarak gelmiştir. Kim sünneti bilmeden Kur'an'la amel etmeye kalkarsa Kur'an'dan da sünnetten de dışarı çıkar. Bu sebeple yukarıdaki namazla ilgili sözü söyleyen kişi gibi "bizden öncekiler hata etmişler..." der.

Huzeyfe'den yapılan bütün bu rivayetler İbn Veddah tarafından tahriç edilmiştir.

Yine, İbni Veddah Abdullah ibn Mes'ud'un şöyle dediğini tahriç etmiştir:

"Bizim söylediklerimize ve yaptıklarımıza tâbi olun, bid'at çıkarmayın, bu size yeter."[156]

İbn Vehb de Abdullah ibn Mes'ud'un şöyle dediğini tahriç etmiştir:

"Ortadan kalkmadan ilme sarılmalısınız. Onun ortadan kalkması ilim sahiplerinin yok olup gitmesidir. İlme sarılınız; çünkü siz ona ne zaman muhtaç olacağınızı bilemezsiniz. Öyle insanlarla karşılaşacaksınız ki, Kur'an'ı arkalarına attıkları halde, sizi Allah'ın Kitabı'na çağırdıklarını iddia edecekler. İlme sarılınız! Bidatleri ortaya çıkarmaktan uzak durunuz. Çokça araştırmaktan, derinlere dalmaktan da uzak durunuz. Eskiye sarılınız.[157]

İbn Vehb yine ondan tahriç etmiştir:

"Bundan sonra her geçen yıl bir öncekinden daha kötü olacak. Ben daha yağmurlu, daha bereketli veya yöneticisi daha hayırlı olan bir yıldan söz etmiyorum. Fakat ben diyorum ki, sizin âlimleriniz ve iyileriniz gidecekler, sonra birtakım insanlar gelecekler ve kendi kafalarından hüküm verecekler. Böylece İslam sarsılacak ve körelecek/sönükleşecek."[158] Yine İbn Mes'ud söylemiştir:

İçinde büyüğün ihtiyarladığı, küçü­ğün yetişip büyüdüğü bir fitneye karıştığınız zaman haliniz nice olur? Böyle bir zamanda insanlar fitneyi/kötülüğü sünnet olarak anlatmaya başlarlar. Kötülük değiştirildiğinde de; bu bir kötülüktür, denilir. Yine Abdullah ibn Mes'ud söylemiştir:

Ey insanlar! Bid'at çıkar­mayın, çokça araştırmayın (ince eleyip sık dokumayın) fazla derin­lere dalmayın. Eskiye sarılın, güzel gördüğünüz şeyi alınız, çirkin olan şeyi bırakınız.

Şu şöz de ondan nakledilir:

Sünnette orta bir yolu tutmak bid'atta var gücüyle çaba sarfetmekten daha hayırlıdır.[159]

Mânâ yönüyle Rasulullah'a ait olan şu söz de ondan rivayet edilmiştir:

"Sünnete uygun olarak yapılan az bir amel, bid'ate uygun çok amelden daha hayırlıdır."[160]

Kasım ibn Esba'ın tahriç ettiğine göre şu sözü de Abdullah ibn Mes'ud söylemiştir:

"Kıyamet gününde en şiddetli azabı çekecek olan kişiler, Allah'ın indirmediği şeylerle insanları saptıran sapık önder­ler, ressamlar, peygamberi öldüren veya peygamber tarafından öldürülen kişilerdir."[161]

Hz. Ebü Bekir es-Sıddık'tan (r.a) rivayet edilmiştir; O şöyle demiştir:

Hz. Peygamber'in (s.a) yaptığı hiçbir şeyi ben terk etmedim, mutlaka ben de onu yaptım. Onun emrettiği bir şeyi terk edersem sapıtacağımdan korkarım.[162]

İbn el-Mübarek[163] Ömer ibn el-Hattab'tan (r.a) tahric etmiştir:

Yezid ibn Ebi Süfyan türlü türlü yemekler yerdi, Hz. Ömer onun Yerfe' denilen azatlısına dedi ki:

Yezid'in akşam yemeği hazır olunca bana haber ver. Yezid'in akşam yemeği hazır olunca Yerfe, Hz, Ömer'e bildirdi. Hz. Ömer Yezid'e geldi, ona selam verdi ve izin iste­di. Yezid izin verince Hz. Ömer içeri girdi. Yezid akşam yemeğine doğru yaklaştı. Et, tiridi getirmişti. Hz. Ömer de onunla birlikte bu yemekten yedi. Sonra (sofraya) kızartılmış et getirildi. Yezid, elini ona da uzattı, fakat Hz, Ömer ondan yemedi. Sonra Ömer şöyle dedi:

Yemekten sonra bir yemek daha mı ey Yezid ibn Ebi Süfyan? Ömer'in canını elinde tutan Allah'a yemin olsun ki siz onların sünnetine muhalefet ederseniz (başkaları da) size bakarak onların yolundan dışarı çıkarlar.[164]

İbn Ömer'den rivayet, edilmiştir:

Yolculukta namaz iki rekattır. Kim sünnete muhalefet ederse küfre düşer.[165]

El- Acurri, es-Sâib ibn Yezid'den rivayet etmiştir:

Ömer ibn el- Hattab gelmişti. Ona dediler ki:

Ey Müminlerin Emiri'[166] Biz Kur'an'ın tevilini soran bir adamla karşılaştık. Hz. Ömer dedi ki:

Ey Allah'ım, o adamla beni karşılaştır. Râvi der ki:

Bir gün Hz. Ömer insanlara yemek verirken üzerinde elbisesi ve başında sarığı olan bir adam çıkageldi yemeğini yedi. Nihayet yemeğini bitirince şöyle dedi:

Ey Mü'minlerin Emiri! ne demektir? Hz. Ömer:

Demek o sensin ha? diyerek ayağa kalktı. Adamın kollarını açtırdı ve başından sarığı düşünceye kadar ona dayak attı. Sonra şöyle dedi:

Canımı elinde tutan Allah'a yemin olsun ki seni tıraş olmuş halde bulsaydım kafana da vururdum. Bu adamın elbisesini giydirin, bir deveye bindirin, sonra çıkarın ve memleketine gönderin. Sonra ayağa kalksın ve insanlara şöyle hitab etsin:

Ey ahali! Subeyğ ilim öğrenmek istedi, fakat yanlış yaptı. Bu sebeple kavminin içinde seviyesi düştü, hatta helak oldu. Halbuki kavminin efendisi idi.[167]

İbn el-Mübarek ve daha başkaları Übeyy ibn Kâ'b'dan nakle­derler, Übeyy şöyle demiştir:

Size Allah'ın yoluna ve sünnete bağlanmanızı tavsiye ediyorum. Çünkü yeryüzünde Allah'ın yolunda ve sünnet üzere olup Allah'ı zikreden ve Allah korkusundan gözleri yaşaran hiç kimseye Allah Teala azap etmez. Yine yeryüzünde Allah yolunda ve sünnet üzere olup, gönlünden Allah'ı zikreden ve Allah korkusundan tüyleri ürperen hiçbir kul yoktur ki onun durumu, yaprakları kurumuş bir ağacın durumu gibi olmasın: O ağaca şiddetli bir rüzgâr isabet ettiğinde yaprakları dökülür. Tıpkı o ağacın yapraklarının dökülüşü gibi böyle bir kulun da günahları dökülür. Allah yolunda ve sünnette itidal üzere olmak, Allah yoluna ve sünnete muhalefette aşırı çaba sarfetmekten daha hayırlıdır, ister itidal üzere olsun isterse aşın gayretler sonucu ortaya çıksın, yap­tığınız amellerin peygamberlerin metotlarına ve onların sünnetlerine uygun olmasına bakın.[168]

İbn Veddah İbn Abbas'tan tahriç etti: İbn Abbas şöyle dedi:

İn­sanların başına öyle bir dönem gelecek ki onlar o dönem içinde bid'at uydurup sünneti öldürecekler. Bid'atler dirilip, sünnetler ölecek.[169] Ondan şöyle dediği rivayet, edilmiştir:

Sünnete ve nakle sanlınız. Bid'atlerden sakınınız.[170] İbn Vehb de ondan şu sözü tahriç etmiştir:

Kim Allah'ın Kitabın­da olmayan ve Rasulullah'ın sünneti tarafından da onaylanmayan bir görüş ileri sürerse Allah'a kavuştuğu zaman durumunun ne olacağını bilemez.

Ebû Davud ve başka kimseler Muaz ibn Cebel'den tahriç etmiş­lerdir: Muaz ibn Cebel bir gün şöyle demişti:

"Sizin arkanızdan fitne­ler olacaktır. O zaman mal çoğalacak, Kuran açılacak, mümin, mü­nafık, erkek, kadın, hür, köle küçük, büyük, herkesin elinde Kur'an olacak, içlerinden biri şöyle diyecek:

Ben Kur'an okuduğum halde yine de kimse bana uymuyor. Anlaşılan o ki, ben Kur'an'dan başka bir şeyi onlara uydurmadıkça bana uymayacaklar. Böyle bir kişinin uydurduklarına tâbi olmaktan sakının! Zira onun ortaya attıkları dalâlet ve sapıklıktır. Ben sizi bilgili kimselerin ayaklarının sürçme­sine karşı uyarıyorum. Çünkü şeytan, ilim sahiplerinin dili ile dalâ­let ve sapıklığa davet edecektir. Münafık da hazan doğru söz söyleyebilir."Râvi der ki:

Muaz'a şöyle dedim: Allah sana merhamet etsin ey Muaz! Ben, bilgili kişinin sapık söz söylediğini ve münafığın doğruyu söylediğini nasıl bileceğim? O bana şöyle cevap verdi:

Sen bilgili kişinin o şöhret kazanmış sözlerinden sakın ki, o sözler seni kaydırıp yanıltmasın. Kim bilir, belki o bilgili kişi bu sözlerinden döner. Sen hak ne ise onu kabul et, onun üzerinde ol, çünkü hakkın üzerinde nur vardır.[171]

Bir başka rivayette "şöhret kazanmış sözler" yerine "ne kastettiği belli olmayan kapalı sözler" ifadesi geçer. Muaz -Allahu a'lem- bununla dış görünüşü itibariyle sünnete uygun olmayan ve bu sebeple kalplerin hoşlanmadığı ve insanların:

Bu da nedir? dedikleri sözleri kastediyor olsa gerek:

Bu ileride de anlatılacağı gibi âlimin ayağın kaymasından sakındırmakla ilgili bir sözdür.[172]

Sahabeden sonra gelen tabiilerin bu konuda söyledikleri şeylere gelince, bunlardan birisi İbn Veddah'ın el-Hasen'den naklettiği şu sözdür:

Bid'at sahibi kişi, ne kadar çok oruç tutmaya ve namaz kılmaya çalışırsa Allah'tan da o kadar çok uzaklaşır.

İbn Vehb, Ebû İdris el-Havlânî'den tahriç etmiştir:

O şöyle demektedir:

Mescidde söndüremeyeceğim bir yangın görmem, orada değiştiremeyeceğim bir bid'ati görmemden daha hayırlıdır.

Fudayl ibn 'Iyaz'dan[173] rivayet edilmiştir:

Hidayet yoluna tâbi ol; o yoldan gidenlerin azlığı sana hiçbir zarar vermez. Sapıklık yolların­dan uzak dur. O yollardan helak olanların çokluğu seni aldatmasın.

el-Hasen'den (Hasan-ı Basri) rivayet edilmiştir:

Hevâ ve heve­sine uyan kişiyle bir arada bulunma; şayet onunla beraber olursan kalbine öyle bir şey atar ki ona uyarsan helak olursun, uymazsan kalbin hastalanır. Yine ondan rivayet edilmiştir:

"Oruç, sizden öncekilere farz kılın­dığı gibi size de farz kılındı.”[174]

âyeti hakkında o şöyle dedi:

Allah Teâlâ orucu kendilerinden öncekilere farz kıldığı gibi, müslümanlara da farz kıldı. Yahudiler onu inkar ettiler, Hristiyanlar ise ona on gün daha ilave ederek daha kolay tutabilecekleri zamanlara tehir ettiler. Hasan-i Basri bunu anlatırken şöyle demişti:

"Sünnete uygun az bir amel, bid'ate bulaşmış çok amelden daha hayırlıdır." Ebû Kılâbe'den:

"Hevâ ve heves sahipleri ile beraber olmayın ve onlarla tartışmaya girmeyin. Çünkü ben onların sizi de kendi sapık­lıklarına daldırmalarından ve bildiğiniz şeylerde aklınızı karıştırma­larından korkarım." Sözü nakledilmiştir. Eyyub şöyle dedi:

Allah'a yemin olsun ki o (yani Ebu Kılâbe) akıllı fakihlerdendi. Yine ondan rivayet edilmiştir:

"Heva ve hevesine uyanlar (ehl-i heva) dalalet ehlidirler/sapıktırlar. Onların akıbetlerinin cehennem­den başka bir şey olacağını zannetmiyorum." Hasan-ı Basri'den nakledilmiştir:

Bid'at sahibiyle beraber bulun­ma. Çünkü o, senin kalbini hastalandırır. Eyyub es-Sahtiyanı'den[175] rivayet edilmiştir: O şöyle diyordu:

Bid'at sahibinin gayret ve çabası arttıkça Allah'dan uzaklaşması da artar. Ebû Kılâbe'den nakledilmiştir:

Bir kişi bid'at çıkardıkça kılıç ona helal olur (öldürülmeyi hak eder).

Eyyüb es-Sahtiyâni, bid'at sahiplerini Hâriciler diye isimlen­dirdi. Hâriciler isimde farklı olsalar da kılıca sarılmada birleşmişler­dir, derdi. İbn Vehb, Süfyan'dan tahric etti: Süfyan şöyle dedi:

Fakih (anlayışlı, bilgili görgülü) bir adam şöyle derdi:

Bütün insanlara hidayet edip bir kişiyi sapıklıkta bırakmayı arzu etmem (yanı tek bir kişinin bile sapıklığa düşmesine gönlüm razı olmaz). İbn Vehb yine ondan şöyle dediğini tahriç etti:

Söz, ancak amelle düzgün olur. Söz ve amel ancak niyetle düzgün olur. Söz, amel ve niyet ise ancak sünnete uygun olduğu zaman düzgün olur.

El-Âcurri, İbn Sîrîn'in heva ve hevesine uyan kimseleri en çabuk dinden çıkan kimseler olarak gördüğünü anlatır.[176] İbrahim'den[177] rivayet edilmiştir:

Onlarla konuşmayın; kalple­rinizin dönmesinden korkuyorum. Hişam ibn Hassan şöyle dedi:

Allah Tealâ bid'at sahibinin ne namazını, ne orucunu, ne haccını, ne cihadını, ne umresini, ne sadakasını, ne köle azat etmesini, ne tövbesini, ne de fidyesini kabul eder.

İbn Vehb, ondan rivayetle şu ilaveyi de yaptı:

İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki o zaman hak ile bâtıl birbirine karışacak. Böyle olduğu zaman hiçbir duanın faydası olmaz. O dua ancak boğulmakta olan kimsenin duası gibidir. (Yani isyan ve günah içinde bir hayat sürüp boğulacağı sırada Allah'ı hatırlayan kimsenin duası gibi faydasız bir duadır.) Yahya ibn Ebi Kesir'den[178] şöyle dediği rivayet, edilmiştir:

Bid'at sahibiyle bir yolda karşılaşırsan hemen yolunu değiştir. Seleften birisi şöyle dedi:

Kim bid'at sahibi ile bir arada bulunursa artık masum olmaktan çıkar ve kendi haline bırakılır.

El-Avvam ibn Havşeb'ten[179] rivayet edilmiştir: O, oğluna şöyle derdi:

Ey İsa, kalbini düzelt ve malını azalt ve şöyle derdi:

Allah'a yemin olsun ki İsa'yı bid'atçilerin meclisinde görmektense, çalgıcıla­rın, şarapçıların ve bâtılın meclisinde görmeyi tercih ederim.

İnsanlar Ebû Bekir ibn Ayyaş'a[180] dediler ki:

Yâ Ebâ Bekir sünni kimdir? Dedi ki:

Heva ve hevesine uyanlara kızdığı kadar başka bir şeye kızmayandır. Yunus ibn Ubeyd[181] dedi ki:

Sünnet kendisine gösterildiği zaman garip olan kişi onu kabul eder. Ondan daha garibi de sünnete tâbi olandır.

Yahya ilm Ebi Ömer eş-Şeybâni[182] şöyle dedi:

Denilmiştir ki Allah bid'atçinin tövbesini kabul etmez. Bid'atçî bir bid'atten vazgeçtiği zaman ondan daha kötüsüne intikal eder. Ebu'l-Âliye' den:

İslamı öğreniniz. Onu öğrendiğiniz zamanda ondan vazgeçip yüz çevirmeyiniz. Sırat-ı müstakim'den ayrılmayın; Çünkü o, İslamdır. Sağa sola meyletmeyin. Peygamberinizin sünne­tine ve onun ashabının -arkadaşlarını öldürmeden ve yaptıklarını yapmadan önceki- sünnetlerine sarılın. Onlar arkadaşlarını öldürmeden ve yaptıklarını yapmadan önce biz Kur'an'ı okumuştuk. İnsanlar arasında düşmanlık ve kin saçan şu heva ve heves sahiplerinden de sakının! Bu sözler Hasan-ı Basri'ye anlatılınca şöyle dedi:

Allah rahmet eylesin, doğru söylemiş ve öğüt vermiş. Bunu ibn Veddah ve daha başka kişiler tahriç etmişlerdir.

Mâlik, şu beyti çok söylerdi:

Din işlerinin en hayırlısı sünnete uygun olanlardır.

İşlerin en kötüsü ise sonradan uydurulan bid'atlerdir.

Mukatil ibn Hayyan'dan[183] şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Bu hevâ sahipleri, Muhammed ümmeti için bir âfettir. Bunlar Peygamber'i ve onun ehl-i beytini anarlar ve cahil insanların yanında bu güzel sözleriyle başkalarını avlarlar ve onları tehlikelere atarlar.[184] Bunlar bal diye acı şeyleri, panzehir diye zehiri içenlere ne kadar da çok benziyorlar! Onlara iyi bak, çünkü sen su denizinde olmasan da hevâ ve heves denizinin içindesin. Bu deniz daha derin ve daha tehlikelidir. Yıldırımları daha çoktur. Bu denizden ve içindeki tehli­kelerden kurtulmak daha zordur. Seni sapıklık denizinde boğulmak­tan kurtaracak olan yegane gemi sünnete bağlılıktır.

İbn el'Mübarek'ten:

Bil ki ey kardeş sünnet üzere Allah'a kavuşan her müslüman için ölüm bir keramettir. Çünkü biz Allah'a aidiz ve yine O'na döneceğiz. Üzüntümüzü, kardeşlerimizin yok olup gitmesini, yardımcılarımızın azlığını ve Bid'atlerin ortaya çıkışını Allah'a şikayet ederiz. Âlimlerin ve sünnete bağlı kişilerin göçüp gitmesi ve Bid'atlerin ortaya çıkması sebebiyle ümmetin başına gelen büyük felâketleri de Allah'a şikayet ederiz.İbrahim et-Teymi[185] şöyle derdi:

Allah'ım! Dinini ve Peygambe­rinin sünnetini hak konusundaki ihtilaflardan, hevâ ve hevese tâbi olmaktan, sapıklık yollarından, şüpheli şeylerden, yanlışlık ve düşmanlıklardan koru. Ömer ibn Abdilaziz yazdığı mektuplarda şöyle derdi:

Ben sizi hevâ ve heveslerin meylettiği şeylerden ve büyük sapmalardan sakındırırım.

İnsanlar kendisine biat ettikleri zaman Ömer ibn Abdilaziz minbere çıktı. Allah'a hamd ve sena ettikten sonra şöyle, dedi:

"Ey insanlar! Peygamberinizden sonra başka Peygamber gelmeyecek, Kitabınızdan sonra başka kitab yok. Sünnetinizden sonra başka sünnet, ümmetinizden sonra başka ümmet de yok. Dikkat, edin, Allah'ın Kitabında, peygamberinin lisanı üzere haram kıldığı şeyler kıyamete kadar haramdır. Dikkat edin ben bid'at çıkarıcı değilim, ben tâbi olucuyum. Dikkat edin, ben hüküm koyucu değilim, konulan hükmün uygulayıcısıyım. Dikkat edin, ben sahip ve mâlik değil, bir yöneticiyim. Dikkat edin, ben sizin en hayırlınız değilim, fakat yükü ve sorumluluğu en ağır olanınızım. Dikkat edin. Yaratıcıya isyan konusunda yaratılana itaat yoktur." Ömer ibn Abdilaziz bunları söyledikten sonra minberden indi.[186]

Urve ibn Üzeyne, babası Üzeyne'nin[187] Ömer ibn Abdilaziz hakkında şu şiiri söylediğini nakletti:

İslamda ilmi ve sünneti sen ihya ettin.

Bidat çıkarmadın kötü bir hüküm vermedin.

Her gün bir bidati yıktın

Yerine bizim için sünneti bina ettin

Ömer ibn Abdilaziz'in söylediği, âlimlerin ezberlediği ve İmam Mâlık'in de çok hoşuna giden sözlerinden birisi de şudur:

"Rasulullah (s.a) ve kendisinden sonra gelen halifeler bir sünnet ortaya koymuş­lardır. Onların koydukları sünnete uymak, Allah'ın Kitabını tasdik etmek, O'na itaati tamamlamak ve Allah'ın dinini desteklemek demektir. Hiç kimsenin onları değiştirmek ya da yerine başkasını koymak veya onlara muhalif bir görüş üzerinde durmak yetkisi yoktur. Kim onlarla amel ederse, o hidayet üzeredir. Kim onunla yardım isterse yardım görür. Kim sünnete muhalif olursa mümin­lerin yoluna değil, başka bir yola tâbi olmuş olur, Allah onu gittiği yolda bırakır ve cehenneme sokar; o ne kötü bir yerdir."

Alimler onun bu sözlerini beğenmekte haklıdırlar. Çünkü bu sözler sünnete ait temel esasları en güzel şekilde özetlemektedir. Bunlardan birisi de bizim üzerinde durduğumuz konudur:

Çünkü "hiç kimse sünneti değiştiremez, tebdil edemez ve ona aykırı bir şeyi aklından geçiremez" sözü, bid'at çıkarma konusunu toptan engelle­mektedir. "Sünnet ile amel eden hidayete erer." diye başlayıp devam eden sözler ise sünnete tâbi olan kimseyi övmekte ve ona aykırı davrananı da buna delalet eder bir delil ile yermektedir.

Bu delil şu âyettir:

"Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygam­bere karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir."[188]

Ömer ibn Abdilaziz'in sözlerinde işaret edilen sünnete ait esaslardan birisi de Hz. Peygamberden sonra gelen râşit halifelerin çizdiği yoldur. Bu da sünnettir ve onda asla bid'at yoktur. Allah'ın Kitabın­da ve Peygamberinin (s.a) sünnetinde (bir konuda) belirlenmiş bir hüküm bulunamamışsa özellikle onların sünneti (sözleri ve fiilleri) delil olarak kabul edilir. Genel manada buna işaret eden deliller vardır. Irbaz ibn Sâriye'den gelen şu hadis bu konuda belirleyici bir özelliğe sahiptir:

"Benim sünnetime ve hidayete ermiş râşid halifelerin sünnetine sarılın. Ona sımsıkı sarılın, azı dişlerinizle ısırıp bırakmayın. Sonra­dan icad edilmiş işlerden uzak durun."[189]

Hz. Peygamber (s.a) bu hadisinde râşit halifelerin sünnetini kendi sünnetine bitiştirmiş, onların sünnetine tâbi olmayı kendi sünnetine tâbi olmak olarak görmüş ve bunlara aykırı olarak sonradan icad edilen şeylerin hiçbir değerinin olmadığını söylemiştir. Çünkü Allah hepsinden razı olsun onlar tuttukları yolda ya Peygamber'in bizzat sünnetine uymuşlardır veya onun sünnetinin bütünü içinde başkalarına gizli kalıp da sadece kendilerinin anladıkları bir manaya uymuşlardır. Buna ilave edile­cek başka bir şey yoktur. Açıklaması da inşaallah ileride gelecektir.

Ebû Abdillah el-Hâkim[190] Yahya ibn Âdem'den[191] selefi salihın şöyle bir tâbirini nakleder:

"Ebû Bekir ve Ömer'in sünneti". Bunun anlamı şudur:

Hz. Peygamber'in (s.a) de bu sünnet üzereyken vefat ettiği bilinmektedir. Peygamber'in sözüyle birlikte başka hiç kimse­nin sözüne ihtiyaç yoktur. Selef-i sâlihin kullandığı tâbir aslında doğrudur ve Irbaz hadisinin taşıdığı anlamlardan birisi de budur. O halde burada Peygamber'in sünnetine bir ilave söz konusu değildir. Şu kadar var ki Peygamber'in sünnetinin yine ona ait başka bir sünnetle neshedilmiş olmasından endişe edilebilir. Bu sebeple âlim­ler, Hz. Peygamber'in vefatı esnasında söz konusu sünnetin hâla geçerliliğini koruyup korumadığını bilmek için kendisinden sonra gelen râşit halifelerin uygulamalarına bakmak ihtiyacını hissederler. Çünkü onlar en yeni/en son sünnet ile amel ederler. Hz. Peygam­ber'in emri, en son söylediğidir. İmam Mâlik de, sünnetler/hadisler birbiriyle çeliştiği zaman yapılagelen ameli delil olarak alırken ve onu tercih ederken mezhebini bu düşünce üzerine bina etmiştir.

Ömer ibn Abdilaziz'in sözlerinin ihtiva ettiği esaslardan birisi de emir sahiplerinin (yani halifelerin) sünnetlerinin ve uygulamalarının Allah'ın Kitabını ve Peygamberin sünnetini tefsir etmesidir. Çünkü o şöyle diyordu:

"Emir sahiplerinin uygulamalarını ve sünnetlerini almak, Allah'ın Kitabını tasdik etmek, Allah'a olan itaati tamam­lamak ve Allah'ın dinine destek vermek demektir."

Bu, başka yerlerde de takrir edilen bir esastır. Ömer ibn Abdilaziz'in sözleri pek çok güzel esası ve önemli faydaları ihtiva etmektedir.

Ebû İlyas el-Elbâni'ye nisbet edilen sözlerden birisi şudur: Üç şey vardır ki bunları tırnağa bile yazmak mümkündür ve dünya ve âhiretin hayrı da bu üç şeyin içindedir:

Tâbi ol, bid'at çıkarma; mütevâzi ol, gururlu olma; kim Allah'tan korkarsa genişlik/ferahlık bulur. Bu konudaki rivayetler daha pek çoktur.[192]



Fasıl

Bid'atlerîn Kötülenmesi Konusunda Tasavvufçuların Sözleri


Bid'atin ve bidatçilarin kötülüğü konusunda nakli delillerin dördüncüsü insanlar arasında meşhur olan mutasavvıflardan gelen haberlerdir. Her ne kadar buraya kadar verdiğimiz nakli deliller yeterli ise de onların bu konudaki sözlerine burada özel bir yer ayır­dık. Çünkü câhillerin pek çoğu tasavvufçuların sünnete bağlılıkta gevşeklik gösterdiklerine, onların yeni yeni ibadetler uydurduklarına ve şeriatte delili olmayan şeyleri söylediklerine ve yaptıklarına inanırlar. Onlar bu tür inanç ve sözlerden beridirler. Onların kendi tarikatlerini üzerine bina ettikleri ilk şey sünnete bağlılık ve sünnete aykırı olan şeylerden sakınma esasıdır. Hatta tasavvufı düşüncenin direği, kaynaklarının muhafızı ve onları bize anlatan Ebu'l-Kasını el-Kuşeyrî'nin[193] iddiasına göre onlar tasavvuf ismini, bidatçilerden kendilerini ayırdetmek için özel olarak benimsediler.

Kuşeyrî der ki:

"Müslümanlar Rasulullah'tan sonra kendi asırlarındaki faziletli kişilere sahabi isminden başka isim vermediler. Çünkü sahabi olmanın üstünde başka bir fazilet yoktu. Onları takibeden nesle tabii dediler. Bunu isimlerin en şereflisi olarak gördüler. Onlardan sonra gelenlere etbâut-tâbiin (tabiilerin tabileri) dediler. Daha sonra insanlar ihtilafa düştüler, aralarında derece derece farklılıklar orta­ya çıktı. Dine çok fazla önem veren seçilmiş insanlara "zâhidler" ve "âbidler" denildi sonra bid'atler ortaya çıktı ve herbir fırka zâhidlerin ve âbidlerin kendi fırkalarının içinde olduğunu iddia ettiler. Ehl-i sünnetin seçkinleri, kendi nefislerini Allah'la birlikte kontrol altında tutanlar ve kalplerini gafletten koruyanlar, tasavvuf ismini alarak diğerlerinden ayrıldılar." Ebu'l-Kasım el-Kuşeyrî bu manaya gelen sözler söyledi.[194] Kuşeyrî bunu, sünnete tâbi olmaya ve bid'atlerden ayrılmaya mahsus bir lâkap olarak gördü. Kuşeyrî'nin bu açıklamaları, câhillerin ve sözüne itibar edilmeyen ilim iddiacılarının inandıkları şeylerin aksine delâlet etmektedir.[195]

Allah Teâlâ bana bol zaman verir, lütfuyla yardım ederse ve sebepleri benim için kolaylaştırırsa maksadım bir model olarak tasavvufçuların yolunu özet olarak anlatmaktır. Bu modele bakılarak o yolun sağlıklı ve ideal bir yol olduğuna, bozuklukların ve Bid'atlerin selef-i sâlihten sonraki zamanlarda yaşayan insanlar tarafından bu yola sokuşturulduğuna hükmedilebilir. Sonradan gelip bu bid'atleri çıkaranlar, şeriatin yolundan gitmedikleri, şeriat ehlinin gayelerini anlamadıkları ve onların söylemediklerini söyledikleri halde tarikate girdiklerini iddia ederler. Hatta bu son zamanlarda tarikat adeta Hz. Muhammed'in getirdiği şeriatın dışında başka bir şeriat haline gelmiştir. Bundan daha kötüsü işe onların sünnete uyma konusunda gevşeklik göstermeleri, yeni yeni ibadetler uydurmayı Allah'a kulluk yapmanın sağlıklı bir yolu olarak görmeleridir. Allah'a hamdolsun ki selef-i sâlihin yolu bu tür saçmalıklardan beridir.[196] Fudayl ibn 'Iyaz der ki:

Kim bid'at sahibi ile birlikte oturursa hikmetten mahrum kalır. İbrahim ibn Edhem'e[197] denildi ki:

Allah Teala yüce Kitabında:

"Bana dua edin, kabul edeyim."[198]

buyuruyor. Halbuki biz senelerdir dua ediyoruz, kabul edilmiyor! O şöyle cevap verdi:

On şeyde sizin kalbiniz ölmüştür de ondan- Birincisi Allah'ı tanıdınız fakat hakkını eda etmediniz. İkincisi Allah'ın Kitabını okudunuz, fakat onunla amel etmediniz. Üçüncüsü Rasulullah'ı (s.a) sevdiğinizi iddia ettiniz, fakat onun sünnetini terk ettiniz. Dördüncüsü şeytana düşman olduğunuzu iddia ettiniz fakat ona uydunuz. Beşincisi cenneti seviyoruz, dediniz, fakat onun için çalışmadınız...[199] Zünnûn el-Mısri[200] der ki:

Allah sevgisinin alâmeti, ahlâkında, fiillerinde, emrinde ve sünnetinde Allah'ın sevgilisi Hz. Muhammed'e (s.a) uymaktır. O şöyle dedi:

Halk, sadece şu altı şeyden dolayı bozuldu:

1- Ahiret ameline niyet zayıfladı.

2- Bedenleri şehevi arzularına uymaya hazır hale geldi.

3- Ömürleri kısa olmasına rağmen uzun emeller peşinde koştular.

4- Yaratıkları memnun etmeyi, Allah'ı memnun etmeye tercih ettiler.

5- Hevâ ve heveslerine uydular ve peygamberlerinin sünnetini terk ettiler.

6- Kendilerinden öncekilerin yanlışlarını kendilerine hüccet/delil edindiler ve onların pek çok menkıbesini gözardı ettiler.

Kendisine tavsiyelerde bulunduğu bir adama şöyle dedi:

Senin nazarında en çok tercih edilen ve sana en sevimli gelen şey, Allah'ın sana emrettiklerini yapmak, yasakladıklarından da sakınmak olmalıdır. Allah'a kulluğunu ifa ettiğin şeyler tercih ettiğin ve sana gerekli olan iyi amellerden senin için daha hayırlıdır. Halbuki sen, fakirlik, aza kanaat ve benzeri şeylerle nefsini terbiye eden kişi gibi maksadına ulaşmada bunları kendin için daha önemli görüyorsun. Ancak bir kulun üzerine vacip olan farzları en güzel şekilde yapmaya dikkat etmesi, yasaklandığı şeylere bakıp gerektiği şekilde de onlardan sakınması gerekir. Kulları Rablerinin rızasından ve imanın lezzetini tatmaktan mahrum eden, sadakatin gerçeklerine ulaşmak­tan alıkoyan ve kalplerinin âhirete doğru bakmasını engelleyen şey, kalpleri, kulakları, gözleri, dilleri, elleri, ayakları, karınları ve cinsel organlanyle ilgili olarak kendilerine emredilen şeyleri küçük görmeleridir. Kullar kendilerini bunlara verir de en güzel şekilde yaparlarsa üzerlerine öyle iyilikler gelir ki Allah'ın güzel yardımları ve faydalı ikramlarından oluşan rızıklarını bedenleri ve kalpleri taşımaktan acze düşer. Fakat âlimler ve dindar kişiler küçük günahları önemsemezler, basit kusurlarını küçümserler ve bu sebep­le sadakat sahibi kişilerin bu dünyada tadacakları lezzetin sevabın­dan mahrum kalırlar.

Bişr el-Hafı[201] der ki:

"Hz. Peygamber'i (s.a) rüyamda gördüm; bana dedi ki:

"Ey Bişr! Akranlarının arasında Allah Teala senindereceni niçin yükseltti, biliyor musun?" Dedim ki:

Hayır, ya Rasulallah. O şöyle dedi:

"Sünnetime olan bağlılığın, sâlih insanlara olan hürmetin, kardeşlerine nasihatin; ashabıma ve ehl-i beytime olan sevgin sebebiyle Allah Teala seni iyilerin makamlarına ulaştırdı."[202] Yahya ibn Muaz er-Râzi[203] der ki:

Bütün insanların ihtilafları üç esastan kaynaklanır. Bunların her birinin bir zıddı vardır. Kim bu esaslardan birinin dışına çıkarsa onun zıddımn içine düşer: Tevhıd ve onun zıddı şirk, sünnet ve onun zıddı bid'at, itaat ve onun zıddı mâsiyet. Ebû Bekir ed'Dekkak[204] -ki Cüneyd'in[205] çağdaşıdır- şöyle dedi:

Beni İsrail çölünden geçiyordum. Aklıma hakikat ilminin şeriat ilminden farklı olduğu düşüncesi geldi. Gizliden bir ses duydum:

"Şerıate uymayan her hakikat küfürdür." Ebû Ali eî-Hasen ibn Alı el-Cüzcânî[206] şöyle dedi:

İtaati kendi­sine kolaylaştırması, fiillerinde sünnete uygun hareket etmesi, iyilerle arkadaşlık etmesi, kardeşlerine karşı iyi ahlâklı olması, halka iyilik saçması ve müslümanlara ilgi göstermesi ve vakitlerini değerlendirmesi bir kulun mutluluğunun alâmetlerindendir. Allah'a hangi yolla ulaşılır? diye kendisine sorulunca şöyle cevap verdi: Allah'a ulaştıran pek çok yol vardır: Bu yolların en açık ve şüphelerden en uzak olanı; söz, fiil, azim, inanç ve niyet olarak sünnete uymaktır. Çünkü Allah Teala şöyle buyurur:

"Peygamber'e itaat ederseniz doğru yolu bulmuş olursunuz."[207]

Sünnete hangi yolla ulaşılır? diye ona sorulunca şöyle cevap verdi:

Bid'atlerden uzak durmak, İslamın ilk dönem âlimlerinin üzerinde icmâ ettikleri şeylere uymak, Kelâm meclislerinden ve kelamcılardan uzak durmak ve iktida (tâbi olmak) yolunu seçmekle sünnete ulaşılır. Allah'ın şu âyetiyle Hz. Peygambere (s.a) emredilen de budur:

"Sonra da sana: Doğru yola yönelerek İbrahim'in dinine tâbi ol! diye vahyettik."[208]

Ebû Bekir et-Tirmizi[209] der ki:

Muhabbet ehlinden başka hiç kimse arzularının tamamına bütün nitelikleriyle birlikte ulaşamaz. Muhabbet ehli/Allah'ı sevenler bunu ancak sünnete uymak ve bid'atten kaçınmakla elde eder. Çünkü Hz. Muhammed (s.a) himmet yönünden bütün insanların en yücesi ve Allah'a en yakın olanı idi. Ebu'l-Hasen el-Verrak[210]dedi ki:

Kul, Allah'a ancak Allah ile ve O'nun koyduğu şeriatte habibi Hz. Muhammed'e uymakla ulaşabilir. Kim Hz. Muhammed'e tâbi olmanın dışında başka bir yol seçerse hidayetteyken sapıklığa düşer. Dedi ki:

Doğruluk dindeki istikametin yoludur, sünnete tâbi olmak ise şeriatteki istikametin yoludur. Dedi ki:

Allah sevgisinin alameti, onun sevgilisi Hz. Muhammed'e tâbi olmaktır.

İbrahim el'Kımâr[211] da benzer şeyleri söyledi:

Allah sevgisinin alâmeti, O'na itaati ve Peygamberine tâbi olmayı tercih etmektir. Ebû Muhammed ibn Abdilvehhab es-Sekafî[212] der ki:

Allah Teala doğru olan amellerden başkasını kabul etmez. İhlaslı olan doğrulardan başkasını ve sünnete uygun olmayan ihlaslılardan başkasını da kabul etmez.

İbrahim ibn Şeyban el-Kırmisini,[213] Ehû Abdillah el-Mağrıbî;[214]ve İbrahim el-Havas[215] ile arkadaştır. Bid'atçilere karşı çok sertti. Kur'an ve sünnete bağlıydı, şeyhler ve imamların yolundan ayrıl­mazdı. Hatta Abdullah ibn Menâzıl[216] onun hakkında şöyle demişti:

İbrahim ibn Şeyban, fakirler, ehl-i âdab ve ehl-i muamelât için Allah'ın bir hüccetidir.

Ebû Bekir ibn Sa'dân[217] -ki o da Cüneyd'in ve diğer sûfılerin ar­kadaşıdır- şöyle der- Allah'a bağlanmak demek gafletten, mâsiyetler den, bid'at ve sapıklıklardan sakınmak demektir.

Ebû Amr ez-Zeccâci[218] -o da Cüneyd, Sevri ve diğer sûfılerin arkadaşıdır- şöyle der- Câhiliye döneminde insanlar akıllarının ve tabiatlarının güzel gördüğü şeylere uyarlardı. Peygamber (s.a) geldi ve onları şeriata ve sünnete tâbi olmaya yönlendirdi. Artık sağlıklı bir akıl, şeriatın güzel gördüğünü güzel kabul eden, çirkin gördüğünü de çirkin kabul eden akıldır.

İsmail ibn Muhammed es-Sülemi'ye[219]-Ebû Abdirrahman es-Sülemi'nin dedesidir, Cüneyd ve diğer süfilerle karşılaşmıştır- sorul­du:

Kul için mutlaka gerekli olan şey nedir? Dedi ki:

Sünnete uygun olarak kulluk yapmak ve sürekli murakabe halinde bulunmak.

Ebû Osman el-Mağribî et-Tunusî[220] şöyle der:

Tarikat (Allah'ın koyduğu) sınırlar içinde durmaktır. Onda ne eksiklik yapılır, ne de hadde tecavüz edilir.

Allah Teala şöyle buyurur:

"Kim Allah'ın sınır­larını aşarsa, şüphesiz kendine zulmetmiş olur."[221]

Ebû Yezid el-Bestâmi[222] der ki:

Mücahede yolunda otuz sene çalıştım. İlim ve ilme uymaktan daha şiddetli bir şey bulamadım. Alimlerin ihtilafları olmasaydı ben sıkıntıya düşerdim. Tevhidden ayrılmamak şartıyle ilim adamlarının ihtilafı rahmettir. İlme tâbi olmak, başka şeye değil sünnete tâbi olmak demektir.

Yine ondan rivayet edilmiştir: (Ebu Yezid el-Bestâmi bir gün) dedi ki:

Haydi gelin, sizinle "Velî" diye meşhur olan bir zâtı görmeye gidelim. -O zât zühd ve ibadetle tanınan ve ziyaret edilen bir kişi idi.- Râvi der ki:

Gittik, o zât tam evinden çıkmış, camiye girerken kıble tarafına tükürdü. Ebû Yezid el-Bestâmi, hemen oradan ayrıldı, adama selam bile vermedi. Sonra şöyle konuştu:

Allah Rasulünün âdabından birine riayet etmeyen böyle bir adamm velilik iddiasına nasıl güvenilir?

Ebû Yezid el-Bestâmi'nin tasavvufçular için temel aldığı ölçü şudur- Sünneti bilmeyerek bile olsa terk eden kimse veli olamaz. O halde sünnetle mücadele edercesine bid'at işleyen kimsenin durumunu sen düşün![223]

Ebû Yezıd el-Bestâmi şöyle derdi:

Allah Tealâdan beni, yeme-içme ve kadın sıkıntısından kurtarmasını istemeyi düşündüm, fakat sonra vazgeçtim. Nasıl böyle bir şey isteyebilirdim ki Rasulullah (s.a) böyle bir şey yapmamıştı! Ben de böyle bir talepte bulunmadım. Ama Allah Teala kadından yana beni sıkıntıdan kurtardı; ben karşılaş­tığım kadınların kadın mı; duvar mı olduğunu bile fark etmez oldum. Şu söz de ona aittir:

Bir adamın havada uçacak kadar kera­metlere sahip olduğunu bile görseniz bu sizi aldatmasın. Tâ ki emir ve yasaklar karşısında ve şeriatın âdab ve sınırlarını koruma hususunda onu nasıl bulduğunuza bakınız. Sehl et-'Tüsteri der ki:

İster itaat cinsinden olsun, ister masiyet cinsinden olsun, kulun Kitap ve sünnete uymadan yaptığı her iş heva ve hevese uymak demektir. Kulun Kitab ve sünnete uyarak yaptığı her iş ise nefse yüz vermemek demektir; -Çünkü o işte nefsinin arzularına uymuyor demektir- Hevâ ve hevese uymak kötülenmiştir. Tasavvufçuların gayesi heva ve hevesi kesin olarak terk etmektir. Sehl der ki:

Bizim usûlümüz yedi şeyden ibarettir:

1) Allah'ın kitabına yapışmak,

2) Allah Rasülü'nün (s.a) sünnetine uymak,

3) Helâl lokma yemek,

4) Başkasına zarar vermemek,

5) Günahlardan kaçınmak,

6) Tövbe,

7) Haklara riayet etmek.

Sehl der ki:

Halk şu üç hasletten ümidini kesmiş: Tevbeye sarılmak, sünnete uymak, halka eziyet etmeyi terk etmek.

Ona, yiğitlik (fütuvvet) nedir, diye soruldu.

Yiğitlik (delikanlılık), sünnete uymaktır, dedi. Ebu Süleyman ed-Dârânî[224] şöyle der:

Hakikate ait bazı nükteler günlerce kalbime yerleşir; ben, iki âdil şahit olmadan onları asla kabul etmem. O iki şahit Kitap ve sünnettir. Ahmed ibn Ebi’l Havari[225] şöyle der:

Kim sünnete uymaksınız bir iş yaparsa, o yaptığı iş bâtıldır/geçersizdir. Ebû Hafs el'Haddad[226] şöyle der:

Hal ve hareketlerini her zaman Kitab ve sünnet ile ölçmeyen ve havâtırından* şüphelenmeyen kim­seyi adamlar listesine alma. Ebû Hafs'a, bid'at nedir? diye soruldu­ğunda şöyle cevap verdi:

Kuralları çiğnemek, sünneti hafife almak, akla ve hevâya uymak, sünnete uymayı terk etmektir. O şöyle dedi:

Yüce bir hâlin ortaya çıkması ancak doğru şeyler yapmakla müm­kündür. Hamdun el-Kısar'a[227] soruldu:

Bir kimsenin insanlara söz söyle­mesi ne zaman caiz olur? Şöyle cevap verdi:

Allah'ın farzlarından bildiği bir farzı yerine getirmek mecburiyetinde kaldığı zaman veya bid'at içindeki bir insanın helak olacağından korkup da (şayet konuşursa) Allah'ın onu o bid'atten kurtaracağını umduğu zaman caizdir. Hamdun el-Kısar dedi ki:

Selefin hal ve hareketlerine bakan bir­ kişi kendi kusurunu ve onların derecelerinden geride kaldığını görür.

Allah bilir ya, bütün bunlar selefin yolunda azimle ve sebatla devam edilmesine işaret etmektedir. Çünkü onlar ehl-i sünnettir.

Ebu'l-Kasım el-Cüneyd (Bağdadi), marifetten söz eden ve "mârifetullah'a eren kişiler, iyilik ve Allah'a yakınlık sebebiyle amelleri terk etme makamına kadar ulaşırlar" diyen bir kişi için şöyle der:

Bu söz, Allah'tan aldıkları ilhamla kendilerinden amel etme sorumlulu­ğunun düştüğünü iddia edenlerin sözüdür. Halbuki onlar da bir gün Allah'a döndürülecekler ve terk ettikleri amellerin hesabını verecek­lerdir. Cüneyd devamla şöyle dedi. Bin yıl kalsam yine de bir engelle karşılaşmadıkça amallerden zerre miktarını eksiltmem.

Cüneyd der ki:

Peygamberin (s.a) izinden giden yolun dışındaki bütün yollar halka kapalıdır. O der ki:

Bizim şu gittiğimiz yol Kitap ve sünnetle kayıtlıdır. O der ki:

Hadisi yazdığı halde Kur'an'ı ezberlemeyen kimseye bu konuda iktida edilmez/peşinden gidilmez. Çünkü bizim şu ilmimiz Kitap ve sünnetle bağlıdır. Bir başka sözünde o şöyle der:

Bizim bu ilmimiz Rasulullah'ın (s.a) hadisi ile sağlamlaştırılmıştır.[228] Ebû Osman el-Hîrî[229] şöyle der:

Allah ile sohbet, güzel bir edeple devamlı bir saygı ile murakabe hali ile olur. Rasulullah (s.a) ile sohbet, sünnetine uymakla ve ilmin zahirine bağlanmakla olur. Allah dostlarıyle sohbet onlara saygı ve hizmetle olur. Ve sözünü sonuna kadar söyledi.

Ebû Osman'ın durumu değişince oğlu Ebû Bekir kendi üzerin­deki gömleği parçaladı. Ebû Osman hemen gözlerini açtı ve şöyle dedi:

Evlâdım, senin bu yaptığın zahirde sünnete aykırıdır, bâtında da riya alâmetidir.

Su söz de Ebû Osman'a aittir: Nefsine söz ve davranış olarak sünneti emredebilen kimse hikmet konuşur. Nefsini söz ve davranış olarak hevâ ve heveslerinin esiri haline getirenin ağzından ise, ancak bid'at sözler çıkar.[230]

Çünkü Allah Tealâ şöyle buyuruyor:

"Ona itaat ederseniz, doğruyu bulursunuz."[231] Ebu’l-Hasen en-Nurî[232] der ki:

Şeriat ilminin dışına çıktığı halde Allah'la sohbet iddiasında bulunan bir kişiyi görürsen ona yaklaşma. Muhammed ibn el-Fadl el'Belhi[233] der ki:

İslamın yok olup gitmesi dört şeyden dolayıdır:

1) Bildikleri şeylerle amel etmiyorlar.

2) Bilmedikleri şeylerle amel ediyorlar.

3) Bilmedikleri şeyleri öğrenmiyorlar.

4) İnsanların öğrenmelerini engelliyorlar.

Onun söyledikleri budur. Günümüz tasavvufunun niteliği de budur. Allah bizi bundan kurtarsın.[234]

Yine Muhammed ibn el-Fadl el-Belhi şöyle der:

Tasavvufçuların Allah'ı en iyi tanıyanı, O'nun emirlerini en fazla canla başla yerine getireni ve peygamberinin sünnetine en çok bağlı olanıdır. Şah el-Kirmâni[235] der ki:

Kim gözlerini haramlardan korur, nefsini şüpheli şeylere karşı firenler, iç dünyasını devamlı olarak murakabe ile imar eder, dişiyle sünnete tâbi olur ve kendisini helal şeyleri yemeye alıştırırsa firaseti açılır.Ebu Said el-Harraz[236] der ki:

Zahire muhalif olan her bâtın bâtıldır.[237] Ebu'l-Abbas ibn Ata[238] -Cüneyd'in akranlarındandır- der ki:

Nefsini Allah'ın âdabına uymaya mecbur eden kimsenin kalbini Allah Teala marifet nuruyle nurlandırır. Emirlerinde, fiillerinde ve ahlâkında, Allah'ın sevgilisi Hz. Peygamber'in (s.a) sünnetine uymaktan daha onurlu bir makam yoktur. Yine o der ki:

En büyük gaflet, kulun Rabbinden gafletidir. O'nun emirlerinden gaflettir ve O'nunla muamele âdabından gaflettir. İbrahim el-Havaa der ki:

Çokça rivayet etmek ilim değildir. Ancak âlim, ilme tâbi olan, onunla amel eden ve ilmi az da olsa sünnetlere uyan kimsedir.

Ona, afiyet nedir? Diye sorulunca şöyle dedi:

Afiyet dört şeydir: Bid'atsiz bir din, âfetsiz bir amel, meşguliyetsiz kalb ve şehvetsiz bir nefis. Dedi ki:

Sabır, Kitap ve Sünnetin hükümlerinde sebat etmektir.

Bünan el-Hammal[239]kendisine tasavvufçuların hallerinin esası/temeli nedir diye sorulunca şöyle dedi:

Kendisiyle barışık olmak, emirleri yerine getirmek, sırrı gözetmek, dünyayı ve ahireti terk etmek. Ebû Hamza el-Bağdadî[240] der ki:

Hakkın yolunu bilen kimseye o yolda yürümek kolay olur. Allah'a giden yolda, hal ve hareketlerinde ve sözlerinde Hz. Peygamber'in (s.a) sünnetine uymaktan başka bir rehber yoktur. Ebu İshak er-Rukâşi der ki:

Allah sevgisinin alâmeti O'na itaat etmek ve Peygamberinin sünnetine uymaktır. Bunun delili şu âyettir:

"De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin.[241] Mimşad ed'Dîneveri[242] der ki:

Müridin âdabı, şeyhlere saygı göstermekte, ihvana saygı göstermekte, sebeplerin dışına çıkmakta ve şeriatın âdabını nefsinde muhafaza etmektedir.

Ebû Ali er-Rûzbâri'ye,[243] eğlence müziği dinleyip "Bu benim için helaldir, çünkü ben öyle bir dereceye ulaştım ki, farklı hallerde bulunmam artık bana zarar vermez" diye konuşan bir kimse hakkındaki düşüncesi soruldu. O şöyle cevap verdi. Evet, bir dereceye ulaşmasına ulaşmış, ancak cehenneme ulaşmış. Ebû Muhammed Abdullah ibn Menazil der ki:

Herhangi bir farzı terk eden kimseyi Allah Teala mutlaka sünnetleri terk ile de mübtela kılar. Sünnetleri terke mübtelâ olan kimsenin bid'atlere mübtela olması çok yakındır. Ebû Yâkub en-Nehrecûri:[244]

Hallerin en faziletlisi ilimle birleşen haldir. Ebû Amr en-Nüceyd der ki:

İlme dayanmayan her hâlin sahibine olan zararı faydasından daha çoktur. Bendar ibn el-Hüseyn[245] der ki:

Bid'atçilerle sohbet, haktan yüz çevirmeye sebep olur. Ebu Bekir et-Tamistani[246] der ki:

Yol gayet açıktır. Kitap ve sünnet önümüzdedir. Sahabenin fazileti, hicretteki öncülükleri, Hz. Peygamberle arkadaşlıkları sebebiyle malumdur. Bizden kim Kitap ve sünnet ile arkadaşlık yapar, nefsinden ve halktan uzaklaşır, kalbiyle Allah'a hicret ederse doğru ve isabetli bir iş yapmış demek­tir. Ebu'l-Kasım en-Nasrâbâzi[247] der ki:

Tasavvufun esası, kitap ve sünnetten hiç ayrılmamak, bidatleri, heva hevesi terk etmek, şeyh­lere saygı göstermek, halkın mazeretlerini görmek, evrada devam etmek, ruhsatlara ve tevillere göre hareket etmeyi terk etmektir.[248]

Onların bu konuda söyledikleri sözler çok uzundur. Biz burada onlardan meşhur olan kırktan fazla şeyhin sözlerinden bir bölümünü naklettik. Hepsi de bidatin bir sapıklık olduğuna, bid'at yoluna girmenin tehlikeli bir yola girmek anlamına geldiğine bid'atle amel etmenin cahillik ve budalalık olduğuna, kurtuluş talebine aykırı düştüğüne, bidatçinin güvenlik içinde bulunmadığına ve kendi haline terk edildiğine ve hikmete nail olmaktan mahrum bırakıldığına işaret ediyorlar veya açıkça ifade ediyorlar. Kendilerine bir tarikatın nisbet edildiği tasavvufçular şeriate saygıda birleşirler, sünnete bağlıdırlar, onun âdabından herhangi bir şeyi ihlal etmezler ve insanların bid'atlerden ve bidatçilerden en uzak olanları onlardır. Bu sebeple onlardan herhangi bir sapık fırkaya mensup olan veya sünnete aykırı bir şeye meyleden hiç kimseyi bulamayız.

Onlardan (yukarıda) ismi geçenlerin çoğunluğu âlimdir, fıkıhçıdır, muhaddistir ve dinin esaslarının ve ayrıntılarının kendilerin­den öğrenildiği kimselerdir. Böyle olmayanlar da en azından dinde kendisine yetecek kadar ilim sahibidir.

Onlar, hakikat ve vecd ehlidirler, zevk ve hal ehlidirler, tevhid sırrının sahibidirler. Onlar, tarikatlerinin mensubu olup da onların izledikleri yoldan gitmeyen kimselerin aleyhine bizim için birer delildirler. Söz konusu tarikat mensupları bid'at ve hurafelerle amel ederler ve bunları da türlü tevillerle şeyhlerine nisbet ederler. Tevillerini ya ihtimalli bir söze veya problemli hallerden bir fiile dayandırırlar veya kaldırıldığı şeriatçe de onaylanan bir maslahata ya da benzeri bir şeye sarılırlar. Sen onların çağdaş uzantılarıyle de sık sık karşılaşırsın. Bunlar da öncekiler gibi şer'i açıdan yanlış ve sakıncalı olduğunda âlimlerin icma ettikleri amelleri işlerler ve tasavvuf şeyhlerinin problemli hallerine dair hikayelere delil olarak sarılırlar. Bu hikayeler doğru olsa bile çeşitli yönlerden bid'at ve hurafelerin delili olamazlar. Onlar bir taraftan delil olmaya elverişli olmayan bu tür hikayelere sarılırken, diğer taraftan şeyhlerinin apaçık hakikati ifade eden net sözlerini, hal ve hareketlerini nazarı itibara almazlar. Onların durumu, şer'i delillerden müteşâbihlere uyan kimselerin durumu gibidir.

Tasavvufçuların tarikatlerinde herhangi bir konudaki icma ile ilgili durumları, tıpkı diğer ilim mensuplarının kendi ilimlerindeki durumları gibi olduğuna göre biz de onların tarikatlerinde sünneti savunan ve bidati kötüleyen kimselere delil olarak sözlerinden bazılarını burada sıraladık. Böylece bunlar genel olarak bidatçiler aleyhine, özel olarak da onların tarikatlerindeki bid'at savunucu­larının aleyhine bizim için yine onlardan gelen birer delil oldular. Başarı Allah'ın lütfü inayetiyledir.[249]



Uydurma Görüşleri Kötülemeye Delalet Eden Naslar


Nakli delillerin beşincisi mezmum olan re'yin kötülüğü hakkında gelen delillerdir. Mezmum re'y, bir temel üzerine oturmayan ya da Kur'an ve sünnetten bir dayanağı olmayan fakat yasamayla ilgili bir yönü için Bid'atin bir çeşidi haline gelen, hatta Bid’atin içinde bir cins olan görüştür. Çünkü bütün bid'atler sadece Kitab ve sünnetten dayanağı olmayan görüşlerden ibarettir. Bu sebeple sapıklıkla vasıflandırılmışlardır. Sahih'te geçen rivayette Abdullah ibn Amr ibn el-As şöyle demektedir:

Rasulullah'ı (s.a) şöyle derken işittim;

"Şüp­hesiz Allah Teala ilmi insanlara verdikten sonra onlardan bir anda çekip almaz. Lâkin ilmi âlimleri aralarından almakla alır. Âlimler kalmayınca geride câhil insanlar kalır, onlara fetva sorarlar, onlar da kendi reylerine göre fetva verirler; hem kendileri saparlar, hem de onları saptırırlar."

Durum böyle olunca, re'yin kötülenmesiyle şüphesiz bid'atler de kötülenmiş olur.

İbn el'Mübarek ve daha başkaları Avf ibn Mâlik el-Eşceî'den tahriç etmişlerdir:

Avf şöyle dedi: Rasulullah (s.a) buyurdu ki:

"Benim ümmetim yetmiş küsur fırkaya ayrılacak. Bunlardan fitnesi en büyük olan fırka kendi reyleri ile dinde kıyas yaparak Allah'ın helâl kıldığı şeyleri haram, haram kıldığı şeyleri de helal yapanların fırkasıdır."[250]

İbn Abdilherr şöyle der:

Bu, bir dayanağı olmadan kıyas yapmak ve din konusunda zan ve tahminle konuşmak demektir. Hadisi şerifteki "haramı helal, helâli haram sayarlar" ifadesini görmüyor musun? Malumdur ki helâl, Allah'ın Kitabında ve Peygamber'in sünnetinde helal olan şeydir. Haram da Allah'ın Kitabında ve Peygamber'in sünnetinde haram olan şeydir. Kim bunu bilmez de kendisine sorulan soruya bilgisizce cevap verir ve kendi görüşüyle sünnetin dışına çıkacak şekilde bir kıyas yaparsa işte bu kendi re'yine dayanan bir kıyas olur; hem kendisi sapmış, hem de başkalarını saptırmış olur. Kim ki kendi bilgisi dahilindeki füru'u Kitap ve sünnetteki bir asla dayandırırsa re'yiyle konuşmamış olur.[251]

İbnu'l-Mubarek şu hadisi tahriç etmiştir:

Üç şey vardır ki bunlar kıyametin alâmetlerindendir. Bunlardan birincisi, ilmin küçüklerin yanında aranmasıdır.

İbnu'l-Mubarek'e: Küçükler kimlerdir? Diye sorulunca şöyle cevap verdi:

Kendi reylerine göre konuşanlardır. Büyükten rivayet eden küçüğe gelince, o küçük değildir.[252]

İbn Vehb, Ömer ibn el-Hattab'tan (r.a) onun şöyle dediğini tahriç etmiştir:

Rey sahipleri sünnetlerin düşmanı haline gelirler ve hadis­leri akıllarında tutmakta çaresiz kalırlar, rivayet edecekleri hadisler zihinlerinden kaçar.[253](Neticede kendi kafalarından görüşler türe­tirler). Sahnûn der ki:

Rivayette sözü edilen rey sahipleriyle, bidatçiler kastedilmiştir. Bir rivayette şöyle denilir:

Rey sahiplerinden sakınınız. Çünkü sünnetlerin düşmanıdırlar. Hadisleri ezberlemekte çaresizdirler. Bu yüzden rey ile konuşurlar. Neticede hem kendileri saparlar, hem de başkalarını saptırırlar.[254]

İbn Vehb'e ait bir rivayette şöyle denilir:

Şüphesiz rey sahipleri sünnetlerin düşmanıdırlar. Onları ezberlemekten âcizdirler. Onlar zihinlerinden kaçıverir. Kendilerine bir şey sorulduğu zaman da "bilmiyoruz" demeye utanırlar. Bu yüzden kendi görüşleriyle sünnet­lere ters düşerler. Bu rey sahipleriden sakınınız. Onlar da sakınsın­lar.[255] Ebû Bekir ibn Ebi Dâvud der ki:

Ehl-i rey, ehl-i bid'attir.[256]

Reyciler, bid'atçilerdir. İbn Abbbas'tan (r.a) rivayet edilir:

Kim Allah'ın Kitabında olma­yan ve Peygamber'in (s.a) sünnetiyle de onaylanmayan bir görüş ileri sürerse Allah'a kavuştuğu zaman başına ne geleceğini bilemez.[257] İbn Mes'ud'dan (r.a) şöyle rivayet edilir:

Sizin âlimleriniz gidiyorlar ve insanlar câhilleri kendilerine önder ediniyorlar, onlar da işleri reyleriyle kıyas ederler.[258]

İbn Vehb ve daha başkaları Ömer ibn el-Hattab'tan tahriç ettiler: Ömer ibn el-Hattab şöyle dedi:

Sünnet Allah ve Rasûlünün koyduğu bir kanundur. Reyin payını ümmet için sünnet haline getirmeyin.[259]

Yine İbn Vehb, Hişam ibn Urve'den, o da babasından şöyle dediğini tahriç etti:

İsrailoğullarının durumu, onların evlatları diğer milletlerin esiri haline gelinceye kadar hep doğru ve düzgün idi. Onların içinden reye yapışanlar oldu ve bunlar İsrailoğullarını saptırdılar.[260] Sa'bi'den nakledilmiştir:

Sizler ancak eserleri (rivayetleri) terk ettiğiniz ve kıyaslara sarıldığınız zaman helak oldunuz.[261]el-Hasen'den nakledilmiştir:

Sizden öncekiler ayrı ayrı yollara parçalandıkları ve hak yoldan saptıkları zaman helak oldular. Onlar eserleri terk ettiler ve din hakkında kendi reyleriyle konuştular. Bu sebeple hem kendileri saptılar, hem de başkalarını saptırdılar.[262] Derrac ibn es-Sehm ibn Esmah'dan rivayet edilmiştir: O şöyle dedi:

İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, bir adam binitini iyice besleyecek, hatta binitini yağ bağlayacak. Sonra onun üzerinde hayvan iyice bitkin düşünceye kadar diyar diyar gezecek, amel ettiği sünnetle kendisine fetva verecek birisini arayacak, fakat zan ile fetva verenden başka hiç kimseyi bulamayacak.[263]

Alimler bu haberler ve rivayetlerle kastedilen re'yin ne olduğu konusunda ihtilaf ettiler.

Bir grup ilim adamı dedi ki:

Bununla kastedilen, sünnete muhalefet eden bid'atçilerin reyidir, fakat bunlar Cehm'in mezhebi ve diğer kelamcıların mezhebleri gibi itikadi konu­larda bid'at çıkaranlardır. Çünkü onlar kendi reylerini (görüşlerini) Hz. Peyganıber'den (s.a) geldiği sabit olan hadislerin reddinde kullandılar. Hatta onlar reddi ve tevili gerektirecek hiçbir sebep olmaksızın Kur'an'ın zahiri anlamlarını reyleri ile reddederler. Nitekim Allah Teala'nın âhirette görüleceğine delalet eden âyetlerin zahiri anlamını, kabir azabını, mizan ve sıratı teviller yaparak reddederler. Şefaat ve havz konusundaki hadisleri ve burada zikre­dilmesi uzun sürecek daha pek çok şeyi de reddederler. Bunların hepsi kelam kitaplarında zikredilmişlerdir.

Bir grup ilim adamı da şöyle dedi:

Ayıplanan ve kötülenen rey, sonradan uydurulan reydir ve onun gibi olan diğer bid'at çeşitleridir. Çünkü gerçekte Bid'atlerin tamamı reye dayanmak ve şeriatın dışına çıkmak demektir. Bu daha açık ve net bir görüştür. Çünkü yukarıda geçen deliller, ayıplanmış rey ile kastedilen şeyin bid'atlerden bir kısmını dışarıda bırakıp sadece bir çeşit Bid'atin kastedilmesini gerektirmiyor. Bilakis bu delillerin zahiri, itikadi konular gibi İslamın ister temel konularında olsun, isterse ameli konular gibi fer'i konularında olsun kıyamete kadar meydana gelmiş ve gelecek bütün Bid'atlerin kastedildiğini gösterir.

Nitekim el-Kâdı İsmail de:

"Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur."[264] ayetinin Hâriciler hakkında nazil olduğunu ifade eden rivayetleri de sıraladıktan sonra kendisi âyetin bütün bid'atleri kapsamına aldığını söylemiştir. Allah bilir ama belki, bu ayetin Hâriciler hakkında olduğunu söyleyenler de birinci gruptaki âlimlerin görüşünü kastetmemişlerdir; sadece âyetin kapsamına giren şeylerden bir misal getirmişlerdir. Çünkü onların zamanında Hâriciler meşhur olduğu için misalin de onlardan verilmesi uygundur. Diğerlerinin zikredilmemesi de normaldir. Genelinden sorulsaydı onu da söylerdi. Bazı bid'at ehli ile ilgili olarak yukarıda geçen diğer sözlerin durumu da böyledir. Bunlar ihtiyaca göre yapılan birer tefsir olarak kabul edilir. Görmüyor musun, bu bölümün başında naklî delillerin birincisi olarak zikrettiğimiz Âli İmran süresindeki ayet'i kerime Necran Hıristiyanlarının kıssası hakkında nazil olmuştur. Sonra Hâriciler hakkında nazil olduğu söylenilmiştir. Bu ayet-i kerime hakkında tefsirlerde daha başka şeyler de zikredilmiştir. Müfessirler söz konusu âyeti, lafzın lügavi gereğine göre değil, o andaki ihtiyaca göre kapsadığı şeylerle tefsir ediyorlardı. Eski müfessirlerin sözlerinin bu şekilde anlaşılması gerekmektedir. Böyle bir anlayış, onların ilimdeki mevkileri, kitap ve sünneti anlamadaki mertebeleri sebebiyle daha uygundur. Bu düşünce, daha başka yerlerde de ifade edilmiştir.

Bir grup ilim adamı ise -ki İbn Abdilber'in iddiasına göre ilim adamlarının çoğunluğu- şöyle dedi:[265]

Yukarıdaki rivayetlerde sözü edilen rey, dinin şer'i hükümleri konusunda istihsan ve zanlarla görüş beyan etmek, çetrefilli ve polemik konusu olan şeyleri ezberleyerek, kitap ve sünnetten dayanağı olmaksızın, illetlerine ve geçerliliklerine bakmaksızın fer'i meseleleri ve çeşitli eğilimleri birbirine kıyas ederek meşgul olmak demektir. Bu sebeple çetrefilli ve polemiğe açık meseleler hakkında onlar vuku bulmadan ve ortaya çıkmadan önce zanna dayanarak görüş beyan edilir, ayrıntılara girilir ve geleceğe dâir ahkam kesilir. Yukarıda sıralanan rivayetlerde sözü edilen kötülenmiş reyle bunun kastedildiğini söyleyen âlimler derler ki:

Çünkü bu tür şeylerle meşgul olmak ve bunlara fazlaca dalmak demek, sünnetleri ihmal etmek ve onları bilinmezliğe sevk etmek, onlardan, Allah'ın Kitabından ve onun manalarından üzerinde durulması gereken şeylerin üzerinde durulmasını terk etmek demektir. Bu görüşte olan âlimler bunun için pek çok şeyle de delil getirirler. Hz. Ömer'in (r.a), meydana gelmemiş şeyler hakkında soru soran kimseleri lanetlemesi, mugalatayı, yani çetrefilli meseleler hakkında polemik yapmayı ve çok soru sormayı yasaklayan rivayetler onların delillerindendir. Hz. Ömer çok soru sorulmasını hoş karşılamamış ve ayıplamıştır. Seleften pek çokları da olaylar vuku bulmadıkça onlarla ilgili sorulan sorulara cevap vermezlerdi.[266]

Bu görüş, önceki görüşe muhalif değildir. Çünkü bunlar da, kötülenmemiş de olsa reyi yasaklamaktadırlar. Çünkü her ne kadar soru sormak caiz de olsa çok fazla soru sormak, kötülenmiş reye götüren bir vasıtadır. Devamlı olarak reyle meşgul olarak sünnetler üzerinde düşünmeyi terk etmek demektir. Hal böyle olunca bu görüş kendisinden önceki görüşle birleşmektedir. Çünkü şeriat bir şeyi yasakladığı ve onun hakkında katı bir tavır takındığı zaman onun civarındaki şeyleri ve sınırının etrafında dönüp dolaşmayı ve otlamayı da yasaklar. Hz. Peygamber'in (s.a):"Helal bellidir, haram bellidir. Bunlar arasında da şüpheli şeyler vardır" hadisini[267] görmüyor musun? Şeriatte "Seddü’z-Zerai" diye bir delilin bulunması da bundan dolayıdır. Sedd'u'z-Zerai' caiz olmayan bir şeye sürüklemesi sebebiyle caiz olan şeyin yasaklanması demektir. Yasaklanan şeydeki mefsedetin büyüklüğüne göre o mefsedete götürücü vasıtalar da yasak kapsamına alınır ve yasaklama­sının şiddeti artırılır.

Yukarıda geçen deliller sana bid'at işlemekte ne kadar büyük bir mefsedetin olduğunu ve bidatlerin yakınında ve civarında dolaşmanın da bu mefsedetin boyutlarını daha da genişleteceğini açıkça beyan ediyor. Bu sebeple ilim adamları, her ne kadar bir yöntem olarak geçerli olsa da kıyas ile görüş beyan etmekten kaçınıyorlardı. Alimlerden bir grup, mesele ortaya çıkmadan önce fetvasını vermekten uzak duruyorlardı. Bu konuda Rasulullah'dan (s.a) şöyle bir hadisi hikaye ettiler:

"Bela ve musibetler gelmeden onların gelmesi için acele etmeyiniz. Çünkü siz acele ederseniz, yollarınız ayrılır ve sağa sola parçalanırsınız."[268]

Rasulullah çok soru sormayı yasaklamıştır.[269] Ve şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz Allah birçok şeyleri farz kılmıştır. Sakın onları zayi etmeyin (unutmayın)! Birçok şeyleri de yasaklamıştır. Sakın onları çiğnemeyin. Birçok da sınırlar çizmiştir, sakın onları aşmayın. Birçok şeyleri de unuttuğu için değil, size olan merhametinden dolayı terk etmiştir; sakın onları da araştırmayın." [270]

Âlimlerden bir gurup da bu fetva verme işini emirlere (yöneticilere) havale etmişlerdi. Onlar, kendilerine yönetici tarafından böyle bir görev verilmedikçe fetva vermezlerdi. Emirlerin fetva yetkisi verdiği kişilere "Savâfı’l- Ümera" denilirdi.[271]

Bir kısım âlimler de sorumluluktan sıyrılmaya ve verdikleri fetvaların kesin bir ilim değil, rey olduğuna işaret ediyorlardı. Nitekim Hz. Ebû Bekir es-Sıddık (r.a.) kendisine kelâle sorulduğu zaman şöyle demişti:

"Ben bu konuda reyimi/görüşümü söylerim. Şayet söylediğim şey doğru ise Allah'tandır, yanlış ise bendendir ve şeytandandır." Ebu Bekir bunu söyledikten sonra kelâle konusun­daki cevabını verdi.

Said ibn el-Müseyyib'e birisi geldi ve ona bir şey sordu ve soruyu ona yazdırdı. Sonra görüşünü sordu. Said cevabını verdi, adam da bu cevabı yazdı. Said'in orada bulunan arkadaşlarından birisi dedi ki:

Kendi görüşünü mü yazıyorsun ey Ebû Muhammed? Said adama dedi ki:

Onu bana ver. Sahifeyi eline aldı ve yırttı, el-Kasım ibn Muhammed'e bir şey soruldu, o da cevap verdi. Soruyu soran adam arkasını dönüp giderken onu çağırdı ve dedi ki:

Kasım, bunun hak olduğunu iddia etti deme. Fakat mecbur kalırsan bununla amel et. Mâlik ibn Enes şöyle dedi:

Rasulullah (s.a) bu din tamamlan­dıktan sonra vefat etti. Bizim artık Rasulullah'ın eserlerini/sözlerini ve davranışlarını izlememiz gerekir. Reyi izlememiz gerekmez. Çünkü reyin peşinden gidildiği zaman, reyde senden daha kuvvetli başka bir adam gelir, bu sefer onun peşinden gidersin. Ne zaman senden daha güçlü bir adam gelir de ona uyarsan öyle zannediyorum ki bunun da sonu gelmez.

Sonra Mâlik ibn Enes'in reye dayanarak da konuştuğu olmuştur. Fakat bir olay hakkında isabetli bir görüş ortaya koymak için var gücüyle çalıştıktan sonra çoğu kez şu ayeti söylerdi:

"Bunun bir zandan ve tahminden ibaret olduğunu sanıyoruz; kesin bir bilgi elde etmiş değiliz."[272]

Derinlere dalan kimse hakkındaki korkusu sebe­biyle onu hep eleştirmiştir. Iraklıları da hükümlerde reyi/aklı çokça kullandıkları için kötülemiştir. Bu konuda ondan pek çok şey rivayet edilmiştir. Bunların en hafifi de şu sözüdür. Istihsan ilmin onda dokuzudur.[273] Kıyasta boğulan kimse hemen hemen sünnetten ayrılmış demektir. Bu arz edilen rivayetler İmam Mâlik'e göre sadece itikadi konulardaki reye mahsus değildir. Bunların tamamı, her ne kadar usulde geçerli de olsa rey konusunda takınılan olumsuz tavırları ifade ediyor. O halde bir asla, yani Kitap ve sünnetten bir nassa dayanmayan reyden sakınmalıdır.

İbn Abdilberr'in bu konuda söylediği daha pek çok sözü vardır. Biz bunları burada nakletmeyi uygun bulmadık.[274]

Bütün bu arzedilenlerden sonra işin özeti şudur:

Kötülenmiş olan rey, geri dönmeksizin cehalet, heva ve heves üzerine bina edilen veya aslında kötü bir şey olmadığı halde kötü olan reye götüren şeydir. Bu şer'i bir asla dayanır. Birincisi bid'at hudutlarının içine girer ve kötüleme delillerinin hedefi olur. İkincisi bid'at sınırının dışındadır ve hiçbir zaman bid'at olmaz.[275]



Fasıl


Bid'ati kötüleyen nakli delillerin altıncısı: Bu bölümde bidatteki bazı sakıncalı vasıflar, kötülenmiş anlamları ve uğursuzluklar zikre­dilir. Bunlar daha önce söylenen şeylerin bir şerhi gibidir. Bu bölüm­de, daha önce deliller sıralanırken arzedilen şeylerin üzerine ilave olarak yapılan açıklamalar ve izahlar vardır. 0 halde vakit ve durumun elverdiği ölçüde bu konuda söyleyebileceğimiz şeyleri söyle­yelim.

Biliniz ki bidatle birlikte namaz, oruç, sadaka ve diğer ibadet­lerden hiçbirisi kabul edilmez. Bid'atçi ile beraber olan kimse saygınlığını yitirir ve o kendi haline terk edilir. Bid'atçiye doğru giden ve ona saygı gösteren kimse İslamın yıkılmasına yardım ediyor demektir. Bid'atçi, şeriatın lisanında lanetlenmiş bir kişi olduğuna ve ibadetiyle Allah'tan uzaklaştığına göre artık onun hakkında başka ne söylenebilir? Bid'at düşmanlık ve kine sebep olabilir. Hz. Muhammed'in şefaatine mâni olur, mukabili olan sünnetleri ortadan kaldırır. Bir bid'ati çıkaran kimseye, o bidatle amel edenlerin günahı da yüklenir. Onun tevbesi olmaz. Üzerine alçaklık damgası vurulur ve Allah'ın gazabım kazanır. Rasulullah'ın (s.a) havzından uzaklaş­tırılır. Dinin dışına çıkan kâfirlerden sayılacağından[276] ve dünyayı terk ederken kötü bir sonla terk edeceğinden korkulur. Bid'atçinın âhirette yüzü karadır. Cehennemde azap görecektir. Rasulullah (s.a) ve müslümanlar ondan beridirler. Ahiret azabına ilaveten dünyada da fitneye düşmesinden korkulur.

Bidatle birlikte hiçbir amelin kabul edilmeyeceğine gelince bu konuda el-Evzâi'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: İlim adamların­dan bazıları şöyle derdi:

Allah Teala bid'atçinin ne namazını, ne orucunu, ne zekatını ne cihadını, ne haccını, ne umresini, ne tevbesini ne de fidyesini kabul eder.[277]

Esed ibn Musa yazdığı bir mektupta şöyle diyordu:

Bid'atçi bir kardeşinin veya arkadaşının ya da bir dostunun olmasından sakın. Çünkü bir rivayette şöyle denilmektedir:

"Bid'at sahibi kişi ile beraber olan kimse günahlara karşı himaye edilmez ve kendi haline bırakılır. Bid'at sahibine doğru yürüyen kimse İslamı yıkmaya doğru yürümüş olur." Yine bir rivayette şöyle denilir:

“Allah'ın dışında ibadet edilen hiçbir ilâh Allah Teala'ya bid'at sahibinden daha sevimsiz değildir.” Rasulullah (s.a), bid'at ehline lanet etmiştir. Allal Teala onlardan azabın def edilmesini ve fidye ile kurtulmalarını kabul etmez. Farz ve nafilelerini de kabul etmez. Namaz ve oruçları çoğaldıkça Allah'tan daha fazla uzaklaşırlar. Onlarla arkadaşlığı reddet, onlara önem verme ve onlardan uzak dur. Nitekim Rasu­lullah (s.a) ve ondan sonraki hidayet rehberleri de bid'atçileri kendilerinden uzaklaştırmalar ve onları küçük görmüşlerdir. Eyyub es-Sahtiyani şöyle derdi:

Bid'at sahibinin çalışıp çabala­ması arttıkça Allah'tan uzaklaşması da artar.[278] Hişam ibn Hassan der ki:

Allah Teala bid'at sahibinin namazını, orucunu, zekatını, haccını, cihadını, umresini, sadakasını köle iazad etmesini, tevbesini ve fidyesini kabul etmez.[279] İbn Vehb, Abdullah ibn Ömer'den şöyle dediğini tahriç etti:

Kim Allah'la birlikte bir hükmedicinin veya rızık vericinin olduğuna ya da kendisi için fayda veya zarar vermeye, öldürmeye veya canlı tutmaya veya diriltmeye muktedir olduğunu iddia eder de Allah'a kavuşursa Allah onun delilini çürütür, onu konuşamaz hale getirir. Namazını ve orucunu geçersiz kılar ve cehennemde yüzüstü kapaklanır.

Bu hadislerin ve zikrettiğimiz veya zikretmediğimiz benzeri şeylerin hepsi sahih bir umdeyi ihtiva ederler. Bu rivayetlerde ifade edilen anlamın şeriatte sağlam ve yıkılmaz bir temeli vardır. Şöyle ki: İlk olarak bu rivayetlerden bazılarında bid'atçinin amellerinin kabul edilmeyeceği anlamım gerektiren şeyler vardır. Bu, Sahih'te mevcuttur. Mesela Kaderiyye bidati hakkında Abdullah ibn Ömer söyle demektedir:

"Onlara rastlarsan, şunu bildir: Ben onlardan uzağım, onlar da benden uzaktırlar. Abdullah ibn Ömer'in yemin ettiği (Allah) hakkı için, eğer onlardan birinin Uhud dağı kadar altını olsa da infak etse, kadere iman etmedikçe Allah onu kabul etmez." Abdullah ibn Mes'ud sonra Sahihu Müşlimde zikredilen Cibril hadisini delil gösterdi.[280]

Bunun bir benzeri de Hariciler hakkındaki hadistir. O hadiste Rasulullah:

"Siz onların namazlarının yanında kendi namazınızı, oruçla­rının yanında kendi oruçlarınızı, onların amellerinin yanında kendi amellerinizi beğenmezsiniz." dedikten sonra "Onlar okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkarlar" buyurmuştur.[281]

Bid'atleri sebebiyle bazıları hakkında bu hüküm sabit olduğuna göre, her bid'atçinin benzeri bir hükme muhatap olmasından korku­lur.

İkinci olarak, şayet bid'atçinin bir ameli kabul edilmiyorsa ya mutlak olarak kabul edilmediği kastedilir, yani bid'atçinin ameli sünnete uysun veya uymasın, hiçbir şekilde kabul edilmeyeceği kastedilir veya içerisinde bid'at olmayan amel değil de sadece içerisinde bid'at bulunan amelin makbul olmadığı kastedilir.

Birincisine gelince bu şu üç yönden birisi sebebiyle mümkündür:

1- Bu konudaki rivayetlerin olduğu gibi, zahiri üzere kurulma­sıdır. Bu takdirde hangi çeşit Bid'atin sahibi olursa olsun onun bütün amelleri -o amelin içine bid'at ister karışsın, ister karışmasın- artık makbul değildir. Biraz önce zikredilen İbn Ömer hadisi buna işaret eder. Ali ibn Ebî Tâlib'in şu hadisi de buna delâlet eder: Hz. Ali, üzerinde bir kılıç ve sahife asılı olduğu halde insanlara hitab etti. Hz. Ali o sahife yi açtı ve onda şunlar yazılı idi:

İyr'dan itibaren filan yere kadar olan bölge Medine'nin haram bölgesidir. Kim bu konuda bir bid'at çıkarırsa Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerinedir. Allah Teala onun ne nafilesini, ne de farzını kabul eder." Bu sözler, dinde bid'at çıkaranlar için gerçekten çok sert ifadelerdir.

2- Bid'atçi öyle bir bidat ortaya koyar ki bu bid'at bir kök mahiyetindedir ve diğer ameller o kökün kolları mesabesindedir.

Mesela mutlak olarak haberi vahidle amel etmeyi reddetme görü­sünde olan kimsenin durumu böyledir. Çünkü bütün (şer'i) teklifler haberi vâhid üzerine bina edilmiştir. Çünkü emir, mükellefe Allah'ın Kitabından ve Peygamberin sünnetinden gelir. Bu ikisinden türe­yenler de bunlara râcidir. Şayet sünnetten geliyorsa sünnetin büyük bir bölümü de âhad haberlerle nakledilmişlerdir. Hatta Rasulullah'tan mütevatir olarak gelen hadisi bulmak çok zordur.[282] Emir şayet Allah'ın Kitabından geliyorsa, onu da ancak sünnet açıklar. Âhad haberlerin naklini kabul etmeyen bir kişinin mutlaka reyini kullanması gerekecektir. Bu ise Bid'atin ta kendisidir. Bunun üzerine bina edilen her amel bid'attır ve onlardan hiçbirisi makbul değildir. Nitekim Rasulullah (s.a):

"Bizim işimiz gibi olmayan her amel (yapılan şey) merduttur (yani makbul) değildir." Buyurmuştur. Haber-i vahidin terki durumunda bütün ameller bid'at üzere bina edilmiş olacaktır. Ameller ise niyetlere göredir ve herkes için niyet ettiği şey vardır.[283]

Bunun örneklerinden birisi de şöyle diyen kimsenin sözüdür: Ameller ancak tevhidin hakikatlerini keşfetmiş evliyanın derecesine ulaşamayan kimseler için gereklidir. Kendisinden perdeler kaldırıl­mış ve arkasındaki hakikati keşfetmiş kimselere gelince teklif/ yükümlülük onlardan kaldırılmıştır. Bunu onlar kendi kafalarından uydurdukları bir temele oturturlar ki bu apaçık bir küfürdür ve burada söz, konusu etmeye bile değmez.

Tevatür veya âhad haberler yoluyla gelen Peygamber hadisleriyle amel etmeyi reddederek sadece Allah'ın Kitabına başvurmayı savunan sapıkların durumu da böyledir.

Tirmizi, Ebû Râfi'den Rasûlullah'ın (s.a) şöyle dediğini rivayet, etmiştir:

"Sizden biriniz koltuğuna yaslanmış bir haldeyken benim bir emrim veya yasağımla karşılaşınca: Bilmiyorum, bilmiyorum; tâbi olduğumuz Allah'ın Kitabında biz böyle bir şey görmedik, dediğini duymayayım."

Bu, hasenbir hadistir. Bir başka rivayette de Rasulullah (s.a) şöyle buyurur:

"Yakındır; bir adama benim hadisim ulaşacak ve o, kalçasının üstüne yaslanıp oturacak ve şöyle diyecek: 'Bizimle sizin aranızda Allah'ın Kitab'ı vardır. Onun içinde helâl olarak bulduğumuzu helal sayar, haram olarak gördüğümüzü de haram sayarız.' Oysa Allah Rasulü'nün (s.a) haram kıldığı şey de, Allah'ın haram kıldığı şey gibidir."

Bu hadis hasendir.

Bu hadis, sünneti terk edenleri kötülemek ve haram kılmada ve helal kılmada Rasulullah'ın sünnetinin, Allah'ın Kitabı gibi olduğunu ifade etmek üzere gelmiştir. O halde sünneti terk eden kimse, amellerini Allah'ın Kitabı ve Peygamberin sünneti üzerine değil kendi reyi üzerine bina ediyor demektir.

Bir örnek de şudur: Bid'atçinin tekfiri konusunda âlimlerin iki görüşü vardır. Rivayetlerin zahirleri bid'atçilerin dinden çıktığına delâlet ediyor. Mesela Haricilerle ilgili rivayetlerden birinde Hz. Peygamber "Onlar okun avdan, kan ile pislik arasından çıkışı gibi dinden çıkarlar" demiştir.[284] Bu konudaki ayetlerden birisi:

"O gün nice yüzler vardır, ağarır; nice yüzler de vardır ki kararır."[285] Bunlar gibi daha önce geçen rivayetlerin zahirleri hep buna delâlet ediyor.

3- Bid'at sahibinin kendi itikadındaki bid'at unsuru onu bazı taabbudi işlerde ve daha başka şeylerde tevil yapmaya sürükleye­bilir. Bu tevil onun şeriat konusundaki inancını zayıflatır. Bu da onun bütün amellerini geçersiz hale getirebilir. Bunun açıklaması aşağıdaki örneklerdir:

Bu örneklerden birisi onun teşride aklı, şeriate tercih etmesidir. Halbuki şeriat sadece aklın gerekli gördüğü şeyleri ortaya çıkarmak için gelmiştir. Keşke bu adamların Allah'a ibadet konusunda O'nun şeriatini mi, yoksa kendi akıllarını mı hakem kıldıklarını bilmiş olsaydım. Bilakis onların inancında şeriat kendisine tâbi olunan bir hâkim değil, yardımcı bir uydu gibi bir konuma düşmüştür. Bu, içerisinde şeriatın hiçbir gücünün ve etkisinin bulunmadığı bir teşridir. Böyle bir kimsenin aklının gereklerine göre yapmış olduğu her amel -her ne kadar aklına şeriati de ortak kılsa- tek başına şeriatın ölçülerine göre değil, akıl ve şeriat, ortaklığının ölçülerine göre yapılmış olur. Bir şeyin iyi veya kötü olduğunu akılla belirlemenin geçersizliğine delalet eden delil sebebiyle böyle bir amel de sahih/geçerli değildir. Çünkü bu, Kelâm âlimleri nazarında meşhur bidatlerden birisidir. Her bid'at de bir sapıklıktır.

Diğer bir örnek de şudur: Bid'atleri güzel gören bir kimsenin nazarında normal olarak şeriatın henüz tamamlanmamış olması gerekir.

"Bugün sizin için dininizi tamamladım."[286] Ayetinin onlar nazarında muteber bir manası yoktur. Onlardan hüsnü zan sahibi/iyi niyetli olanlar da bu âyeti zahiri anlamından çıkaracak şekilde tevil öderler. Ayrıca şöyle bir olgu vardır: İbadetlerde bid'at çıkaran bu fırkaların çoğu, zahidliğe ve halktan ayrı münzevi hayat yaşamaya fazlaca düşkün insanlardan oluşur. Câhil ve tecrübesiz halk da onların peşinden gider. Ehl-i sünnet ve cemaata bağlı olan kimseyi de Allah'ın yaratıklarının en takvâlısı da olsa sadece avamdan birisi olarak görürler. Havas ise işte bu fazla fazla ibadet yapan kimse­lerdir. Bu sebeple onlarla gurur duyanlar ve onların gittikleri tarafa meyledenlerin çoğunun kendi yollarından gitmeyen diğer insanları küçümsediklerini ve onları kendi nurlarından mahrum bırakılmış kişiler olarak kabul ettiklerini görürsün. Bu tür bir düşünceye sahip olan kimsenin elinde, salih selefin kayıt altına aldığı ve ilimde uzmanlaşmış fıkıhçıların sınırlarını beyan ettiği şeriatın kanunu güç kaybeder ve zayıflar. Çünkü onun nazarında şeriatın kanunu, seyrü sülük yolunda kendisini havassın arasına sokacak ölçüde motive edici bir özelliğe sahip değildir. Böyle bir durumda o kişilerin elinde bir amelin gerçek manada dayandığı ruh ortadan kalkmıştır. Bu da bu amellerin, dış görünüşü itibariyle şeriate uygun olsalar bile makbul olmamalarına yol açar. Çünkü bu amellerin temelindeki itikat onları ifsad edip bozar. Böyle bir durumda olan kimsenin de hem farzları, hem de nafileleri reddedilmeye layıktır. Allah korusun!

İkincisine gelince, yani bu rivayetlerden, bir bid'atçinin, içerisin­de bidat unsuru bulunsun bulunmasın, bütün amellerinin kabul edilmeyeceğinin kastedilmesi değil de, sadece bid'at unsuru bulunan amellerinin kabul edilmeyeceğinin kastedilmesi gayet açık bir şekil­de anlaşılmaktadır. Daha önce geçen "Bizim şu işimizde (dinimizde) olmayan her amel reddolunmuştur." Hadisi ve "Her bid'at bir sapık­lıktır", yani o bid'ati işleyen kişi sırat-ı müstakim üzerinde değildir hadisindeki çoğul kalıbı buna delâlet eder ve bu tur amellerin kabul edilmeyeceği anlamına gelir.

"Başka yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın yolundan ayırır."[287] Ayeti de buna delâlet eder. Bid'at sahibi genellikle tek bir amelinde bid'at işlemez. Meselâ namazda bid'at işleyip orucu doğru tutan veya oruçta bid'at işleyip, zekâtı doğru veren veya zekatta bid'at işleyip haccı doğru eda eden değildir. Çünkü onu bidatçiliğe sevkeden âmil bütün amellerinde onunla beraber hazır bulunmaktadır. Bu âmil ise, inşaallah ileride de anlatılacağı üzere hevâ ve Allah'ın şeraitini bilmemezliktir.

el-Mebsût isimli kitapta Yahya ibn Yahya'dan[288] nakledilmiştir;

O, A’raftan ve A'raf ehlinden söz ettikten sonra bir âh çekti ve innâ lillah ve innâ ileyhi râcîûn deyip şöyle dedi: Bunlar öyle bir topluluktur ki iyilik yapmak için bir yol tutturmak isteyen fakat bunda isabet etmeyenlerdir. Yahya ibn Yahya'ya denildi ki:

Ey Ebû Muhammed! Bununla beraber onların gayretleri sebebiyle kendileri için bir sevap var mıdır? Dedi ki:

Sünnete muhalefette sevap ümidi yoktur.

Bid'at sahibinin güvenlik ve himayeden mahrum kalacağı ve kendi nefsinin emrine terk edileceği meselesine gelince bununla ilgili rivayetler daha önce geçmiştir ve manası da gayet açıktır. Çünkü Allah Tealâ Hz. Muhammed'i (s.a.), yüce Kitabında belirttiğine göre bize âlemlere rahmet olarak gönderdi. Bu büyük nurun doğumundan önce biz yolumuzu şaşırmış ve az bir kısmı hariç dünyevi maslahat­larımızı tam olarak bilemez bir halde idik. Uhrevi maslahatlarımızı ise az veya çok hiç bilemiyorduk. Üstelik herkes içerisinde ne olursa olsun nefsinin hevasına biniyor ve başkasının hevasını/istek ve arzularını bir kenara atıyor ve ona iltifat etmiyordu. Bu sebeple aralarında özel ve genel manada ihtilaf ve kargaşa hiç eksilmiyordu. Nihayet şüphe ve karışıklıkların zail olması ve insanlar arasındaki ihtilafların ortadan kalkması için Allah Teala Peygamberini (s.a) gönderdi.

Nitekim Allah Teala şöyle buyurdu:

"İnsanlar bir tek ümmet idi. Sonra Allah müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi. İnsanlar arasında anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren kitapları da gönderdi. Ancak kendilerine kitap verilenler, apaçık deliller geldikten sonra, aralarındaki kıskançlıktan ötürü dinde anlaşmazlığa düştüler, Bunun üzerine Allah iman edenlere, üzerinde ihtilaf ettikleri gerçeği izniyle gösterdi. Allah dilediğini doğru yola iletir."[289]

"İnsanlar sadece bir tek ümmet idi. Sonradan ayrılığa düştüler."[290]

O Peygamber ihtilaf ettikleri şeylerde insanlar arasında sadece onların dağınıklıklarını düzene koyacak, birlik ve bütünlüklerini sağlayacak şeyleri getirmek suretiyle hükmediyordu. Onun getirdiği şeyler, onlar hangi yönde ihtilafa düşmüşlerse onunla ilgiliydi ve bu da; sonuçta onların hem dünyadaki hem de âhiretteki iyiliklerini temin ediyor ve bozulmayı onlardan kesin olarak defediyordu. Kaynakları âlimlerce bilinen yöntemlerle dinler, canlar, akıl, nesiller ve mallar, korunuyordu. İşte bu, Peygambere (s.a) söz, fiil ve takrir olarak inen (yüce kitap) Kurandı. Onların kendi kendilerini idareden âciz oldukları, kendi maslahatlarının/menfaatlerinin nerede olduğunu tek başlarına bilemeyecekleri Allah tarafından bilindiği için kendi hallerine bırakılmadılar. Bid'atçi bu büyük bağışları ve bereketli hediyeleri terk eder de nefsinin ve dünyasının ıslahı için şer'i bir delil olmaksızın kendi nefsine sarılırsa himayeye ve bu rahmetin altına girmeye nasıl lâyık olur? O, himaye ipinden elini salmış ve nefsinin tedbirine sığınmıştır. Artık o, rahmetten uzak kalmayı hak etmiştir.

Allah Teala şöyle buyurmuştur:

"Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı yapışın; parçalanmayın."[291] Allah Teala bunu:

"Allah'tan O'na yaraşır şekilde korkun"[292] dedikten sonra söylemiştir. Böylece Allah Teala kendi ipine sarılmanın Allah'tan O'na lâyık şekilde korkmak anlamına geldiğini ve ondan başkasına yapışmanın da tefrika olaca­ğını bildirmiştir. Tefrika bid'atçinin en kötü vasıflarından birisidir. Çünkü o, Allah'ın hükmünden dışarı çıkmış ve müşlümanlarm cemaatinden uzaklaşmıştır. Abdullah ibn Humeyd, Abdullah'tan rivayet eder:

Allah'ın ipi cemaattir. Katade ise şu yorumu yapar:

Allah'ın sağlam ipi şu Kur'an'dır, O'nun sünnetleridir ve kullarına yüklediği sorumluluktur. Allah, onlara Kur'an'daki iyiliklere bağlanmalarını, O'nun ipine sımsıkı sarılmalarını ve diğer şeyleri emretmiştir. Şu ayet-i kerime de buna işaret eder:

"Allah'a sımsıkı sarılın. O sizin mevlânızdır."[293]

Bid'atçiye doğru giden ve ona saygı gösteren kimse ise İslamın yıkılmasına yardımcı oluyor demektir. Bununla ilgili rivayetler de daha önce geçti. Yine merfû olarak rivayet edilen bir hadiste şöyle denilir:

"Kim saygı göstermek maksadıyle bir bid'atçinin yanına gelirse İslamın yıkılmasına yardım etmiş olur."[294]

Hişairi ibn Urve'den: Rasulullah (s.a) şöyle buyurdu:

"Kim bid'atçiye saygı gösterirse İslamın yıkımına yardım etmiş olur."

Rasulullah'tan (s.a) sahih olarak gelen şu hadis de bu manayla birleşir:

"Kim sonradan bir şey ihdas (icad) ederse veya icad edene sığınırsa Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzeri­ne olsun."

Sığınmakla, saygı göstermek aynı anlamda birleşir. Bu gayet açıktır. Çünkü ona doğru gitmek ve ona saygı göstermek, bid'atinden dolayı ona tazimde bulunmak demektir. Halbuki biz biliyoruz ki şeriat onun engellenmesini, aşağılanmasını, dövmek ve öldürmek gibi daha ağır şeylerle cezalandırılmasını emrediyor. Ona saygı göstermek İslam Şeriatıyle amel etmekten vazgeçmek ve ona aykırı olan bir şeye yönelmek olur. İslam ancak onunla ameli terkle ve ona aykırı olan şeyi yapmakla yıkılır.

Aynı şekilde bid'at sahibine saygı göstermek İslama yönelik ve onun yıkımına sebep olacak iki mefsedetin kaynağıdır:

Birincisi: Cahillerin ve halkın da bu saygıya yönelmelerine ve bid'atçinin, insanların en faziletlisi olduğuna ve onun gittiği yolun diğerlerinden daha hayırlı olduğuna inanmalarına sebep olur. Bu da ehl'i sünnete ve onların gittikleri yollara değil de bid'atçinin Bid'atine uyulmasına yol açar.

İkincisi: Bir bid'atçi Bid'atinden dolayı itibar görürse bu, onun için her şeyde yeni bir bid'at inşa etmesinde teşvik edici bir unsur olur.

Her iki durumda da bid'atler diriltilmiş, sünnetler öldürülmüş olur. Bu da tamamen İslamm yıkılması demektir.

Muaz hadisi de buna delalet eder:

"Yakında öyle bir zaman gelecek ki bir kimse şöyle diyecek:

Ben Kur'an'ı okuduğum halde onlara ne oluyor da bana uymuyorlar? Ben onlara Kur'an'dan başka bir şeyi icat etmedikçe bana uymayacaklar. Sonradan icat edilen şeylerden sakının. Çünkü sonradan icat edilen şeyler sapıklıktır,"

Bu rivayet, bid'atler diriltildiği zaman sünnetlerin öldüğüne, sünnetler öldüğü zaman da İslamın yıkıldığına delâlet eder.

Buna göre seleften yapılan nakil, gösterilen saygının doğrulu­ğuna fazlasıyla delâlet eder. Çünkü bâtıl ile amel edildiği zaman hak ile amelin terk edilmesi gerekir. Nitekim hak ile amel edildiği zaman da bâtıl terk edilmiş olur. Çünkü bir yer, bir birine zıt iki şeyden ancak birisiyle meşgul edilir.

Bid'atleri terk etmek de sâbit/değişmez bir sünnettir. Kim bir tek bid'atle amel ederse bu sünneti terketmiş olur.

Huzeyfe'den (r.a) daha önce nakledilmiş olan şu sözler de bundan dolayı söylenmiştir.

"Huzeyfe eline iki tane taş aldı ve birini diğerinin üzerine koydu. Sonra arkadaşlarına şöyle dedi:

Bu iki taşın arasında bir ışık görüyor musunuz? Dediler ki:

Ey Ebû Abdullah! Bunların arasında sadece az bir ışık görüyoruz. Huzeyfe dedi ki:

Canım kudretinde olan (Allah)'a yemin olsun, bid'atler o kadar çok ortaya çıkacak ki şu iki taşın arasındaki ışık kadar bile haktan bir şey görünmeyeçek. Vallahi bid'atler o kadar çok yaygınlaşacak ki onlardan bir tanesi terk edildiği zaman, sünnet terk edildi diyecekler."

Buna dair daha önce geçmiş bir başka rivayet daha vardır.

Ebû İdris el-Havlâni'den nakledilmiştir: O şöyle diyordu:

"Bir ümmet kendi dininde bir bid'at icat ettikçe Allah Teala da bu bid'atle birlikte onlardan bir sünnetini kaldırır,"[295]Hassan ibn Atıyye'den: O şöyle demiştir:

Bir millet, dinlerinde ne kadar bid'at çıkarırsa Allah Teala da onların sünnetlerinden o kadarını mutlaka çekip alır. Sonra kıyamete kadar da o sünneti bir daha kendilerine iade etmez."[296]

Seleften bazıları merfû olarak şu hadisi naklederler:

"İslamda bir bid'at çıkaran kişi mutlaka ondan daha hayırlı bir sünneti terk etmiş olur."[297] İbn Abbas'tan (r.a.); o şöyle dedi:

İnsanlar öyle bir zamanda yaşayacaklar ki o zamanda mutlaka bid'at icat edip sünneti öldüre­cekler. Nihayet bid'atler diriltilip sünnetler öldürülecek.[298]

Şeriat lisanıyle bid'atçinin lanetlenmesine gelince o da Rasulullah'ın (s.a) şu hadisi sebebiyledir:

"Kim bir bid'at çıkarır veya bid'atçiye sığınırsa Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerindedir."[299]

Daha önce olmayan kötü bir yolu izlemek de bid'at çıkarmak sayılır.

Bu lanette bid'at sahibi ile iman etmelerinden, Rasulün gönderil­mesinin şüphe götürmez bir hak olduğuna şehadet getirmelerinden ve kendilerine Allah'tan bir hidayet ve yeterli açıklamanın gelme­sinden sonra inkarcılığa sapan kimseler müşterektirler. Bu husus Allah'ın şu âyetinde ifade edilmektedir:

"İman etmelerinden, Rasul'ün hak olduğuna şehadet getirmelerinden ve kendilerine apaçık deliller gelmesinden sonra inkarcılığa sapan bir kavme Allah nasıl hidayet nasip eder? Allah zâlimler topluluğunu doğru yola iletmez. İşte onların cezası, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanlığın lanetine uğramalarıdır."

Bu lanette bid'at sahibi, Allah'ın indirdiği ve Kitab'ında beyan ettiği şeyleri gizleyenlerle de ortaktır. Bu da şu âyette ifade edilimektedir:

"İndirdiğimiz açık deliller ve Kitapta insanlara apaçık gösterdiğimiz hidayet yolunu gizleyenlere hem Allah, hem de bütün lanet ediciler lanet eder."[300]

Bid'atçinin bu iki fırkayla birlikte ortak olduğu bu manayı iyi düşününüz. Bu, ortaya koyduğu şeriatte Şâri ile ters düşmektir. Çünkü Allah Teala, Kitabı indirdi, kurallar ortaya koydu ve yolundan gitmek isteyenler için o yolu mümkün olan en açık şekliyle beyan etti. Kâfir, o kuralları reddederek onlara ters düştü. O kuralları/şeriatı gizleyen ise bizzat gizlemek suretiyle şeriate ters düştü. Çünkü Allah Tealâ beyan etti ve açıkladı, o ise ketmetti ve gizledi. Bid'atçi ise Allah'ın beyan ettiğini terk etmek, açığa çıkardığını gizlemek için bir vasıtayı ortaya koymak suretiyle şeriate ters düştü. Çünkü müteşabihlere tâbi olduğu için apaçık şeylerin içine problemler sokuşturmak bid'atçinin âdetidir. Çünkü onun müteşabihler hakkındaki düşünceleri muhkemler/apaçık şeylerle ilgili inancını tahrip eder. O halde bid'atçi apaçık olan bir şeyin içerisine kapalı ve anlaşılmaz bir şeyi sokuşturmaya başlayan kimsedir. Hatta o kadar ki bid'at konusunda Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lanetini gerektirecek şeyleri irtikap eder.

İmam Mâlık'in arkadaşı Ebû Mus'ab anlatır:

İbn Mehdî bizim yanımıza -yani Medine'ye- geldi ve safın önüne ridasını (elbisesini) sererek (Peygamber'in mescidinde) namaz kıldı, imam selamını verince insanlar ona gözlerinin ucuyla baktılar, Mâlik de baktı. O, namazı hemen imamın arkasında kılmıştı. İbn Mehdi selamını verince İmam Mâlik:

Burada muhafız kim? diye sordu. Yanına hemen iki tane adam geldi. Onlara dedi ki:

Şu elbisenin sahibini hemen yakalayın ve derhal onu hapsedin. İbn Mehdi hapsedildi. Sonra İmam Mâlik'e onun İbn Mehdi olduğu söylendi. İmam Malik onun yanına gitti ve kendisine şöyle dedi:

Allah'tan korkmadın mı ki elbiseni safta önüne serdin, namaz kılanları kendine baktırarak meşgul ettin ve bizim mescidimizde daha önce bilmediğimiz bir şeyi bid'at olarak ihdas ettin? Halbuki Peygamber (s.a):

"Kim bizim mescidimizde yeni bir şey icad ederse Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun." buyurdu. Bunun üzerine İbn Mehdi ağladı ve bir daha ebediyen ne Peygamber'in (s.a) mescidinde, ne de başka yerde böyle bir şey yapmayacağına kendi kendine söz verdi. İşte bu, olmayan bir şeyi icat etmeyi terk konusunda bu lanetten korkarak son derece ihtiyatlı ve dikkatli olmanın bir örneğidir. Ne dersin, elbise sermek değil de başka bir bid'at olsaydı durum ne olurdu düşünebiliyor musun? "Benim lanet ettiğim altı kişi vardır ki onlara Allah da lanet eder." hadisi daha önce geçmişti. Bu altı kişinin içerisinde, bid'ate sarılarak Hz. Peygamber'in sünnetini terkeden kimse de zikredil­mişti.

Bid'atçinin Allah'tan uzaklığının artmasına gelince onun delih de el-Hasen'den gelen şu rivayettir. El-Hasen şöyle demiştir:

Bid'at sabibi Allah'a oruç tutmasını ve namaz kılmasını artırdıkça Allah'­tan daha fazla uzaklaşır. Eyyüb es-Sahtiyani de şöyle demişti:

Bid'at sahibinin çalışıp çabalaması arttıkça, Allah'tan uzaklaşması da artar.

Rasulullah'ın (s.a), Hariciler hakkındaki şu sahih hadisinin işaret ettiği şey de bu nakli doğrulamaktadır: "Bunların kökünden öyle bir topluluk çıkacak ki siz onların namazları yanında kendi namazlarınızı, oruçlarının yanında kendi oruçlarınızı beğenmez­siniz... Onlar okun avdan çıktığı gibi dinden çıkarlar."

Hz. Peygam­ber bu hadiste önce ibadetlerindeki gayretlerini beyan etmiş, sonra da Allah'tan uzaklaştıklarını beyan etmiştir.

Nakli deliller, yukarıda geçtiği gibi bid'atçinin farzının ve nafilesinin kabul edilmeyeceğini de beyan etmiştir. Onun bid'at üzere yapmış olduğu her amel sanki onu hiç yapmamış gibi sayılır. Ameli yok sayılacağı için onu terketmenin vebali yüklenir. Ameli terk etme vebalinin üzerine, bid'atçiliğindeki inadın ve onunla şeriatın temelinde, ameli ve itikadı konularda insanların kafasına yanlış düşünceler sokmasının vebali de ilave edilir. Bununla beraber o yine de Bid' atinin kendisini Allah'a yaklaştıracağını ve cennete ulaştıracağını zanneder.

Sahih ve açık rivayetlerle sabit, olmuştur ki onu ancak meşru bir şeyi, meşru bir şekilde yapması Allah'a yaklaştırır. Halbuki o bunu terk etmiştir ve bid'atler onun amellerini boşa giderir. O ise bid'atleri benimsemiş ve kabullenmiştir.

Bid'atlerin müslümanlar arasında düşmanlık ve kinin kaynağı olmasına gelince bu, bid'atlerin grup grup parçalanmayı gerektirmesi sebebiyledir.

Şu âyetlerde anlatıldığına göre Kur'an-ı Kerim de buna işaret etmektedir:

"Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın."[301]

"Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın yolundan ayırır."[302]

"Müşriklerden olmayın. Dinlerini parça­layan ve bölük bölük olanlardan olmayın. Bunlardan her fırka, kendilerinde olan ile böbürlenmektedir.”[303]

"Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yok­tur."[304]

Bu manaya gelen daha başka âyetler de vardır.

Hz. Peygamber (s.a) bir toplumun içerisine giren fitne ve fesadın dini zayıflatacağını, beyan etti. Bütün bu deliller bid'at çıktığı zaman ayrılık ve düşmanlığın da ortaya çıktığım göstermektedir.

Bu gerçeğin ilk delili Hâriciler kıssasıdır. Sahih rivayetlerin verdiği haberlere göre onlar müslümanlara o derece düşman olmuşlardı ki, hatta kâfirleri bırakıp onları öldürür hale gelmişlerdi. Sonra gücünü yöneticilere yakınlıktan alan bütün despot gruplar onları izledi. Bütün tarihçilerin anlattıklarına göre onlar ehl-i sünnete her türlü cezayı, işkenceyi ve cinayeti reva gördüler.

Sonra onları bütün bid'at çıkaran bid'atçiler izledi. İnsanların şeriate uymalarını engellemek, onları kötülemek ve onların kendile­rini dünyaya vermiş necasetler olduğunu iddia etmek bid'atçilerin âdetiydi. Dünyayı kötülemek ve dünyaya bağlananları kötülemek konusunda şeriatin yolunu savunanların aleyhine deliller getirir­lerdi. Nitekim Amr ibn Ubeyd'den[305] rivayet edildiğine göre o şöyle demişti:

Şayet Ömer, Osman, Talha ve Zübeyr benim yanımda bir ayakkabı bağcığının aleyhinde şahitlik etselerdi onların şahitliklerini kabul etmezdim.

Muaz ibn Muaz'dan;[306] o şöyle dedi:

Amr ibn Ubeyd'e dedim ki:

Abdurrahman ibn Avf’ın karısını iddetinin bitiminden sonra Hz.Osman'ın mirasçı yaptığını Hasen el'Basri nasıl haber verdi? Amr ibn Ubeyd dedi ki:

Osman yaptıysa bu sünnet değildir."[307] Amr ibn Ubeyd'e denildi ki:

Nasıl oldu da el-Hasen sekteteyn hakkında Semura'dan[308] rivayette bulundu? Dedi ki:

"Ne yapacaksın Semura'yı! Allah kahretsin onu..." Hayır, hayır Allah Amr ibn Ubeyd'i kahretsin. Bir gün bir şeyden soruldu da (araştırmadan) hemen cevabını verdi. Râvi der ki:

Ben bunun üzerine kendisine dedim ki:

“Ama bizim arkadaşlarımız böyle söylemiyorlar.” Dedi ki:

“Babasız kalasıca, senin arkadaşların kimler?” Dedim ki:

“Eyyub, Yunus ibn Avn ve et'Teymi.” Dedi ki:

“Onların hepsi necasettir, diri olmayan ölülerdir.”

Selefi sâlihe söven sapıkların durumu işte budur. Belki de onların sermayeleri budur.

"Halbuki Allah nurunu tamamlamaktan asla vazgeçmez."[309]

Bu bozgunculuğun temeli Hariciler tarafından atılmıştır. Çünkü selef-i sâlihe ilk defa onların lanet ettikleri ve sahabeyi ilk defa onların tekfir ettikleri rivayet edilmiştir. Bütün bu tavırlar kin ve düşmanlığa sebep olur.

Necat fırkası yani ehl-i sünnet de bid'atçilere düşman olmakla, onları kovmakla ve onların tarafından toplananları öldürmekle emrolundular. Daha başkası değil. Âlimler, yukarıda da geçtiği gibi onlarla arkadaş olmaktan ve beraber oturmaktan sakındırdılar. Onlarla beraber olmak kin ve düşmanlığa sebep olur. Fakat müminlerin yolundan başka yollara tâbi olma Bid'atini çıkarmak suretiyle cemaatten dışarı çıkmaya sebep olan kimselere gösterilecek düşmanlık kayıtsız şartsız, mutlak bir düşmanlık değildir. Onlara bizimle dost olmaları ve cemaate dönmeleri emredilirken nasıliolur da biz onlara böyle bir düşmanlıkla emrolunabiliriz ki?

Bid'atin Hz. Peygamber'in şefaatine engel olmasına gelince bunun delili de şu hadisi şeriftir:

"Bid'atçiler hâriç, ümmetim benim şefaatime nail olacaktır."[310]

Bu rivayetteki mananın doğruluğuna Sahihte geçen şu hadisi şerif de işaret eder:

"Kıyamet günü ilk giydirilecek kişi İbrahim'dir (a.s). Yine kıyamet günü ümmetimden bazı adamlar getirilecek ve sol tarafa (cehenneme) götürülecek ve denilecek ki: Onlar hep geriye doğru dönenlerden oldular."

Bu hadis daha önce de geçti. Bu hadiste onlar için Rasulullah'ın şefaati zikredilmedi. Ancak Hz. Peygamber şöyle dedi:

"Ben onlara salih kulun (Hz. İsa'nın) dediği gibi, uzak olun, derim."

Hadisin başlangıç bölümünden bu geriye dönmenin küfre dönmek olmadığı açıkça bellidir. Çünkü

"Benim ümmetimden bazı adamlar getirilecekler" denilmektedir. Şayet, onlar İslamdan dönmüş olsalardı Hz. Peygam­ber onları kendi ümmetinden saymazdı. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) onlarla ilgili şu ayeti okudu:

"Eğer onları bağışlarsan şüphesiz sen izzet ve hikmet sahibisin.[311]

Şayet Hz. Peygamber (s.a) onların İslam'dan topluca çıkmış olduklarını bilseydi ümmetimden demezdi. Çünkü küfür üzere ölen kimse için kesinlikle mağfiret, söz konusu olamaz. Yaptığı şeyler kendisini İslam dışına çıkarmayanlar için ancak mağfiret umulabilir. Çünkü ayet-i kerimede şöyle buyurulur:

“Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz bundan baş­kasını (günahları) dilediği kimse için bağışlar.”[312]

Bu hadisin bir benzeri de Muvatta' hadisidir. Onda da Hz. Peygamberin şu ifadesi vardır:

"Ben derim ki: Uzak olun, uzak olun."[313]

Bid'atlerin, mukabili olan sünnetleri kaldırdığına gelince bunula ilgili deliller "bid'atçiye saygı gösteren İslam'ın yıkımına yardım etmiş olur" bölümünde geçmişti.

Kıyamete kadar o bid'ati işleyenlerin vebali ve günahının aynısının bidati çıkaran kişinin üzerine olması meselesine gelince bunun delillerinden birisi şu ayet-i kerimedir:

"Kıyamet gününde kendi günahlarını tam olarak taşımaları ve bilgisizce saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından da bir kısmını yüklenmeleri için (öyle derler).":[314] Bir diğer delil de Sahih'te geçen şu hadistir:

"Kim kötü bir sünnet çıkarırsa hem o çıkardığı kötü sünnetin günahını, hem de onu işleyenlerin günahını yüklenir." Bir diğer hadis de buna işaret eder ki o hadis şudur:

"Haksız yere adam öldüren hiç kimse yoktur ki onun yükleneceği günahın bir misli de Adem'in ilk oğluna verilmemiş olsun. Çünkü cinayet işleme âdetini ilk defa çıkaran kişi odur."[315]

Hz. Adem'in oğlu cinayet işleme âdetini ilk defa başlattığı için sonraki cinayetlerin vebaline ortak olduğuna göre Allah'ın ve Rasülü'nün razı olmadığı bir âdeti çıkaranın durumu da onun gibidir. Çünkü cinayet âdetini çıkaran kimse, daha sonra o cinayetleri işlediği için değil, böyle kötü bir geleneği başlattığı ve bunu izlenen bir yöntem haline getirdiği için günaha ortak olur.

Daha önce geçen şu hadis de bu manayadır:

"Kim Allah ve Rasulünün razı olmadığı sapık bir bid'ati çıkarırsa, o bid'ati işle­yenlerin yüklendiği günah kadarı ona da yüklenir. Bununla beraber o bid'ati işleyen insanların günahından da hiçbir şey eksilmez."

Bu konuda daha başka hadisler de vardır.

O halde kişi Rabbinden korksun ve ayağını sağlam yere basmak için önceden iyi düşünsün; hüküm koymada aklına güvenip de Rabbinin koyduğu hükmü itham eder duruma düşmesin.[316] Zavallı, hesabında olmayan şeylerden hangi günahların kendi mizanına konulacağını ve onları kimin işlediğini bilemez. Çünkü kim bir bid'at çıkarır da kendisinden sonra gelen bir başka kimse o bidatle amel ederse, çıkardığı ve işlediği bid'atten yüklendiği günaha ilave olarak bu bid'ati işleyenin günahı kadarı da mutlaka kendisine yüklenir.

İşlenen her bid'at -daha önce de ifade, edildiği gibi- zaman boyunca daima çoğaldığı, meşhur olduğu ve yaygınlaştığı sabit olduğuna göre bid'atçinin yükleneceği günah da bunun ölçüsüne göre olacaktır. Nitekim güzel bir gelenek başlatan kişiye de hem bu geleneği başlatmasının, hem de kıyamete kadar onunla amel eden­lerin sevabı vardır. Aynı şekilde her bid'at de mukabili olan bir sünneti öldürdüğüne göre, bid'atçiye bunun günahı da yüklenir. Bu, islediği Bid'atin günahına ilave edilen bir günahtır. Bu günah o bid'at işlendikçe kat kat artar. Çünkü bu bid'at sözde ve fiilde tekrarlandıkça aynı şekilde sünnetin öldürülüşü de tekrarlanmış olur.

Bunu Haricilerin bid'atiyle birlikte düşününüz; Hz. Peygamber (s.a) onları bize tanıtırken "okun avdan sıyrılıp çıkışı gibi dinden çıktıklarını" söylüyor. Bu hadis onlarda dinden bir şey kalmadığını, sadece bakan kimsenin acaba bunlarda din var mı yok mu? diye şüpheye düşebileceğini beyan ediyor. Bunun sebebi sadece Allah'ın dininde bid'at çıkarmaktır. Onlar hakkındaki şu hadis de buna delalet etmektedir:

"Onlar müslümanları ödürürler, putperestleri bırakırlar."

"Onlar Kur'an'ı okurlar, fakat okudukları Kuran, hançerelerinden öteye geçmez."

Bu, onlara ait üç tane bid'attır. Allah korusun.

Bid'at sahibinin tövbesinin olmadığı meselesine gelince bunun delili de Hz. Peygamber'in (s.a) şu sözüdür: "Allah Teala bütün bid'atçilerin tevbelerine engel olmuştur."[317]

Yahya ibn Ebi Amr eş-Şeybâni der ki:

Allah Teâla'nın bid'at sahihinin tövbesini kabul etmediği ve bid'at sahibinin ondan daha kötüsüne intikal etmekten başka bir şey yapmadığı söylenmiştir.

Buna benzer bir sözü de, Ah ibn Ebi Tâlib söylemiştir:

Bid'at olan bir görüşe sahip olup da sonradan o görüşü terk eden kimse mutlaka ondan daha kötüsüne intikal eder.

Bu rivayetleri İbn Vaddah tahriç etti:

İbn Vehb, Ömer ibn Abdilaziz'den şöyle dediğini tahriç etti:

İki kişi vardır ki biz onları ayıplarız: İhtiras sahibi ve hevâ sahibi. Çünkü ikisi de huylarından vazgeçmezler.

İbn Şevzeb'ten:

Abdullah ibn el-Kasım'ı şöyle derken dinledim:

Hevâ ve heves üzere olan bir kul, mutlaka ondan daha kötüsüne intikal eder. O dedi ki:

Ben bunu dostlarımdan birisine söylemiştim, o da dedi ki:

Hz. Peygamber'in (s.a) şu hadisi de bunu tasdik eder:

"Bid'at sahibi okun avdan çıkışı gibi dinden çıkar, sonra ok gerisine geri dönünceye kadar da dine dönmez."

Eyyûb dedi ki:

Adamın birisi bir reyi/görüşü savunuyordu. Sonra o görüşünden vazgeçti. Sevinerek Muhammed'e geldim ve bunu ona haber verdim. Dedim ki:

Biliyor musun filan adam savunduğu görüşü terk etmiş? Dedi ki:

Acaba hangi görüşe intikal etmiş?

Hadi­sin sonu onlar hakkında başlangıcından daha şiddetlidir. Başlangıcı "dinden çıkarlar" sonu ise "sonra geri dönmezler" şeklindedir. Bu, Ebu Zerr'in rivayet ettiği bir hadistir, bu hadiste Rasulullah (s.a) şöyle buyurur: “Ümmetimden öyle bir topluluk olacak ki Kur'an'ı okuyacaklar, okudukları Kur'an boğazlarından ileriye gitmeyecek. Okun avdan sıyrılıp çıkışı gibi dinden çıkacaklar, sonra ona bir daha dönmeyecekler. Onlar insanların ve yaratıkların en kötüsüdürler.”

Bu, sahih bir hadisin söz konusu rivayetlerin ifade ettiği mana için şahitlik etmesidir. Bu rivayetlerin özeti şudur: Eyyûb'un hadi­sinde de ifade edildiği gibi bid'at sahibi Bid'atinden tevbe ettiği zaman o bid'atten kurtulsa bile ondan daha kötüsüne saplanır. Veya Gaylan ile Ömer ibn Abdilaziz arasında geçen olayda olduğu gibi adam o bid'ati bıraktığını izhar eder, fakat daha sonra onda ısrar eder. Fırkalarla ilgili hadis de buna delalet eder. Orada şöyle denil­miştir:

"Ümmetimin içinde öyle bir topluluk çıkacak ki bu bevâ ve heves sahipleri onlara her yönden hakim olacaklardır. Tıpkı kuduz hastalığının kuduz hastasının her tarafını kapladığı gibi. Bu hastalık hastayı o kadar sarar ki, onun vücudunda hastalığın girmediği hiçbir damar ve hiçbir mafsal kalmaz."[318]

Bu olumsuzluk mutlak manada bir genelliği gerektirir. Fakat normal manada -yani istisnaları da olabilen- bir genelliği ifade ettiği şeklinde de yorumlanabilir. Çünkü Abdullah ibn el-Hasen el-Anberi'den nakledilen rivayette ve İbn Abbas'ın Hz. Ali'ye karşı çıkan Harûrilerle yaptığı tartışmada ve Ömer ibn Abdilaziz'in bazılarıyle yaptığı tartışmada da görüldüğü gibi bir bid'atçinin görüşünden vazgeçip hakka dönmesi mümkündür. Fakat genellikle bidatçiler görüşlerinde ısrarlı olurlar. Bundan dolayı biz deriz ki:

Bazı bid'atçilerin tövbe etmeleri uzak bir ihtimaldir. Çünkü hadis, zahiriyle genellik ifade eder. Bununla ilgili daha geniş açıklama inşaallah ileride gelecektir.

Bid'atçinin tövbeye uzak duruşunun sebebi, şer'i yükümlülük­lerin altına girmenin nefse zor gelmesidir. Çünkü, bu heva ve hevese aykırı gelen bir iştir, şehevi arzuların yoluna dikilen bir engeldir. Bu sebeple nefse gerçekten çok ağır gelir. Çünkü hakkın bir ağırlığı vardır. Nefis, kendi arzularına aykırı olan şeyleri değil, sadece onlara uygun şeyleri istekle yapar. Her bidatte nefsin arzularına hoş gelen bir taraf vardır. Çünkü bidat Şârie ait değil bidat'çinin kendisine ait bir görüştür. Asıl hükme değil, başka ilavelerle yan hükümlere uyar. Şöyle ki, bid'atçi, Şârie nisbet edilen delile mutlaka şüphe ile bakar ve kendi söylediği şeyin Şâri'in maksadı olduğunu iddia eder. Böylece onun hevâsı, iddiasınca şer'i delille kastedilen şey olmuş olur. Hevâ ve heveslerine sımsıkı sarılmışken nasıl onun dışına çıkabilir ki? Aslında bu şekilde şer'i delile sarılması gerekirdi.

Evzâi'den rivayet edilen şu söz de bunun delillerindendir:

Bana bildirildiğine göre, sapık bir bid'ati işleyen kimseye şeytan ibadeti kolaylaştırır, ya da o yolla kendisini avlamak için onu ağlamaya ve tevazua teşvik eder.[319] Sahabilerden birisi şöyle dedi:

İnsanlardan ibadette aşırı giden kimse fitneye düşer. Onlar Hz. Peygamberin şu sözüyle delil getirirler.

"Sizden biriniz onun namazı yanında kendi namazını, onun orucu yanında kendi orucunu küçük görür."...

Hâricilerden ve diğer bid'atçilerden nakledilen haberlerde de görüldüğü gibi yaşanan gerçekler onun söylediği şeyi doğrulamak­tadır.

Bid'atçi dünyada saygınlık kazanmak, mal ve mevki sahibi olmak ve diğer şehevi arzularım gerçekleştirmek, hatta dünyevi arzuları yüceltmek için büyük bir gayret içinde olur. Rahiplerin kiliselerde ve manastırlarda her türlü zevkleri terk etmelerini, çeşitli ibadetlerle kendilerini sıkıntıya sokmalarını ve şehevi arzularından vazgeçmelerini görmüyor musun? Buna rağmen onlar ebediyen cehennemde kalacaklardır.

Allah Teala şöyle buyurmuştur:

"O gün birtakım yüzler zelildir, durmadan çalışır, (fakat boşuna) yorulur, kızgın ateşe girer."[320]

"De ki: Size, (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? (Bunlar) iyi işler yaptıklarını zannettikleri halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimseler­dir."[321]

Bunun sebebi onların bu bidatleri işlerken hissettikleri bir hafiflikten ve nefsin arzularına ulaşması sebebiyle kazandıkları ve zorlukları kolaylaştırıcı bir zindelikten başka bir şey değildir, içinde bulunduğu durum bid'atçinin hoşuna gider. Çünkü ona göre bunun nefsâni bir azru olması mümkün değildir ve yaptığı şey de bu arzular cümlesinden değildir. Ayrıca kendi deliline de uygundur. Hal böyle olunca ona sımsıkı sarılmasını ve daha da ileri gitmesini engel­leyecek olan nedir? Halbuki ona göre kendi amelleri başkasının amellerinden daha faziletlidir, onun itikadı daha doğrudur ve daha yücedir. Delil bir kıymet ifade eder mi? Nitekim

"İşte Allah böylece, dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini doğru yola eriştirir."[322]

Bid'atçinin dünyada zillete düşmesine ve Allah'ın gazabına uğramasına gelince bunun delili Allah'ın şu âyetidir: "Buzağıyı (tanrı) edinenler var ya, işte onlara mutlaka Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir: Biz iftiracıları böyle cezalandırırız."[323]

Bu âyetin tefsirinde seleften gelen yorumlara göre -ki yukarıda geçmişti- her bid'atçi dünya hayatında zillete düşe­cektir. Bu gayet açıktır. Çünkü buzağıyı tanrı edinenler, onun böğürmesini işitmeleri ve Samîrî'nin kendilerine verdiği vesvese sebebiyle ona tapacak derecede sapıttılar. İçine düştükleri şüphe onları haktan uzaklaştırmıştı. Allah Teala "Biz iftiracıları böyle cezalandırırız" buyurdu. Bu, hem onlar, hem de onlara benzeyenler hakkında genel bir ifadedir. Çünkü şu âyet-i kerimeye göre bütün hid'atler Allah'a karşı bir iftiradır: "Bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiği rızkı, Allah'a iftira ederek (kadınlara) haram kılanlar, muhakkak ki ziyana uğramışlardır."[324]

O halde Allah'ın dininde bid'at çıkaran herkes bid'ati sebebiyle alçaktır ve âdidir. Görünürde itibarlı ve güçlü gibi olsa da aslında bir alçaklık içindedirler. Bu alçaklık genellikle bizim zamanımızda da mevcuttur. Tabiîler ve daha sonrakiler zamanında bidatçilerin durumlarını görmüyor musun? Hatta onlar yöneticilerle içli dışlı oldular ve halkın arkasına sığındılar. Bunu yapamayanlar ise bid'atlerini gizlediler, bid'atleriyle birlikte halka karışmaktan kaçın­dılar ve takıyye yaptılar.

Allah Teala o buzağıyı tanrı edinenlerin cezaya çarptırılacak­larını haber verdi ve tehdidini gerçekleştirdi. Bu konuda yüce Allah şöyle buyurdu:

"İşte bundan dolayı üzerlerine aşağılık ve yoksulluk damgası vuruldu ve Allah'ın gazabına uğradılar."[325]

Allah Teala bu gerçeği Yahudilerle doğruladı, nerede olurlarsa olsunlar ve ne zaman olursa olsun onlar daima alçalmış ve mağlup bir halde bulundular.[326]

“Bu, onların sadece isyanları ve taşkınlıkları sebebiyledir”

Buzağıyı tanrılaştırmaları onların taşkınlıklarındandır. Zillete nisbetle durum budur. Allah'ın gazabına uğramalarına gelince doğruluğu kesin haberin içinde bu da bildirilmiştir. Bid'atçinin de bu hükme dâhil olmasından korkulur. Allah, lütfuyle koruyucudur.

Bid'atçinin Rasulullah'ın havzından uzak kalacağı konusuna gelince bunun delili Muvatta'daki şu hadistir: "(Kıyamet gününde) bir gurup adamlar, tıpkı sahipsiz develerin havuz kenarından kovulup uzaklaştırıldığı gibi benim havzımdan uzaklaştırılacaklar..."

Buhari'de Esma'dan Rasulullah'ın (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

"Ben havzımın üzerinde bana gelecekleri bekleyeceğim. Bazı insanların benim yanıma gelmeleri engellenecek. Ben bunlar benim ümmetim! Diyeceğim.

Denilecek ki: Sen bilmiyorsun; bunlar (senden sonra) gerisin geri döndüler."

Abdullah hadisinde de şöyle buyurulur:

"Ben havzın kenarına sizden önce geleceğim. Sizden bazı adamlar bana yaklaştırılacak Hatta onları tutup almaya hazır­lanırken birden benden uzaklaştırılacaklar. Bunun üzerine ben diye­ceğim ki:

Ya Rabbi! Bunlar benim ashabımda.

Allah Teala diyecek ki:

Senden sonra onların (dinde) neler yaptıklarım sen bilmiyorsun."

Onların bu ümmet topluluğuna dâhil oldukları, gayet açıktır. Çünkü ellerinde ayaklarında ve yüzlerinde buna işaret eden abdest izleri olacaktır. İster aslen kâfir olsun isterse sonradan kâfir olsun küfür ehlinde böyle izler ve işaretler yoktur. Bir de hadisi şerifte:

"Senden sonra onlar dini değiştirdiler" denilmektedir. Eğer kâfir olmuş olsalardı: "Senden sonra onlar kâfir oldular" denilirdi. En uygun olan yorum, onların sünneti değiştirmiş olmalarıdır. Bu da bidatçilerin yaptığı bir şeydir. Bir kimse:

Bu bir münafıklıktır derse bu da bizim kasdettiğimiz şeyin dışında değildir. Çünkü münafıklar şeriate ibadet ve kulluk için değil, takıyye için sarılırlar. Böylece şeriatı konulması gereken yerin dışında başka bir yere koyarlar. Bu da Bid'atin ta kendisidir.

Sünnete Allah'a kulluğun değil, gelip geçici dünya menfaatine ulaşmanın bir yöntemi ve aracı olarak yapışan ve onunla bu maksat­la amel eden kimselerin hepsi aynı yolu izlerler. Çünkü bu, sünneti değiştirmek ve onu şer'i konumunun dışına çıkarmak demektir.

Bid'atçinin kâfir olmasından korkulması meselesine gelince, ilk selefin ve diğer dönemlerde yaşayanların âlimleri, Hâriciler, Kaderriyeciler ve diğer pek çok fırkalar gibi bid'at fırkası mensuplarının tekfir edilmelerinde ihtilafa düşmüşlerdir.

"Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlarla senin hiçbir ilişkin yoktur." âyetinin ve "O gün nice yüzler ağaracak, nice yüzler de kararacaktır." diye başlayan âyetin zahiri buna, yani onların küfrüne delâlet etmektedir. Alimler, Batıniye gibi grupların küfrüne hükmetmişlerdir. Çünkü onların mezhepleri, Hz. İsaya hem ilahlık, hem de insanlık izafe eden Hıristiyanların görüşlerine benzer görüşler ileri süren Hulûliye mezhebine dayanır. Alimler bunun küfür olup olmadığında ihtilaf ettiklerine göre aklı başında olan herkes kendisinin böylesine bir batış çizgisine nisbet edilmesini yakıştıramaz; yani kendisine şöyle denilmesini lâyık görmez: Alimler, sen kafir misin, yoksa kafir olmayan bir sapık mısın? İhtilaf ettiler. Veya şöyle denilmesini istemez: Alimlerden bir grup senin kafir olduğunu ve öldürülmenin helâl olduğunu söylediler.

Bid'at sahibinin, Allah korusun, sonunun kötü olmasına gelince, bunun sebebi onun günah işlemiş olması ve kesinlikle Allah'a isyan içinde bulunmasıdır. Şimdi biz, o büyük günah işliyor veya küçük günah işliyor demeyiz, sadece şunu deriz: O, Allah'ın yasakladığı şeyleri yapmakta ısrar ediyor. Israr ettiği şey şayet küçük günah ise bu ısrarı onu büyük günah haline getirir, büyük günahı ise daha da büyütür. Bir kimse günahta ısrarlı iken ölürse onun akıbetinden korkulur. Varsayalım ki gözünden perde kalkıp kıyamet sahnelerini ayan-beyan görmüş olsa (gerçeği görüp tövbe edecek. Fakat) şeytan özellikle o kişi geçmişte dünya sevgisine kapılıp kendisine itaat etmişse- onu dürtükler ve kalbine egemen olur. Tâ ki bozuk ve değişik hali üzere ölsün diye.

Abdulhak el-İşbili[327] der ki:

İçi dışı düzgün olan kimselerin sonu asla kötü değildir. Allah'a hamdolsun böyle bir şey ne duyulmuştur, ne de bilinmiştir. Ancak aklında bozukluk olan veya büyük günahlarda ısrar eden ve atılgan olan ya da önce düzgün olup sonra durumu değişen ve sünnetlerin dışına çıkan ve başka bir yolu tutan kimsenin bu davranışları Allah korusun akıbetinin kötü olmasına sebep olur. Allah Teala şöyle buyurur:

"Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah onlarda olanı değiştirmez."[328]

Ben Bel'am ibn Bâûra'nm kıssasını işittim. Allah Teala ona âyetlerini vermişti. Fakat o onlardan sıyrılıp çıktı ve o yüzden de şeytanın takibine uğradı.[329]

Bir mâsiyet olması hasebiyle bid'atle mağrur olduğu zaman bid'atçinin böyle olacağı bellidir. Mâsiyetin bid'at oluşuna baktığımız zaman akıbet daha da kötüdür. Çünkü bid'atçinin yasaklanan şey üzerinde ısrarlı oluşuyle birlikte şeriate akliyle karşı çıkması ve mâsiyetin itaat olduğuna inanarak dini hayatında şeriate teslim olmaması sebebiyle akıbeti daha da kötüleşir. Çünkü o Şâriin çirkin dediğini güzel görmektedir. İtaat denilen şeye de kendi görüşü eklenmeden onun nazarında itaat olmamaktadır. Şâriin güzel dediğini de çirkin görmektedir. Kim böyle olursa, Allah'ın dilemesi dışında kötü bir akıbete daha lâyık olur.

Allah Teala kötülediği kimseler hakkında şöyle dedi:

"Allah'ın azabından emin mi oldular? Fakat ziyana uğrayan topluluktan başkası, Allah'ın (böyle) mühlet vermesinden emin olamaz."[330]

Allah'ın azabı diye terceme ettiğimiz "mekr" kelimesi farkına varmadan kötülüğü celbetmek demektir. Kötü akıbet de Allah'ın bir mekridir/azabıdır. Çünkü insana bilmediği bir şekilde gelir. Allah'ım senden af ve esenlik dileriz.

Bid'atçinin âhirette yüzünün kararacağı meselesine gelince daha önce bu konuda şu âyetin anlamı üzerinde durulmuştu:

"O gün nice yüzler ağarır, nice yüzler de kararır." Bu âyetin içinde azab ile tehdit de vardır:

"Öyle ise inkar etmeniz yüzünden tadın azabı! (denilir)." Bundan önceki âyette de aynı şey vardır:

"İşte bunlar için büyük bir azap vardır."

İyâd, İbn Nâfi'in rivayetine dayanarak Mâlik'in şöyle dediğini anlattı:

Şayet bir kul, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmaksızm bütün büyük günahları işlemiş olsa, sonra bu heva ve heveslerden kurtulsa ben onun Firdevs cennetlerinin en yükseğinde olacağını ümit ederim. Çünkü her büyük günah kul ve Rabbi arasındadır ve kul o günahlar­dan dolayı Allah'ın kendisini affedeceği ümidini taşımaktadır. Hal­buki hevâ ve heves sahipleri (yani bid'at işleyenler) bundan dolayı, Allah'tan affedilme ümidine ihtiyaç hissetmezler. Bu da onları cehennem ateşinin içine düşürür.

Bid'atçiden uzak durmaya gelince şu ayet-i kerimede buna işaret, edilmektedir:

"Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur/sen onlardan berisin."[331] Bir de şu hadis vardır:

"Ben onlardan beriyim, onlar benden beridirler." İbn Ömer (r.a) Kaderiyyeciler hakkında şöyle der:

Onlarla karşılaştığın zaman kendilerine de ki:

Ben sizden beriyim/uzağım, siz de benden berisiniz. Hasan-ı Basri'den:

Bid'at sahibi ile oturma, çünkü o senin kal­bini basta eder, sözü nakledilmiştir. Süfyan es'Sevri'den:

Bid'at sahibi ile oturan kişi şu üç şeyden birisinden kendisini kurtaramaz: Ya başkaları için fitne olur, veya kalbine bir şey girer, onunla ayağı kayar ve cehenneme gider veya­hut da: onların konuştukları beni etkilemez, ben kendime güvenirim, der. Her kim bir an bile olsa dini hakkında Allah'dan başkasına güvenirse Allah onu kendisinden alıverir. Yahya ibn Ebi Kesir der ki:

Bid'atçi ile bir yolda karşılaşırsan hemen yolunu değiştir. Ebû Kılabe şöyle dedi:

Bid'at sahipleri ile oturmayın ve onlarla tartışmayın. Çünkü ben onların sizi de kendi sapıklıklarının içine sokmalarından ve bildiğiniz şeylerde kafanızı karıştırmalarından korkarım. İbrahim şöyle dedi:

Bid'at sahipleri ile oturmayın ve onlarla konuşmayın. Onlarla oturup konuşursanız kalplerinizi döndürmelerinden korkarım.

Bu konudaki rivayetler pek çoktur. Hz. Peygamberden rivayet edilen şu hadis de bütün bunları destekler:

"Kişi dostunun dini üzeredir. O halde siz kiminle dostluk ettiğinize iyi bakınız."[332]

Bu hadisin amacı gayet açıktır ve Ebû Kılabe'nin sözünde de buna dikkat çekilmiştir. Çünkü kişi, bir şeyin sünnet olduğundan emin olabilir. Bid'at sahibi onun kafasına, aslı olmadığı halde lafzın ihtimal verdiği bir bid'ati sokabilir ya da kendi görüşüne göre ona bir şey ilave edebilir. Onun kalbi de bunu kabul edebilir. Önceden bilgisi dahilinde olan şeye dönüp baktığında artık onu karanlık ve belirsizlik içinde bulur. Bunu ya fark eder ve ilim ile reddeder veya reddedemez ve helak olanlarla birlikte helak olur gider. İbn Vehb der ki:

Bid'atçilerden birisi İmam Mâlik'e geldiğinde imamın ona şöyle dediğini duydum:

Ben, Rabhimden gelen bir delilin üzerindeyim, sen ise şüphe içindesin. O halde sen kendin gibi bir şüphecinin yanına git ve onunla tartış. İmam Mâlik sonra şu âyeti okudu:

"De ki: İşte bu, benim yolumdur. Ben Allah'a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz."[333]

İşte geçmiş dönemde yaşamış bir âlimin durumu bu; o da kalbinde eğrilik bulunan kişiye sözünü dinletemiyor.

"Rahman arşa istiva etmiştir." âyeti hakkında soru soran kimse­ye İmam Mâlik'in verdiği cevap, kişinin bid'atçiyi ilimle reddedişinin bir örneğidir. Bid'atçi kişi:

Nasıl istiva etti? Diye sorunca İmam Mâlik söyle cevap verir:

"İstiva malumdur, keyfiyeti meçhuldür, onun hakkında soru sormak ise bid'attir. Ben seni bir bid'atçi olarak görüyorum." İmam Mâlik bunu söyledikten sonra soru soran kişinin huzurundan çıkarılmasını emretti.

Kişinin bid'atçiye ilimle gücünün yetmediği şeyi de el-Bâcî anlattı ve dedi ki: Mâlik şöyle dedi: Şöyle denilirdi:

Kalbinde eğrilik olana kulak verme. Çünkü sen onun kendisini dinlerken sana nasıl bir zarar vereceğini bilemezsin.

Ensardan bir adam Medinelilerden bir Kaderiyyeci hakkında bir şey duydu. Gönlü ona takıldı. Nasihatlerine kulak verdiği arkadaş­ları onun yanına gelmişlerdi. Arkadaşları onu bu düşüncesinden vazgeçirmek istedikleri zaman onlara şöyle dedi:

Gönlümün takıldığı şeyden nasıl vazgeçerim. Kendimi şu minareden attığım zaman, Allah'ın benden razı olacağını bilseydim onu da yapardım. Sonra İbn Vehb Mâlik'in şöyle dediğini rivayet etti:

Bir kaderiy­yeci ile birlikte, oturma ve onunla konuşma. Ancak onunla oturursan da ona karsı sert davran. Çünkü âyet-i kerime'de şöyle buyurulur:

"Allah'a ve âhiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa- Allah'a ve Rasülüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin."[334]

O halde onlarla dostluk kurma.

Bid'atçinin (bu dünyada) fitneye düşmeşine/bela ve musibetlere mâruz kalmasına gelince bu konuda lyad, Süfyan ibn Uyeyne'den şöyle dediğini nakletti:

Mikatın dışında Medine'den ihrama giren kimsenin durumunu İmam Mâlik'e sordum. O şöyle cevap verdi:

Bu, Allah'a ve Rasülüne muhalefet etmektir. Onun dünyada fitneye maruz kalmasından ve âhirette de elim bir azaba uğramasından korkarım. Allah Teala'nın şöyle buyurduğunu işitmedin mi?:

"Onun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir bela gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar."[335]

Hz. Peygamber (s.a) mikat yerlerinde telbiye getirilip ihrama girilmesini emretti.

İbn el-Arabi, Zübeyr ibn Bekar'dan nakletti, o şöyle demişti:

Ben Malik ibn Enes'ten dinledim; ona bir adam gelmiş ve:

Ey Ebû Abdillah, ihrama nereden gireyim? Malik ona şöyle dedi:

Zülhuleyfe'den, Rasulullah'ın (s.a) ihrama girdiği yerden girersin. Adam dedi ki:

Ben mescidden ihrama girmek istiyorum. Malik ibn Enes:

Yapma, dedi. Adam:

Ben mescidden, (Peygamber'in) kabrinin yanından ihrama gireceğim, diye ısrar etti.

İmam Malik dedi ki:

Öyle yapma, yaparsan başına bir fitne gelmesinden korkarım. Adam dedi ki:

Bu hangi fitnedir? Ben sadece mesafeyi uzatıyorum, İmam Mâlik ona şöyle cevap verdi:

Rasulullah'ın ulaşamadığı fazilete senin kendini ulaşmış olarak görmenden daha büyük hangi fitne olabilir?

Ben, Allah'ın şöyle dediğini duydum:

"Onun emrine aykırı davrananlar başlarına bir bela gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azabın isabet etmesinden sakınsınlar."

İmam Mâlik'in âyetin tefsiri olarak zikrettiği bu fitne bidatçilerin durumudur ve üzerine kendi binalarını kurdukları kaideleridir. Onlar, Allah'ın Kitabında zikrettiği şeyi ve Peygamber'in çizdiği sünneti kendi akıllarıyle buldukları hidayetin gerisinde görürler.

İbn Veddah'ın rivayetine göre bir defasında İbn Mes'ud (r.a.) bir topluluğa uğramıştı. Bir adam insanları etrafına toplamış şöyle diyordu:

Şu kadar adet "Sübhanallah" diyen kimseye Allah rahmet etsin; şu kadar "elhamdülillah" diyen kimseye Allah rahmet etsin. Topluluk da onun söylediklerini tekrarlıyordu.

Bunun üzerine İbn Mes'ud (r.a) şöyle dedi:

"Siz peygamberinizin göstermediği bir davra­nışı yapıyorsunuz ve böylece sapıklığın günahına yapışmış oluyorsunuz.[336]

Sonra İmam Mâlik'in delil olarak okuduğu âyet-i kerime Hz. Peygamber (s.a) hendek kazılmasını emrettiği zaman içlerinden biri­sini siper ederek sıvışıp giden münafıklar hakkında nazil olmuştu.

Münafıklığın aslında bir bid'at olduğu daha önce geçmişti. Günkü Allah Teala onlardan söz ederken şöyle buyurmuştu:

"İşte onlar hidayete karşılık dalaleti satın alanlardır,"[337] Bu âyet, Peygamber'in emrine muhalefet edenlerin hepsini kapsamına aldığı için bid'atçinin de bu kapsama girmesi daha uygundur.

Bunlar bu bölümde söylenecek şeylerin sadece bir kısmıdır. Söylenilmesine imkan bulunamayan şeyler hakkında bunlarla bir kanaate ulaşılabilir. Çünkü bid'atler hakkında bu bölümü ilgilen­diren pek çok âyet ve hadis geçmiştir. Bunların anlamlarını ayrıntılı bir şekilde anlatmak uzun sürer. Bu sebeple biz burada zikrettik­lerimizle yetinelim. Başarı Allah'tandır.[338]



Fasıl


Bu konuda zikredilmesine ihtiyaç duyulan şeylerden birisi de bütün bu sıralanan bilgilerin genel olarak ne anlama geldiğinin açıklanmasıdır. Bütün bunlar şu anlama gelir: Bid'atler birer sapıklıktır. Bid'atçi bir sapıktır ve saptırıcıdır. Bid'atin bir sapıklık olduğu yukarıda sıralanan nakli delillerin pek çoğunda belirtilmiştir. Diğer mâsiyetlerden değil de ihtilaftan, gruplara ayrılma ve farklı farklı yollardan gitmekten söz eden âyetlerde de bu sapıklığa işaret edilmiştir. Çünkü bid'at ve bid'ate benzeyenlerin dışında genellikle mâsiyetler bir sapıklık olarak nitelendirilmemişlerdir. Meşru olan şeylerde yapılan hatalar -ki bunlar zaten bağışlanmıştır- sapıklık olarak isimlendirilmezler. Diğer mâsiyetleri kasten işleyenlere dahi sapık denilmeyeceği gibi hu tür hataları yapanlara da sapık ismi verilmez. Sadece bid'ate sapıklık denilmesi -Allah bilir ya- ona karşı ikaz gayesi ve hikmetinden dolayıdır. Dalâlet (sapıklık) hidayetin zıddıdır. Araplar hidayet kelimesini maddi ve görünür şeyler hakkında hakikat anlamında kullanırlar. Mesela "Ona yol gösterdim, rehberlik ettim" anlamında (hedeytühû ilet'tariki) dersin. Hayır ve şer yoluna sevk etmek de bu anlama gelir. Allah Teala şöyle buyurur:

"Şüphesiz biz ona (gideceği) yolu gösterdik"[339]

"Biz ona iki yolu (hayrın ve şerrin yolunu) göster­medik mi?"[340]

"Bize doğru yolu göster."[341]

Bu ayetlerde geçen sırat, tarik ve sebil aynı manaya gelir ve maddi yol anlamında hakikat, manevi yol anlamında da mecazdır. Bunun zıddı da dalalettir/sapıklıktır. Sapıklık yoldan çıkmak demektir. Yolunu şaşırmış ve kaybolmuş deveye ve koyuna "el-Baîru'd-dâl" ve "eş-Şâtü'd'dâlle" denilir. Bir adam yoldan çıktığı zaman "racülün dâlle" denilir. Çünkü ona yolu gösterecek bir rehber olmadığı için işi karıştırmıştır.

Bid'at sahibi kişi sünnetin yolunu bilmeyerek heva ve hevesine mağlup okluğu için başka bir yolun değil de aklına doğan yolun doğru olduğunu zanneder, bu sebeple doğru yoldan sapar. Ana caddeden gittiğini zannettiği için sapıktır. O tıpkı geceleyin kendisine yol gösterecek bir rehberi olmadığı halde yola çıkan kimse gibidir. Her ne kadar hedefini araştırdığını zannetse bile her an yoldan sapabilir ve birinin peşine düşebilir. Bidatçı bu ümmettendir. Delillerini Allah'ın hükümlerine itaat kaynağından değil de sırf hevâ ve nefsâni arzular kaynağından aldığı için, ümmetin delillerinin dışına çıkmıştır. Bid'atçi ile başkası arasındaki fark budur. Çünkü

bid'atçi hevasını en önemli hedefi haline getirmiş ve delilleri de ona uydurmuştur. Delillerin Arapların konuşma tarzına uygun bir şekilde kullanılması gerekir. Araplar konuşurken zahiri anlamları muhafaza ederler. Nitekim bu ilmin dışındaki ilimlerde öncü olmuş kişilerce de kabul edildiği üzere sözde tevile ihtimal veren bir ibare bulabileceğin gibi tevile ihtimal vermeyen bir ibare de bulabilirsin. Zahir olan her anlamı, kastedilen zahirdeki zorunlu anlamın dışına çıkarmak ve onu maksadın dışına çıkaracak şekilde tevil etmek mümkündür. Buna bir de şeriatin temelleri konusundaki cehalet eklenince bozulma ve şeriatın gayelerinden uzaklaşma durumu daha da şiddetlenir ve belirginleşir.

Akıl ve idrak sahibi (bid'atçi) sünnetin dışına daha çok çıkar ve bid'at sapıklığına daha çok dalar. Nefsinin hevası galip gelince de delillerin lafızlarını kendi istediği manalara doğru çekmesi daha çok muhtemeldir.

Bunun delili şudur: Sen, kendisini bu ümmete mensup sayan hangi bid'atçiye rastlarsan onun bid'atini mutlaka şer'i bir delile dayandırmak istediğini ve o delili aklına ve nefsâni arzularına uya­cak şekilde yorumladığını görürsün. Bu, engellenemez ezeli hikmette kesin bir olgudur.

Allah Teala şöyle buyurmaktadır:

"Allah onunla birçok kimseyi saptırır, birçoklarım da doğru yola yöneltir."[342]

"İşte Allah böylece, dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini doğru yola eriştirir."[343]

Fakat onların dikkate aldıkları deliller açık ve kesin deliller değil, müteşabih delillerdir. Ve bunların az miktarda olanını da çok gibi değerlendirirler. Hevaya tâbi olmanın en büyük delili de budur. Çünkü delillerin büyük çoğunluğu zahiriyle bir manaya delâlet ediyorsa bu haktır. Zahirinin dışında bir manaya delâlet edenler ise çok azdır. Azın çoğa, müteşabihin açık olana götürülmesi zahirin hakkıdır. Ancak hevâ ve heves, Allah'ın sapmasını dilediği kimseyi saptırır ve o artık bid'atçi olmayanın aksine bir labirentin/ karmakarışık bir yolun içine girmiştir. Bid'atçi olmayan kişinin en önemli gayesi hakikate ulaşmaktır. Hevasını ise -şayet hevâsı varsa-ikinci planda tutar ve onu hakka tâbi kılar. Delillerin çoğu ve Kitab'ın (Kur'an'ın) büyük bir bölümü onun ulaşmaya çalıştığı gayesinde gayet açık ve anlaşılır bir durumdadır. Böylece o ana caddeyi/doğru yolu bulmuştur. Bu apaçık olan delillerin dışında kalanları ise ya apaçık olanlara reddeder ya da onu bilene havale eder. Tevil kapısını zorlamaz.

Muhkem/apaçık delillerle müteşabihler arasındaki sorunun çözümünde hakem şu âyet-i kerimedir:

"Kalplerinde eğrilik olanlar fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşabih âyetlerin peşine düşerler. Halbuki onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek payeye erişenler ise: ona inandık; hepsi Rabbimiz tarafındandır, derler."[344]

İhtilaf da hâsıl olsa veya ona gizli de kalsa bundan dolayı onun haline bid'atçi de denmez, sapık da denmez. (Yani müteşabihlere uymayanlara bid'atçi denmez)

Bid'atçi değildir, çünkü o itaatteki hikmet sebebiyle delillere kulak vererek onlara tâbi olmuş, onlara muhtaç olduğunu bilerek elini uzatmış, hevâ ve hevesini geri plâna itmiş ve Allah'ın emrini öne almıştır.

Sapık da değildir, çünkü doğru bir yola girmiş ve ona sığınmıştır. Bir gün o yoldan çıksa ve hata etse bile ona bir günah ve vebal yoktur, hatta sahih bir hadisin beyanına göre sevaba bile hak kazanır:

"Bir hakim içtihad eder de yanılırsa kendisi için bir sevap vardır. İsabet ederse iki sevap vardır."[345] Bilerek yanlış yapsa bile bu yanlışı kendisi için veya başkaları için bir yol ve yöntem, tâbi olunan bir şeriat haline getirmediği için bid'atçi ve sapık diye isimlendirilemez.

Çünkü (bir kimse tarafından işlenilen) bir günah, (onun her­hangi bir teşviki ve yönlendirmesi olmaksızın) başkası tarafından da işlenme durumuna düşerse buna (bid'at değil) onu izlemek denilebilir ve ona, başkasına örnek olan kimseye yapılan muamele yapılır. Nitekim hadis-i şerifte şöyle denilmiştir:

"Kim kötü bir sünnet çıka­rırsa (kötü bir çığır açarsa) hem o çıkardığı kötü sünnetin günahını, hem de onu işleyenlerin günahını yüklenir." Bir başka hadis-i şerifte de şöyle denilmiştir:

"Haksız yere adam öldüren hiç kimse yoktur ki onun yükleneceği günahın bir misli de Âdemin ilk oğluna verilmemiş olsun. Çünkü cinayet işleme âdetini ilk defa çıkaran kişi odur."

Burada cinayet, başkaları tarafından taklit edilen bir amel olduğu için onu işleyene nisbetle "sünnet" diye isimlendirildi. Fakat "bid'at" diye isimlendirilmedi. Çünkü cinayeti işleyen kişi bunu başkaları da yapsın diye/bir şeriat olsun diye yapmadı. Buna sapıklık da denile­mez, çünkü bunu meşru kılınan bir yolda veya meşru olana benzemek maksadıyle yapmamıştır.

Bu, bid'atlerin sapıklıklar olarak isimlendirilmesinde yaşanan gerçeklerin, İslamdan önceki ve Rasulullah zamanında karşılaşılan durumların da şahitlik ettiği apaçık bir tesbittir.

Mesela Allah Teala şöyle haber vermektedir:

"Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden hayra sarf ediniz, denildiğinde, dediler ki:

Allah'ın dilediği takdirde doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız?

Siz gerçekten apaçık bir sapıklık içindesiniz."[346]

Kâfirler infakla emrolundukları zaman cim­rilik yaptılar. Bunun için de bir gerekçe uydurmak istediler ve şöyle dediler:

"Allah'ın dilediği takdirde doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız?"

Malumdur ki şayet Allah Teala dilerse hiç kimseyi kimseye muhtaç etmez. Fakat o kullarının nasıl hareket edeceklerini görmek için onları imtihan eder. İşte onların hevâ ve hevesleri bu temel prensibi anlattı ve buna nisbetle Kitabın müteşabihine uydular. Bu sebeple onlara "Siz gerçekten apaçık bir sapıklık içinde­siniz." denildi.

Allah Teala başka bir âyette şöyle dedi:

"Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğuta inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tâğutun hakemliğine başvurmak istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor."[347]

Sanki onlar hakeme başvurmayı kabul etmiş güründüler. Fakat onlar verilecek hükmün kendi maksatlarına uygun olmasını arzu ettiler. Haktan saptılar ve bütün hükümlerin aynı olduğunu, Ka'b ibn el-Eşrefin[348] ve başkalarının verdiği hük­mün. Peygamber'in verdiği hüküm gibi olduğunu zannettiler. Peygamberin (s.a) verdiği hükmün Allah'ın hükmü olduğunu, redde­dilemeyeceğini, halbuki Peygamberin hükmü varken başkasının vereceği hükmün Allah'ın hükmüne uygun bile olsa reddolunacağını bilemediler.

Bu sebeple Allah Teala şöyle buyurdu:

"Şeytan onları tamamen saptırmak istiyor." Âyetin zahiri bu âyetin İslama giren kimseler hakkında nazil olduğunu gösteriyor. Çünkü âyet, "Sana indirilene inandıklarını ileri sürenler" diye başlıyor. Müfessirlerden bir grup bu âyetin münafıklardan bir adam hakkında veya Ensâr'dan bir adam hakkında nazil olduğunu söylediler.

Bir başka âyette yüce Allah şöyle buyurdu:

"Allah bahira, sâibe, vasile ve hâm diye bir şey meşrû kılmamıştır.[349]Çünkü onlar bu şeyleri bir şeriat haline getirdiler ve İbrahim'in dininde bid'at çıkardılar ve bunu yaparkende Hz. İbrahim'in hak yoldan Allah'a yaklaştığı gibi bunların kendilerini Allah'a yaklaştıracağını zannet­tiler. Bu sebeple ayakları kaydı ve Allah'a karşı yalan uydurdular. Çünkü bunun Allah'a yaklaştırıcı bir fiil olduğunu iddia ettiler ve meşru olan gayede gayr-i meşru bir yol izleyerek sapıttılar:

Bu sebeple Allah Teala bu âyetin hemen arkasından şöyle buyurdu:

"Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca, sapan kimse size zarar veremez."[350]

Yine bir ayette şöyle buyurulur:

"Bilgi­sizlikleri yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiği rızkı, Allah'a iftira ederek (kadınlara) haram kılanlar, muhakkak ki ziyana uğramışlardır."[351]

Bu âyet, daha önce ayrıntılı bir şekilde anlatılan bir konunun özetidir. Konuyla ilgili âyetler şöyledir:

"Allah'ın yarattığı ekinlerle hayvanlardan Allah'a pay ayırıp zanlarınca, bu Allah'a, bu da ortaklarımıza (putlarımıza) dediler..."[352]

Bu tavır bundan önce de belirtildiği gibi bir hüküm koymaktır/şeriat icat etmektir. Sonra Cenab-ı Hak şöyle devam etti:

"Böylece putlara hizmet edenler, puta tapanların çoğunu helake sürüklemek, dinlerini karıştırıp bozmak için çocuklarını öldürmele­rini onlara iyi göstermişlerdir."[353]

Bu da daha önceki gibi kendi kafalarından hüküm çıkarmaktır. Sonra şöyle dedi:

"Onlar saçma düşüncelerine göre dediler ki:

Bu hayvanları ve ekinleri dilediğimiz­den başkasının yemesi haramdır. Bir kısım hayvanların sırtına yük vurmak da haramdır. Bir kısım hayvanları da keserken Allah'ın adını anmamak suretiyle O'na iftira ederler."[354]

Hülasa onlar bilgisizce çocuklarını öldürdüler ve kafadan hüküm çıkarmak suretiyle Allah'ın kendilerine verdiği rızkı haram saydılar. Bunun içindir ki Allah Teala şöyle buyurdu:

"Onlar gerçekten sapıtmışlardır, zâten doğru yolda da değillerdi."[355]

Allah Teala onların kendi kendilerine böyle haramlar uydurmalarını kınadıktan sonra şöyle buyurdu:

"(Dişi ve erkek olarak) Allah sekiz çift hayvan yarattı:

Koyundan iki, keçiden iki...

De ki:

O, bunların erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerinde bulunan yavrularını mı haram etti? Eğer doğru iseniz bana ilimle söyleyin... Bilgisizce insanları saptırmak için Allah'a karşı yalan uydurandan kim daha izâlimdir! Şüphesiz Allah o zâlimler topluluğunu doğru yola iletmez."[356]

Yani Allah onları saptırır.

Müşriklerin şirk koşmalarındaki durumun anlatıldığı âyetlerde sapıklığın ne olduğu da anlatılmıştır. Çünkü gerçekte sapıklık, doğru yoldan/sırat-ı müstakim'den çıkmaktır. Çünkü onlar kendi zanlarınca bu putları kendilerini Allah'a yaklaştırsınlar diye uydurmuş­lardır.

"Onlara, bizi sadece Allah'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz."[357] dediler.

Onlar bu putları araç konumuna koydular hatta Allah'ın yanında onlara da ibadet ettiler. İlim adamlarının anlattıklarına göre ilk olarak birtakım kişilerin resimlerini yaptılar, onlara sevgi besliyorlar ve onlardan bereket umuyorlardı. Sonra taptılar. Araplar da bunları başkalarından bu maksatla aldılar. Halbuki bu apaçık bir sapıklıktı. Allah Teala şöyle buyurdu:

"Andolsun "Allah, üçün üçüncüsüdür" diyenler de kâfir olmuşlardır. Halbuki bir tek Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur."[358]

Siyercilerin anlattıklarına göre onlar aslında kendilerindeki delilin müteşabih olanına dayanarak gerçek ilah hakkında bâtıl/geçersiz bir iddiada bulundular. Apaçık delilleri terk etmeleri ve müteşabihlere meyletmeleri sebebiyle şüpheye düşerek haktan saptılar. Bunun içindir ki Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

"De ki: Ey Ehl-i Kitab! Dininizde haksız yere haddi aşmayın.. Daha önceden sapan, birçoklarını saptıran ve yolun doğrusundan uzaklaşan bir topluma uymayın."[359]

Bunlar Hristiyanlardır. Onlar Hz. İsa konu­sunda sapıttılar. Bundan dolayı Allah Teala, Hz. İsa'nın (tanrı değil) kulluğu hakkındaki delilleri zikrettikten sonra şöyle buyurdu:

"İşte hakkında şüpheye düştükleri Meryemoğlu İsa, gerçek söze göre budur."[360]

Tevhidin delillerini zikrettikten, bir ve tek olan Allah Tealâ'yı kendisine çocuk edinmekten tenzih ettikten ve söyledikleri çirkin sözlerdeki ihtilafları belirttikten sonra şöyle buyurdu:

"Fakat o zâlimler bugün açık bir sapıklık içindedirler."[361]

Allah Teala münafıkları ve onların Allah'ı ve iman edenleri aldatmaya çalışmalarını anlattı. Bu onların müminlerle birlikte yükümlülüklerin altına girerken üşene üşene girmeleri ve bunun kendilerini kurtaracağını veya kendilerinden herhangi bir şeyi sava­cağını hesab ederek takıyye yapmaları sebebiyledir. Halbuki onlar gerçekten kendi kendilerini aldatmaktadırlar. Bu, sapıklığın/şaşkınlığın ta kendisidir. Çünkü münafık kendi lehine olduğunu zannettiği bir şeyi yaptığı zaman bir de görecektir ki o şey aslında kendi aleyhinedir. Böyle yapan kimse hidayet üzere olamaz ve hidayet yoluna da giremez. Bu sebeple Allah Teala şöyle buyurdu: "Şüphesiz münafıklar Allah'ı aldatmağa çalışırlar. Halbuki Allah, onlara aldatmanın ne olduğunu gösterecektir. Onlar namaza tembel tembel kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar, ne onlarla ne bunlarla olur, ikisi arasında bocalayarak Allah'ı pek az anarlar, Allah'ın saptırdığı kimseye yol bulamayacaksın."[362]

Allah Teala şehrin öbür ucundan koşup gelen bir adamın hika­yesini anlatır. O adam şöyle dedi:

"O'ndan başka tanrılar mı edineyim? O Rahman olan Allah bana bir zarar vermek isterse onla­rın (putlarının) şefaati bana hiçbir fayda vermez, beni kurtara­mazlar."[363]

Bunun manası, ben Allah'tan başkasına-hiçbir faydası olmayan şeylere- nasıl ibadet ederim, fayda ve zarar vermek elinde olan Rabbi birlemeyi nasıl terk ederim? Böyle bir şey yoldan çıkıp başka bir yola girmek, demektir.

"İşte o zaman ben apaçık bir sapıklığın içine gömülmüş olurum."[364]

Bu esasın tesbiti konusundaki misaller pek çoktur. Bu misallerin hepsi de sapıklık tabirinin genellikle kendisine arız olan bir şüphe veya şüphe arız olan bir kimseyi taklit sebebiyle sahibinin ayağını kaydırma konusunda kullanıldığının şahididir. Ayağı kayan kişi, ortada apaçık gerçek ve saf doğru varken bu yalanı bir şeriat ve din haline getirir.

Aslında küfür şu veya bu yolla sınırlı değildir. Küfrün bir başka şekli de hakikati bildiği halde sırf inat ve haksızlık yüzünden küfürde ısrar etmektir. Allah Tealâ Kur'anın (manaca) kapsamlı bir sûresi ve Kur'an'ın anası olan Fatiha sûresinde her iki sınıfı da zikreder:

"Bize doğru yolu göster. Kendilerine lütuf ve ihsanda bulunduğun kimselerin yolunu."

İşte Peygamberlerin davet ettikleri en büyük hüccet/delil budur.

Sonra şöyle buyurdu:

"Gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil"

Gazaba uğramışlar, Yahûdilerdir. Çünkü onlar Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliğini bildikleri halde inkâr ettiler. Görmüyor musun Allah Teala onlar hakkında şöyle buyurdu:

"Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (o kitaptaki peygamberi) öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar."[365]

Onlarla kastedilen Yahudilerdir. Sapmış olanlar ise Hıristiyanlardır. Çünkü onlar da Hz. İsa (s.a) konusundaki delilde sapıttılar. Müfessirlerin çoğu bu tefsiri kabul ederler. Böyle bir tefsir Hz. Peygamber'den de rivayet edilmiştir.[366]

Allah'la beraber başka bir ilâhı ona ortak koşan müşrikler de sapıklıkta onlara dâhildirler. Çünkü Kur'an'da buna delâlet eden âyetler vardır, "sapmışların yoluna değil" âyeti geneldir, Hıristiyanları da diğerlerini de içine alır. Doğru yoldan sapan herkes buna dâhildir.

İster bu ümmetten olsun isterse bu ümmetten olmasın sırat-ı müstakimden çıkan herkes "sapmışlar" tabirinin içine girer denile­bilir. Çünkü bundan önce zikredilen âyetlerde bunun gibisi geçmişti. Mesela "Başka yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın yolundan ayırır."[367] âyeti genel bir anlam ifade eder; bütün sapıkları içine alır. Bunların sapıklığı şirk ve nifak sapıklığı gibi bir sapıklık da olabilir, İslam ümmetinden sayılan fırkaların sapıklığı gibi de olabilir. Bu âyet, sapıkları en kapsamlı bir şekilde anlatma maksadını en güzel ve on veciz şekilde gerçekleştiren bir âyettir. Hz, Muhammed'n verilen ve (manaca) en kapsamlı sure olan Fatiha'ya lâyık olan da budur.

Maksadımızın biraz dışına çıktık fakat bunlar da maksadımızı anlatmaya yardımcı olmuşlardır.[368]





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Bakara: 31

[2] Şer'i dayanak hükmün ispatında kendisine dayanılan ve Kur'an, sünnet, kıyas ve icmâdan alınan delil demektir.

[3] Maide: 3

[4] Büyük bir sahabî olan İrbad İbn Sâriye es-Sülemi, Suffe ehlinin ileri gelenlerindendir. Humus şehrine yerleşmiş ve Rasulullah'dan (s.a) pek çok hadis rivayet etmiştir. Hicri 75 yılında vefat etmiştir. (Tabakat ibn Sa'd. 4/276; el-Cerhu ve't-Ta'dü, 7/39; el-Hılye, 2/13: Tehzib, 7/174; Şezerât, 1/82; Siyeru A'lami’n Nubelâ, 3/419)

[5] Bu hadisi şu kaynaklar rivayet etmiştir: Ahmed, Müsned, 4/126, 127; Ebû Dâvud, K. Sünne. B. Lüzûmü's-Sünne h.no:4607; Tirmizi, K. İlim, h.no: 2676 (Tirmizi, hadisin hasen-sahih oldu­ğunu söyledi); Dârimi, Ebu Âsim yoluyle, c.l, s.44, îbn Mâce, Mukaddime, 42,43 (Abdurrahman ibn Amr es-Sülemi yoluyle). ibn Mâce Yahya ibn Ehi'l-Muta'dan şöyle dediğini rivayet eder: Ben İrbad İbn Sâriye'den şöyle dediğini işittim: "Bir gün Allah Rasulü (r.a.) bize gözleri yaşartan, kalpleri yerinden oynatan son derece güzel ve etkili bir öğüt verdi.

Biz dedik ki:

Ya Rasulallah! Sanki bu bize veda eden birinin öğüdü gibi geldi. Eğer öyle ise bize bir tavsiyede bulun.

Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu:

"Size Allah'tan korkmanızı, dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Başınıza yönetici olarak bir köle bile geçse ona itaat etmelisiniz. Çünkü benden sonra yaşayanlar pek çok ihtilaflar göreceklerdir. Onun için benim sünnetime, hidayete ermiş, doğru yolda olan raşid halifelerin sünnetine benden sonra sımsıkı sarılın. Azı dişlerinizle' sımsıkı tutun. Sonradan icad edilmiş (İslam'a aykırı) işlerden uzak durun. (Çünkü sonradan icad edilmiş her şey bid'attir.) Her bid'at da dalalettir (sapıklıktır)

[6] Şeyh Muhammed Reşid Rıza eH'tısam'a yazdığı ta'likında (dipnotta) şöyle der: Hz. Peygamber din konusunda ayrıntılı bilgiler getirmiş, dünya konusunda da her zaman ve her şartta geçerli olan icmali ve genel kurallar koymuştur. Mesela Şûranın meşruiyeti, ilim sahiplerine içtihat ve istinbat ederek çıkardıkları hükümlerde itaat edilmesi, kolaylaştırma kuralları, güçlüğün kaldırılması, zaruret prensipleri gibi.

[7] İbn el-Mâcişun; "Büyük âlim, fakih, Medine müftüsü Ebû Mervan Abdülmelik ibn el-İmam Abdilaziz İbn Abdillah ibn Ebi Seleme ibn el-Mâcişun et-Teymi" Teymlîlerin azatlısıdır. Medinelidir. Mâliki mezhebindendir, İmam Malik'in öğrencisidir. Az sayıda rivayeti olmasına rağmen hadiste sikadır/güvenilirdir. Gözleri âmâdır. Hicri 213 yılında, bir rivayete göre 214 yılında vefat etmiştir. (Tabakât İbni Sa'd, 5/442; el-Cerhu ve't-Ta'dil, 5/358; Tehzih et-Tehzib. 6/408: Şezeratü'z-Zeheb, 2/28; Siyeru A'lami'n-Nubelâ, 10/359)

[8] Adiy ibn Ertae el-Fezari ed-Dimeşki, Ömer ibn Abdilaziz’in Basra valisidir. Yezid ibn Muhalleb’in oğlu tarafından bir toplulukla birlikte hapsedilerek hicri 102 yılında öldürüldü. (el-Cerhu ve’t-Ta’dil, 7/3, Şezerat, 1/124; Tezhib,7/164; Siyeru A’lami’n-Nubela,5/53)

[9] Şeyh Reşid Rıza ta’likinde şöyle dedi: Bazı kimseler, Hz. Peygamber (s.a) zamanında mevcut olan bazı şeyleri terk etmek suretiyle dinde eksiltmeler yaptılar, bazı kimselerde olmıyan bazı şeyleri ilave yaparak, dinde bid'at çıkardılar ve aşırı gittiler. Bu sıratı müstakim üzere olan vasat ümmettir.

[10] Sâd: 26

[11] Kehf 28

[12] Kasas: 50

[13] Enam: 143

[14] En'am: 144

[15] En:am: 140

[16] Maide: 103

[17] Câsiye: 23

[18] Nisa: 165

[19] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/57-64.

[20] Ali îmran: 7

[21] Bu hadisle ilgili olarak aşağıdaki rivayetlerin dipnotlarına bakınız.

[22] Buhari, K. Tefsir-Tefsiru Ali İmran, h.no:4548; Müslim, K. İlim, B. en-Nehyi an ittibâi Müteşabihil-Kur'an h.no: 2665; Tirmizi, K.Tefsir, Fi Tefsiri Sürati Âli İmran, h.no:2996; Ebu Dâvud, K. Sünnet, B. en-Nehy ani'l-Cidal ve't-Tibâil-Müteşabih mine'l-Kur'an, h.no:4598.

Bu rivayetlerin hepsi lafizlarındaki küçük farklılıklara rağmen aynı manadadır.

[23] Ebû Gâlib; Hazevver el-Basri'dir. Bâhile'nin mevlâsı ve sahabi Ebû Umame'nin arkadaşıdır, onun râvisidir. (Tezhibet-Tehzib, 12/197.)

[24] el-Mühelleb: Kahraman emir, Ebû Said el'Muhelleb ibn Ebi Sufre Fetih günü doğdu. Abdullah ibn Amr ibn el-As'tan. ibn Ömer ve diğer sahabilerden hadis rivayet etti. Semmak ibn Harb ve diğerleri ondan hadis rivayet, ettiler. Hicri 82 yılı zilhicce ayında Merverrûz'da gazi olarak vefat etti. (Siyeru A'lami'n-Nubelâ, 4/383; Tarihu't-Taberi, 6/354; el-Cerhu ve't.-Ta'dil, 4/369: Tehzib et-Tehzib, 10/329; Şezerat. 1/90

[25] Ebû Umame- Büyük bir sahabidir. İsmi, Ebû Umâme el-Bâhili Suday ibn Aclân'dır. Humus'a yerleşmiştir. İlim ve keramet sahibidir. Hz. Ömer Muaz ve Ebû Umame'den hadis rivayet etmiştir. Tabiinden pek çok kişi de kendisinden rivayette bulunmuştur. (Siyeru A'lamî'n-Nubelâ, 3/359; el-Cerhu ve't-Ta'dil, 4/454; Meşahiru Ulemai'I-Emsar, 328; el-Bidaye ve'n-Nihaye, 9/73, Tehzib, 4/420; Şezerat, 1/96)

[26] Ali İmran: 105-107

[27] Bu hadisin lafzı, tahriei ve taliki müellifin, kitaba yazdığı mukaddimede mevcuttur

[28] Âli İmran: 105-107

[29] İsmail el-Kâdi: Büyük bir âlim, el-İmam el-Hafiz Şeyhu’l-İslam Ebu İshak İsmail bin İshak Ezdlilerin azatlısıdır. Basralıdır. Mâliki mezhebindendir. Bağdat kadısıdır. Pekçok eseri vardır. Hicri 199 da doğmuştur. Küçüklüğünden itibaren ilme önem vermiştir. Fıkhı Ahmed ibn el-Ma'zil'den, hadisi çağdaşları gibi İbn el-Medîni'den almıştır. Pek çok kimse ondan rivayette bulunmuştur. el'Beğavi, es-Saffar, ibn Keyyan ve daha başkaları ondan rivayette bulunan­lardandır. H.282'de vefat, etmiştir. (Siyeru A'lâmi'n-Nubelâ, 13/339; el-Cerhu ve'’t-Ta'dil, 2/158; el-Bidaye ve'n-Nihaye. 11/72; Şezerat. 2/178.)

[30] Abdulmelik ibn Mervan Halife, fakih, Ebu'l-Velid el-Emevi. Hicri 26 yılında doğdu. Sahabeden Hz Osman, Ebû Hureyre. Ebû Said ve diğerlerinden rivayette bulundu. Geniş bilgi sahibidir. Çok sayıda insan kendisinden hadis rivayet etmiştir. Babasından sonra Şam'ı, Mısır'ı daha sonra da Irak'ı ele geçirdi. Hicri 86 yıhnda yaklaşık 60 yaşlarında vefat etti, (Siyeru Alamin-Nubelâ, 4/2461 el-Bidaye ve'n-Nihaye, 8/260; Tehzib, 6/422, Şezerat, 1/97)

[31] et-Tahavi: Büyük âlim hâfız-ı kebir Mısır diyarının muhaddis ve fakihi Ebû Cafer Ahmed ibn Muhammed ibn el-Hanefi, Mısır bölgelerinden Tahâ kasabası sakinlerinden olup çok sayıda eseri vardır. Hicri 239 da doğmuştur. Hadis ve fıkıh ilimlerinde kendini göstermiş h.321 yılında vefat etmiştir. (el-Bidaye ve'n-Nihaye, 11/174; Şezerat, 2/288; Siyeru A'lâmin-Nubelâ, 15/27)

[32] Ali İmran: 106

[33] el-Âcurrî: Örnek bir hadis imamıdır. Harenri Şerif şeyhidir. İsmi ve künyesi: Ebû Bekir Muhammed ibn el-Huseyn îhn Abdillah el-Bağdadî el-Aeurri'dir. Pek çok eserin sahibidir. Çok doğru, hayırlı, âbid, zâhid, âlim ve sünnete bağlı bir kişidir. Hadiste sika dır/güvenilir. Hicri 360 yılında seksen yaşlarında Mekke'de vefat etmiştir (el-Bidaye ve'n-Nihaye, 11/270: Şezerat. 3/35; er-Risaletül-Müstadrafe, 42,43; Siyeru A'lami'n-Nubelâ, 16/133)

[34] Tâvûs: Ebû Abdurrahman Tavus ibn Keysan el'Fârisi el-Yemeni el-Cündi, Yemen âlimi, örnek bir fıkıhçı ve hadiscidir. Hz. Osman'ın halifeliği döneminde doğmuştur. Zeyd ibn Sabit. Hz. Aişe. Ebu Hureyre ve diğer sahabilerden hadis dinlemiş, Atâ, Mücahid ve akranı olan pek tabii ondan hadis nakletmiştir. İbn Abbas onun hakkmda: Sanırım cennetliktir, demiştir. H.106'da vefat etmiştir, (el-Cerh ve'f Ta'dil, 4/500: Hılyetül-Evliya, 4/3; Tehzib, 5/8! Şezerat. 1/133: Siyeru Alamin-Nübola, 5/38)

[35] İbni Abbas: Abdullah ibn Abbas. Bu ümmetin en büyük âlimi, asrının fıkıhçısıdır, tefsirde imamdır. Hz, Peygamber'in amcazâdesidir. Hicretten üç sene ünce doğmuş, yaklaşık otuz ay Rasulullah'ın sohbetinde bulunmuştur. Rasulullah'tan ve Ömer, Ali. Muaz. Abdurrahman îbn Avf, Ebû Süfyan ve Ebû Zer gibi pek çok sahabiden hadis rivayet etmiştir. Tabiinden pek çok kişi de ondan rivayette bulunmuştur. Hicri 68 veya 67 de vefat etmiştir. Rivayete göre 71 yıl yaşamıştır. (Siyeru A'lami'n-Nubela. 3/3311 Tabakat ibn Sa'd, 2/365; el-Bidaye ve'n-Nihaye, 8/295; Tehzib, 5/276; el-Cerhu ve’t-Ta'dil, 5/116; Hilyetul-Evliya,'1/314)

[36] Ali İmran: 7

[37] Necran Hıristiyanları, Yemen beldelerinden Necran'da oturan Hıristiyanlardır. Hz. Peygamber (S.A) Medine'de iken bunlar bir heyet halinde onun huzuruna çıkarak Hz. İsa hakkında onunla tartışmaya girdiler.

[38] Abide ibn Humeyd ibn Suheyb et-Teymi Ebu Abdirrahman el-Kûfi, el-Hizâ diye bilinir. Kendisi Humeyd ibn Mihran, A'meş, Yahya ibn Said ve daha başka kişilerden rivayette bulun­muş? İmam Ahmed, Sevrî, Ebû Şeybe'nin iki oğlu ve pek çok kişi kendisinden rivayette bulunmuşlardır. Sikadır/güvenilir doğrudur. Hicri 190 yılında 81 yaşında vefat, etmiştir. Tehzib, 7/71

[39] Humeyd ibn Mihran: Humeyd ibn Ebî Humeyd et-Tavil Ebû Ubeyde el-Basri. Babasının isminde ihtilaf edilmiştir. H.68'de doğmuştur. Enes ibn Mâlik, el-Hasen, Ebu'l-Mütevekkil, İkrime ve daha başkalarından hadis işitti; Asım ibn Behdele. Şube, iki Süfyan. ibn Cureyc. ibn Hammad ve diğer pek çok kişi kendisinden rivayette bulunmuştur. H.143'de vefat etmiştir. (Siyeru A'lami'n-Nubelâ. 6/163; el-Cerhu ve’t-Ta'dil, 3/221; Meşâhiru Ulemâi'l-Emsar, 93: Şezerât, 1/211

[40] İbn el-Kâsım: Abdurrahman ibn el-Kasım, Mısır diyarının âlimi, müftisi Mısırlıların azatlısı, İmam Mâlik'in arkadaşıdır. İmam Malik'ten ibn Şureyb'ten. Nafi el'Makkarî'den ve başkalarından rivayette bulunmuştur. Esbağ, el-Haris İbn Miskin, Suhnun ve daha başkaları ondan rivayette bulunmuşlardır. Mal ve dünyalık sahibidir. Bunu ilim yolunda harcamıştır. Sika'dır, güvenilir. Fıkıhçıdır, Hicri 132'de doğmuş, 191'de vefat etmiştir. (Tehzib, 6/2521 Şezerât, 1/329; Siyeru A'lâmin-Nubelâ, 9/120)

[41] Katâde ibn Diâme es-Sudûsi Ebû Hattab el Basri ed-Darir. Asrının hadis hafızıdır. Örnek bir müfessir ve muhaddisdir. Hicri 60 yılında doğmuştur. Enes ibn Mâlik'ten, Said ibn el-Museyyeb'den, el'Hasen el-Basri'den ve daha başka kimselerden rivayette bulunmuştur. Eyyûb es-Sahtiyanı, ibn Ebî Arûbe, Ma'mer. Evzâî, Şube ve Cerir gibi îslamın önderleri ondan rivayette bulunmuşlardır. Hüccet oluşunda icmâ vardır. Hicri 118 yılında vefat etmiştir. (Siyeru A'lami"n-Nubela, 5/269; al-Cerhu ve't-Ta'dil, 7/133; Tehzib. 8/351, Şezerat, 1/153)

[42] En'am: 153

[43] Abdullah: Abdullah ibn Mes'ud ibn Gâfîl. Büyük bir âlimdir. Ümmetin fakihidir. Künyesi Ebu Abdirrahman el'Huzeli el-Mekkidir. Muhacirdir. Bedr'e katılanlardandır. Beni Zührenin müttefikidir. İlk öncülerdendir. Soylu bir kişidir. Kendisi pek çok ilmi rivayet etmiştir. Sayısız menkıbesi vardır. Sahabe ve tabiinden pek çok kişi kendisinden rivayette bulunmuştur. Kuvvetli görüşe göre hicri 32 yılında vefat etmiştir. (Siyeru A'lami'n-Nubelâ, 1/461; el-Cerhu ve't-Ta'dil, 5/149; Meşâhiru Ulemâil-Emsar, 2li Hüye, 1/124; Tehzib, 6/27; Şezerat, 1/38)

[44] Enam: 153

[45] İbn Mâce, Mukaddime, B. İttibaı sünneti Rasülülah (s.a) h.no:11, Câbir ibn Abdillah rivayeti; Dârimî. Mukaddime, B. Kerahiyetu Ahzi'r-rey, h.no: 202; Hâkim, Müstedrek, 2/317; Ahmed. Müsned. 1/435, Abdullah ibn Mes'ud rivayeti ve 3/397, Câhir ibn Abdülah rivayeti.

[46] Batha: Sellerin aktığı yumuşak topraklı yer. Burada Mescid-i Haram'ın o sırada henüz çakılla kaplı olmadığı kastedilmiştir.(el-Lisan, 1/299.)

[47] Ebû Abdirrahman: Abdullah ibn Mes'ud'un künyesidir.

[48] Mücahid İbn Cebr, imam, Şeyhu'l'Kurra, müfessir. Ebu'l-Haeeac el-Mekki el-Esved İbn Abbas'tan en çok ve en iyi rivayette bulunan odur. Kur'an, tefsir ve fıkıh ilmini ondan almıştır. Ebû Hureyre, Aişe. Sa'd ibn Ebi Vakkas, İlin Ömer ve pek çok sahabiden rivayette bulunmuş­tur. İlin Kesir, Ebû Amr ve İbn Muhaysın gibi pek çok kişi ona Kur'an okumuşlardır. îkrime. Tavus. Amr ibn Dinar, Ebu'z-Züheyr ve çnk sayıda tabiin ve tebei tabiin ondan rivayette bulunmuştur. Tercih edilen görüşe göre h.I03 yılında vefat etmiştir. (el'Bidaye ve'n'Nihaye 9/224; Tehzib et-Tehzib, 10/42; Şezerat, 1/125; Siyeru A'lami'n-Nubelâ, 4/449; Hılye, 3/279.)

[49] Abdurrahman ibn Mehdi: Tenkitçi bir âlim, seyyidu'l huffaz, Ebû Said el-Âhberi el-Basri, 135'dft doğdu. Başka kişilerden hadis dinlemiştir. Ibn el'Mübarek( îbn Vehb -ki bu ikisi onun hocalarındandır- Ali ibn el-Medine, Yahya ibn Main, Ahmed ibn Hanbel ve daha başka kişiler kendisinden hadis rivayet etmişlerdir. îlim ve amelde örnek bir imamdır. 198'de Basra'da vefat etmiştir. (Siyeru A'lam'in-Nübela, 9-192; el-Cerhu ve't-Ta'dil, 1/251; Hılye, 9/3; Tehzib, 6/279; Şezerat. 1/355)

[50] Nahl: 9

[51] Tüsteri: Sehl ibn Abdillah et-Tüsteri Ebû Muhammed es-Sûfi ez-Zâhid. Ariflerin Şeyhi. Sün­nete bağlı, akidesi düzgün ve vera/takva sahibi bir kişidir. Meşhur sözleri ve örnek bir ahlâkı vardır. 283'de vefat etmiştir. (Hılye, 10/189; Şezerat 2/182, Siyeru A'lami'n-Nubelâ, 13/330)

[52] Ali ibn ebi Tâlib: Mü'minlerin emiri. Hz. Peygamberin amcazadesi, dördüncü halifedir. Hayatı ve kişiliği hakkında çok sayıda eser yazıldı. Bu konuda son zamanlarda okuduğum eserlerin en güzeli, büyük âlim Ebi'l'Hasen en Nedvi'nin kaleme aldığı "el'Murteza" isimli araştırmadır. Daru'l-Kalem tarafından hicri 1409 yılında Şam'da basılmıştır.

[53] İbn Kesir'in dediğine göre bu kıraatin doğrusu "fe minkum" değil "ve minküm" dür ve bu İbn Mes'ud'un kıraatidir. Her ikisi de aynı manaya gelir, yani İslam ümmetinin içinden bu vasıfla vasıflanan kişiler vardır, bunlar doğru yolun dışına çıkanlar ve kalplerinde eğrilik olanlardır. (Tefsiru Ibn Kesir, 2/544)

[54] En'am- 159

[55] İbn Kesir bu hadisi naklettikten sonra şöyle dedi: Bu hadisi ibn Merduyeh rivayet etmiştir. Garip bir hadistir. Merfû bir hadis olması doğru değildir. îbn Kesir daha sonra şöyle dedi: Aye­ti kerime, Allah'ın dininden, ayrılan ve ona muhalefet eden herkesi içine alacak şekilde genel bir anlama sahiptir. Çünkü Allah Teala Peygamberini hidayetle ve bütün dinlere üstün olsun diye hak bir dinle göndermiştir. Onun şeriatı tektir, onda ihtilaf ve ayrılık yoktur. Kim onda ihtilafa düşüp, hevâ ve hevisine uyanlar ve sapıtanlar gibi "parça parça gruplara ayrılır" sa Allah Teala Peygamberini (S.A) ondan beri kılar. (Tefsir ibn Kesir, 2/187).

Ben derim ki: Hadisten elde edilen mana doğrudur ve âyetin doğru bir şekilde anlaşılmasıyle de örtüşür. Gariplik, hadîsin (manasında değil), ibn Kesir'in sözünden anlaşıldığına göre isnadındadır. İbn Kesir bundan başka iki rivayet daha nakletmiştir. Birisi İbn Abbas'tan, diğeri Ebû Hureyre'den gelen bu iki rivayetin de zayıf olduğunu söylemiştir. Sözün özü şudur: İlim adamları âyet"i kerimenin bid'atçiler ve sapıklar konusunda nazil olduğunda ittifak etmişlerdir. Bu bid'atler ister itikat, ister şeriat ve ahkâm isterse furû konularında olsun, âyet hepsini içine alır.

[56] İbn Atıyye: Büyük âlim, iyi bir eleştirmendir. İsmi ve künyesi: Ebû Bekir Galip İbn Abdirrahman Ibn Galip ibn Temmam ibn Atıyye el-Muharibi el-Endelüsi el-Gırnâti. Müfessirlerin piri. "el-Muharraru'1'Vetiz fi Tefsiri’l-Kitabilaziz" isimli tefsirle meşhur oldu. Babasından Ebû Ali el-Gassani'den ve daha başkalarından rivayette bulundu. Tefsirde ve Arapçada önderdi. Zeki, akıllı ve kavrayışlı idi. Kendi evlatları Ebu'l'Kasım ibn Hubeyş, Ebû Muhammed ibn Ubeydullah ve daha başkaları ondan rivayette bulundular. Hicri 541 yılında vefat etti, (Siyeru A'lami'n-Nübelâ. 19/5871 Şeeeratu'n-Nüru'z Zekiyye 1/129.)

[57] Bu ayetin ibn Atiyye tarafından yapılmış olan tefsiri en kapsamlı ve en faydalı tefsirdir.

[58] İbn Abdilberr: Mağrîb ülkesinin büyük âlimi. Ebû Anır Yusuf ibn Abdillah ibn Muhammed ibn Abdilber ibn Âsim en-Nemrî el-Endelûsî el-Kurtubi el-Mâlikî. Büyük eserlerin sahibidir. Abdullah ibn Muhammed ibn Abdilmürnin'den, Muhammed ibn Abdilm elik'ten, Abdulvâris ibn Süfyan'dan ve daha başkalarından ilim dinlemiştir. İbn Hazm, ed-Dilâi, Ebû Ali el-Gassânî ve pek çok kişi kendisinden rivayette bulunmuştur. Fıkıhçı, hadisci ve kıraat âlimidir. Alimler arasındaki ihtilaf konularını bilir. Hadis ilimlerine ve rical ilmine/biyografilere âşinâdır. Fıkıhta Şafii'nin görüşlerine meyyaldir. 95 sene ömür sürmüştür. 463 yılında vefat etmiştir. (Şezeratü'z-Zeheb, 3/314; er-Risaletü'l-Mustadrafe, 15; Şeceratü’n Nûr. 1/119; Siyeru A'lami'n-Nubelâ. 18/153

[59] Bu kitabın ismi "Câmiu Beyâni'l-İlm ve Fadlihi vema Yenbeği fi Rivayetihi ve Hamlihi" dir. Sözü edilen konu kitabın e.2 ve 133. sahifededir.

[60] İbn Battal: Büyük âlim Ebu'l-Hasen Ali ibn el-Halef İbu Battal el-Bekri el-Kurtubi, Ibn el-Leccam diye de bilinir. Sahihi Buhari'nin sarihidir, ibn Afif Ebu’l-Mutarrif, Ebi Amret-Talmenki ve daha başkalarından ilim almıştır. İlim ve marifet ehlindendir. Maliki fıkıhçılarının büyüklerindendir. Hicri 449 yılında vefat etmiştir. (Şezerat, 3/283; Şeceratu'n-Nuru'z-Zekiyye, 1/115; Siyeru A'lami'n-Nubelâ, 7/17)

[61] Buharî: Buhara'ya nishet edilerek bu ismi almıştır. Hadis ilminde müminlerin emiridir. İsmi Muhammed ibn İsmail ibn İbrahim el-Câmiu’s-Sahih'in müellifi. Alimler onunla ilgili sayısız eserler yazmışlardır. Bu konuda araştırma yapmak isteyen kimseler İbn Hacer el-Askalani'nin Sahihi Buharı üzerine yazdığı Fethu'1-Bari isimli şerhinin Hedyu's-Sâri isimli mukaddimesine ve şu kaynaklara müracaat etsinler; Siyeru A'lami'n Nübela, 12/391; el-Cerhu ve't-Ta'dil, 7/191; Şezeratü'z-Zeheb, 2/134. Hicri 256'da vefat etmiştir.

[62] Ebû Hanife: İmam-ı Âzam Ebû Hanife Numan ibn Sabit et-Teymi el-Kûfi. 80 yılında doğdu. Sahabi Enes ibn Mâlik'le karşılaştı. Ata ibn Ebi Rabah, Şâbi, Tavus, Nâfi, Katade ve daha başkalarından rivayette bulundu. Zehebi'nin de dediği gibi onu anlatmak ancak ciltlerce kitapla mümkündür. Muhammed Ebû Zehra'nın onun hakkında yazdığı kitab benim çok hoşuma gitti. Gerçekten bu konuda önemli ve faydalı bir eserdir. Ebu Hanife h.150'de 70 yaşında iken vefat etmiştir. (Siyeru A'lami'n-Nubelâ, 6/3901 el-Bidaye ve'n-Nihaye, 10/107; Tehzili et-Tehzib, 10/449; Şezerat,. 1/227)

[63] Atâ ibn Ebi Rabah: İmam, Şeyhu'l-İslam, Harem-i Şerif müftüsü, Ebû Muhammed el-Kuraşi, Mekkelilerin azatlısı, Âişe, Ümmü Seleme, Ebû Hureyre, İbn Abbas, İbn ez-Zübeyr gibi pek çok sahabiden ve Urve, İbn el-Hanefiyye ve Ubeyd ibn Umeyr gibi büyük tabiilerden rivayette bulunmuştur. Mücahid, Ebu'z-Zubeyr Mataru'l-Verrak ve Eyyub es-Sahtiyani gibi pek çok kişi de ondan rivayette bulunmuştur. 115 yılında 88 yaşında vefat etti. (Siyeru A'lami'n-Nübela, 5/78; el-Cerh ve't-Ta'dil. 6/330; Şezerat, 1/147)

[64] Rum: 32

[65] Rum:32

[66] Ebu'l-âliye Rafi ibn Mihran, Kıraat İmamı, hadis hafızı, müfessir ve büyük bir âlim, Ebu'l-Aliye er-Riyâhi el-Basri. Riyahoğullarından bir kadının azatlısı. Hz. Peygamber'in (s.a) zamanına genç bir yaşta iken yetişmiş, Hz. Ebû Bekir'in hilafeti esnasında da müslüman olmuştur. Ali, Ömer, Ebu Zer, İbn Mea'ud ve pek çok sahabiden ders dinlemiştir. Kur'an'ı ezberlemiş ve Ubey ibn Kava Kur'an okumuştur. Güvenilir ve sağlamdır. 90 yılında vefat etmiştir. (el-Mearifi 454; el-Cerhu ve't-Ta'dil, 3/510; el-Hılye 2/2171 Tehzib 3/274; Şezerat, 1/202)

[67] Hûd:119

[68] Mutarrif ibn Abdillah ibn eş-Şıhhir. Örnek bir imamdır. Bir sahabi olan babasından, Ali'den, Ammar'dan, Osman'dan, Aise'den, Muaviye'den ve pek çok sahabiden hadis almış, ondan da Hasen-ı Basri, Sabit. el-Bunânî, Katade, Gaylan ve daha pek çok kişi rivayette bulunmuştur. 86 yılında vefat etmiştir. (Hılye, 2/198; Tehzib, 10/173; el-Bidaye ve'n-Nihaye, 9/69; Şezerat. 1/110; Siyeru A'lami'n-Nubela, 4/187)

[69] İkrime: Büyük âlim, hadisçi ve müfessir. Ebû Abdillah el Kuraşi, İbn Abbasın azatlısı, îbn Abbas'tan, Aişe'den, Ebu Hureyre'den, İbn Ömer'den, İbn Amr'dan, Hz. Ali'den ve bazı sahabilerden rivayette bulunmuştur. Nehai, Şa'bî, İbn Dinar ve pek çok kişi de ondan rivayette bulunmuştur. 104 yılında vefat etmiştir. (el-Cerhu ve't-Ta'dil, 7/7; Hılye, 3/326; Tehzib, 7/263; Şezerat, 1/130; Siyeru A'lam'in Nubela, 5/12)

[70] Mansûr ibn Abdurrahman el-Gaddâni: Ebû İshak es Subey'i, Âmir eş-Şa’bi, Hasan-ı Basri ve daha başkalarından rivayette bulunmuştur. el-Hakem el-Belhi, Şube ibn el-Haccac, Bişr ibn el-Mufaddal ve pek çok kişi ondan rivayette bulunmuştur. Hadiste sikadır/güvenilir. (Tehzib, 10/311)

[71] Bu isimde bir yanlışlık var. Çünkü Buhari'de .... Amr'den, o da Mus'ab'dan rivayet etmiştir." İfadesi geçer. Doğrusu bu kişi Mus'ab ibn Sa'd'dir. Biyografisi aşağıda verilecektir, (el Fethu'1-Bârî, 8/278)

[72] "Şube onları fasıklar olarak isimlendirmişti." Cümlesi yanlıştır. Bu cümlenin Buhari de geçen şekliyle doğrusu şöyledir: "Sa'd onları fasıklar olarak isimlendirmişti." Sa'd Mus'ab in babası olan Sa'd ibn Ebi Vakkas'tır. Büyük bir sahabidir. (el-Fethul-Bâri. 8/278) Bu hadisi Buhari, Kitabu't-Tefsir'de ve "De ki size yaptıkları işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi?" âyeti babında rivayet etmiştir. Sözü edilen âyet Kehf Sûresi 103. âyettir.

[73] Saîd ibn Mansûr: Şeyhu'l-Haram Ebû Osman el-Horasani el-Mervezi el-Mekki. Büyük âlim ve Kitabü's-Sünen isimli eserin müellifi. Horasan'da, Hicaz'da, Irak'da, Mısır'da. Cezire'de ve daha başka yerlerde Malik ibn Enes'ten, el-Ley's ibn Sa'd'den, Ebû Avane'den ve diğer insanlardan (hadis ve rivayet) dinledi. Ahmed ibn Hanbel, Ebû Sevr, Müslim, Ebû Dâvûd ve daha pak çok kişi ondan hadis rivayet etti. 227 yılında vefat etti. (Tehzib, 8914; Şezerat, 2/62; er-Risaletu'l-Mustadrafe, 34; Siyeru A'lam'in-Nubelâ, 10/586)

[74] Kehf 104

[75] Saf 5

[76] Bakara: 27

[77] En'am: 57

[78] Maide: 95

[79] Amr ibn el-Muhacir Bel ibn Ebi Müslim. İsmi Dinar el-Ensari Ebû Ubeyd ed-Dimişki (Ashabtan) Enes'i ve Vâile'yi gördü. Babasından ve Ömer ibn Abdulaziz'den yaptığı rivayetler vardır. Ömer ibn Abdilazizin koruma görevlisi idi (Gaylan el-Kaderi kıssasını bunun için o anlattı) Abbas el-Lahmi ve diğerlerinden de rivayette bulundu. Ondan rivayet, edenler ise kardeşi Muhananed, ibn el-Alâ, ibn Ayyaş ve diğerleridir. Sikadır, güvenilir. 74 yılında doğdu 139'da vefat, etti. (Tehzib, 8/107)

[80] Gaylan İbn Enes el-Kelbi Ebu Yezid ed-Dımişki. Ömer ibn Abdilaziz, İkrime, Ebû Seleme ibn Abdirrahman, Kasım ibn Abdirrahman ve daha başkalarından rivayeti vardır. İbn Mâin'in dediğine göre kendisinden Evzâi rivayette bulunmuştur. (Tehzib, 8/252)

Gaylan, insanın fiillerinden hür olduğunu ve kadere bağımlı olmadığını iddia eden ve kaderin inkarına yönelik sözler söyleyen ilk kaderiyeddir: Çeviren.

[81] İnsan: 1-3

[82] İnsan: 30-31.

[83] Hişam ibn Abdilmelik ibn Mervan Ebu'1-Vehd el'Kuraşi. Emevi halifesidir. 70 yılında doğdu. 105 yılında halife oldu. 54 yaşında vefat edinceye kadar o makamda kaldı. (Tarihu1-Taberi, 7/200; el-Bidaye Ve'n-Nihaye, 9/351; Şezerat, 1/163; Siyeru A'lâmi'n-Nubelâ, 5/351)

[84] Abd ibn Humeyd: Ebû Muhammed Abd ibn Humeyd ibn Nasr el'Kissî (veya el-Keşşî). 170'’de doğdu. Ali ibn Asım el-Vâsıtî'den. Muhammed ibn Bişr el-Abdi'den, ibn Ebi Fudeyk'ten. Yezid ibn Harun'dan ve daha başkalarından rivayette bulunmuştur. Kendisinden de Müslim, Tirmizi, Buhari (talik yaparak) ve daha pek çok kişinin rivayeti vardır. 249 yılında vefat etmiştir. (Tehzib. 6/455; Şezerat. 2/120; Siyeru A'lâira'n-Nubelâ, 12/235)

[85] İbn et-Tufeyl- Şeyhu'l-Müsned ve sikadır/güvenilir. Künyesi. Ebu'l-Kâsım Abdurrahim ibn Yusuf Hibetullah ibn Mahmud ibn Tufeyl ed-Dımişki. Önce Şam'da bulunmuş, sonra Mısır'a yerleşmiştir. Ehl-i tasavvuftur. Şam'da Ebu'l-Muzaffer el-Feleki'den, Ebul-Mekârim ibn Hilâl den ve Ebû Tâhir es-Selefi'den (İskenderiye'de) ve daha pek çok kişiden sema (işitme) yoluyla hadis almış, kendisinden de el-Münziri, ibn Beleban, İbn el'Şirâzi ve daha başkaları hadis içilmişlerdir. 637 yılı zilhicce ayının dördünde "vefat etmiştir. (Siyeru A'lami'n-Nubela. 23/43: Şezerat, 5/184)

[86] İbn el-Revva; Abdullah ibn Evfâ el-Yeşküri, İbn el-Kevvâ diye bilinir. Kendisi Haricilerden olup ehl-i Hak içine sızmış birisi idi. Bu sebeple Hz. Ali kendisini öldürtmüştü. (Bk. Tarihu’t. Taberi. 1.4 ve 5. Ciltlerin muhtelif yerlerinde)

[87] Süfyan es-Sevri: Şeyhu’l-İslâm. İmam, hafız, kendi zamanında ilmiyle âmil âlimlerin efendisi. İsmi ve künyesi Ebû Abdillah es-Sevri el-Kufidir. Müctehiddir. Kitâbül-Câmi'in müellifidir. 97yılında doğmuştur. Kulübü sitte müellifleri kendisinin rivayetlerini eserlerine almışlardır. Hocaları sayılamyacak kadar çoktur. Hatta sayılarının 600'den fazla olduğu söylenir. Kendisinden de yirmi binden fazla kişinin rivayette bulunduğu söylenir. 161 yılında vefat etmiştir. (Siyeru Alami'n-Nubelâ, 7/229! el-Cerhu ve't-Ta'dil. 1/55; 4/222; Meşâhiru Ulemai’l-Emsar. 169; Hılye. 6/356, 7/144; Tehzib, 4/111: Şezerat, 1/250)

[88] Muhammed ibn Cubeyr ibn Mut'un. Künyesi Ebû Said. Büyük bir fakihdir. Babası büyük sahabilerden. Babasından, Ömer'den ve İhn Abbas'tan rivayetleri var. Çocukları Ömer, Said ve İbrahim ile Amr ibn Dinar, Zühri ve diğer Medinelilerin ondan rivayetleri var. Ömer ibn Abdilaziz'in, bir rivayete göre Abdülmelik'in hilafeti zamanında vefat etti. (Tehzib. 9/91: el-Bidaye ve'n-Nihaye. 9/18; Siyeru Alamin'Nübela, 4/544).

[89] Kehf:104

[90] Hadisin ibaresi Darimi'nin Sünen'inde, Mukaddime bölümünün 42. Babında 478 numara­dadır. Hadis mürseldir ve zayıf olduğuna işaret edilmiştir.

[91] Ankebut:51

[92] Abdulhamid ibn Dinar el-Basri, ez-Ziyadi'nin arkadaşıdır. Enes'ten, Ebû Raca el-Atâri'den, Hasen-i Basri'den ve Sabit el-Bünânî'den rivayetleri vardır. Ondan da Şube, Mehdi, Hammad ilm Zeyd ve îbn Aliyye gibi kişiler rivayette bulunmuşlardır. Sikadır. (Cerh ve't Ta'dil, 6/12; Tehzib, 6/114; Siyeru A'lami n-Nübelâ, 6/148)

[93] Âli İmran:31

[94] İnfıtar: 5

[95] Ebu Kılâbe: İmam, hafız, örnek insan, âbid, Basra muhaddisi. Abdulmelik ibn Muhammed ibn Abdillah ibn Muhammed ibn Abdilmelik İbn Müslim er-Rukkaşi el-Basri, 190 yılında doğdu. Yezid ibn Harun, Ravh ibn Ubade, Avn ibn Amara gibi kişilerden rivayeti vardır, ibn Mâce, Huceyıni, Ebu Bekir eş-Şâfii gibi kişiler de ondan rivayet etmişlerdir. 276 yılında vefat etmiştir. (el-Cerhu va't-Ta'dil, 5/329; Tehzib, 6/419; Şezerat, 2/170; Siyeru A'lami’n-Nubela,13/177)

[96] İnfitar: 5

[97] A'raf- 152

[98] Yasin: 12

[99] İbn Avn: Abdullah ibn Avn ibn Eratban, Künyesi Ebû Avn el-Müzeni. Basra âlimi örnek imam. Ebû Vail, Şâbî, Hasen, ibn Şirin. Mücahid ve îbn Cübeyr gibi pek çok kişiden rivayeti var. Süfyan, Şube, ibn el-Mubarek ve ibn el-Aliyye gibi pek çok kişi ondan rivayette bulundu. İlim zühd ve takva yönünde kendi zamanında bir eşi daha yoktur. 151 yılında vefat etti. (Tehzib. 5/346; el-Cerhu ve't-Ta'dü, 5/130; Hılye, 3/37 Şezerat, 1/230; Siyeru A'lami'n-Nübelâ, 6/364)

[100] Muhammed ibn Şirin: Şeyhu'l-İslam, Ebû Bekir el-Ensâri el-Basri Hz. Peygamber'in (s.a) hizmetçisi olan Enes İbn Malikin azatlısı. Hz. Osman'ın halifeliğinin son yıllarında doğdu. Ebu Hureyrei İmran İbn Husayn, İbn Abbas, İbn Ömer, Ubeyde, Enes ibn Mâlik ve daha pek çok kişiyi dinlemiştir. Katade, Eyyub, İbn Avn ve daha başkalarının ondan rivayetleri vardır. 110 yılında vefat etmiştir. (el-Bidaye ve'n-Nihaye, 9/267; Tehzib, 9/214; Şezerat, 1/138; Siyeru Alami’n-Nubela. 6/364)

[101] Enam: 68

[102] Ebu'l-Cevzâ; Evs ibn Abdillah er-Rub'i el-Basri, Tabiin âlimlerinin büyüklerinden. Âişe, ibn Abbas. ibn Ömer ve diğerlerinden rivayetleri var. Utâridi, el-Bekri, ibn Meysere ve daha başkaları da ondan rivayet etti. Haccae'a başkaldıranlardan. Rivayete göre Cemacim savaşında öldürüldü. (Hilye, 3/78; Tehzib, 1/383; Şezerat, 1/93)

[103] Bakz. Hılye, 3/78. Burada ibn el-Cevzâ'a ait güzel sözler bulursun.

[104] Ali İmran: 119

[105] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/65-84.

[106] "Her kim bizim dinimizde olmayan bir iş yaparsa o iş reddedilmiştir" hadisini Buhari "Bir idareci veya hâkim bir ilme dayanmaksızın ictihad eder de Rasulullah'a ters düşerek yanılırsa onun verdiği hüküm reddedilir. Çünkü Hz. Peygamber, bizim dinimizde olmayan bir iş yaparsa o iş reddedilmiştir." Bâbında ta'lik olarak rivayet etmiştir. Bu hadis Buhari. Kitabu'l-İ'tisam, Bab:20'dedir.

Buhari bu hadisi Hz. Aişeden mevsul olarak da rivayet etmiştir. Buhari'nin bu mevsûl rivayeti lütabu's-sulh'taki 2697 numaralı hadistir ve lafzı şöyledir. "Her kim bizim şu işimizde (dinimizde) ondan olmayan bir şey ihdas (icad ederse) o (icad) reddedilmiştir.

Buhari bu hadisi Kitabu'Htisam'daki lafzıyle ayrıca Kitabu'1-Buyû. Bâbu'n-Neceş'te yine talik olarak nakletmiştir.

Müslim bu hadisi Kitabu'l-Akziye. Babu Nakzı'l-Ahkâmi'l-Bâtıle'de 1718 numaralı hadis olarak nakletmiştir.

İlin Mâce, Mukaddime'de, Babu Tazimi Hadisi Rasulillah'ta 14 numarada Müslim'in-lafzıyle rivayet etmiştir.

Ebû Dâvud, Kitabu's-Sünne'de, Babtı lüzûmi's-Sümıe'de 4606 numarada nakletmiştir.

Malumdur ki lafzı, lafzından daha kapsamlı ve daha güzeldir. Bununla beraber bütün rivayetler hep aynı şeyi söylemektedirler'ki o da şudur; İster söz, ister amel isterse takrir olsun, dinde sonradan icad edilen her bid'at reddedilmiştir, şiddetle sakındırılmıştır ve bunları yapan kimseler tehdit edilmiştir ve kınanmıştır.

Yine malumdur ki din işi kitap ve sünnete bağlıdır. Her kim kitap ve sünnette olmayan bir şey icat ederse veya onların gerektirdiği şeye muhalefet ederse o reddedilmiştir. Ümmet Ritab ve Sünnete sımsıkı sarılırsa sapıklıktan ve fitneye düşmekten emin olur. Çünkü Rasulullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Size iki şey bıraktım; Onlara sarıldığınız müddetçe benden sonra asla sapıtmazsınız: Allah'ın Kitabı ve sünnetim."

[107] Bu hadisi Buhari, K. El'tisam, B. El-İktidâu bi süneni Rasulullah (s.a), 7277 numarada Abdullah ibn Mes'ud'un sözü olarak rivayet etmiştir ve bu rivayette "Her bid'at bir sapıklıktır" sözü yoktur.

İbn Hacer'in Fethu'1-Bari, 13/266'da da dediği gibi Buhari'deki bu rivayet mevkuf cinsindendir. Fakat içerisindeki "hidayetin en hayırlısı Muhammed'in hidayetidir" bölümü merfû hükmündedir. Çünkü bu Hz. Peygamber'in (s.a) bir niteliğini anlatmaktadır. Her ne kadar buna dikkat edenler az da olsa bu da merfuun bölümlerinden birisidir. Bu hadis, Hz. Peygamber'in (s.a) şemaili hakkındaki sadece merfu hadisleri Buharı ve Müslim naklettiği için müttefekun aleyh olan bir hadis gibidir. Bu hadislerin pek çoğu Rasulullah'ın (s.a) yüzü ve saçı gibi fiziki yapısıyle, yumuşak huyluluğu ve affediciliği gibi ahlâki yapısıyle ilgilidir. Bu hadis de aynı konuyle ilgili olarak kabul edilebilir. Bununla beraber söz konusu hadis yine İbn Mes'ud kanalından, fakat merfûluğu açıkça belirtilerek de rivayet edilmiştir. Ayrıca bu hadis aşağıdaki yerlerde de geçmektedir-

I. Buhari, ibn Mes'ud'dan yine mevkuf olarak, Kitabu'1-Edeb, Babu'l-Hedyi’s-Sâlih, h.no: 6098.

II. Müslim, K. Cumua, B. Hutbetihi (s.a) fi'1-cumua. Câbir ibn Abdillah'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir' Rasulullah (S.A) hutbe okuduğu zaman gözleri kızarırdı. Ve şöyle derdi Emma ba'dü; Şüphesiz sözün en hayırlısı Allah'ın Kitabıdır. Hidayetin (gidilecek yolun) en hayırlısı Hz. Muhammed'in hidayetidir, işlerin en kötüsü sonradan icad edilenlerdir ve her bid'at bir sapıklıktır. Sonra şöyle derdi: .... vs.Bunun arkasından Müslim benzeri bir hadis daha rivayet etti.

Hadisin birinci bölümü daha önce de beyan ettiğimiz gibi Rasulullah'ın hutbesindeki halini vasfettiği için her ne kadar merfu hükmünde ise de mevkuftur. İkinci bölümü ise merfûdur ve Resulullah'a (S.A) nisbet edilmiştir. Müslim. K. Cum'a, h.no: 876.

III. İbn Mâce, Mukaddime, Babu ictinabi'l-Bid'a, ve'1-Cedel h.no: 45, Câbir ibn Abdillah rivayeti, Hadisin bir bölümü Babu ittiba sünneti'r-Râşidin, 42 no'da geçmektedir.

IV. Ebû Davud, K. Sünnet, B. Lûzumu's-Sünnet, h.no: 4607,

V. Terinizi, K. İlim, B. el-Ahzu bis-Sunne, h.no: 46p7.

V. Tirmizi, K. İlim, B. El-Ahzu bis-Sunne, h.no: 2678.

VI. Nesei, Kitâbü'l-İdeyn. Nesei'de şu ilave vardır: Her ihdas edilen şey bid'attir, her bid'at de cehennemdedir.

VII. Ahmed ibn Hanbel, Cabir'den aynı lafızlarla 3/319, 371. sh'ler.

VIII. Dârimi, Mukaddime, Babu Kerahiyetü Ahzi'r-Re'yi, h.no: 206. Yine Cabir'den ve aynı lafızlarla rivayet edilmiştir.

[108] Enam: 134,

[109] Müellif "Sahih" sözüyle Müslim'i kastediyor olmalıdır. Çünkü Buhari'de bu rivayet mevcut değildir. Mağribliler ve Şâtıbi (r.a) sıhhat derecesi yönünden Müslim'i Buhari'den önde görürler.

[110] Müslim, K. İlim, B. Men Senne Sünneten haseneten h.no:2674; Tirmizi, K. İlim. Bâbu fîmen deâ ile'l-hüda. h.no:2676; İbn Mâce, Mukaddime. Bâbu men senne sünneten haseneten. h.no:206.

[111] Müslim bu hadisi Cerir ibn Abdullah'tan nakletti: K. Îlim, Babu men senne sünneten haseneten bölümündedir. Hadisin lafzı meâlen: "Kim İslam'da güzel bir çığır açar da kendisinden sonra insanlar o yoldan giderlerse..." şeklindedir. Müslim bu hadisi K. Zekat, Babu'l-Hassi ale's sadaka bölümünde de nakleder. Bu hadisi Ahmed'in Müsned'inde 4/357, el" Münzir. İbn Cerirdenl 4/360. Cerir ibn Abdülah'tan ve 4/36l'de Ebû Vail'den o da Cerir'deıı nakleder. İbn Mace; Mukaddime, Bâbu men senne sünneten haseneten ev seyyieten bölümünde Cerir ibn Abdillah'tan zayıf bir senetle 207 no'lu hadis olarak nakledilir. Neseî, K. Zekat, Babu't-Tahriz alessadaka'da nakledilir.

[112] "Sahih" tabiriyle bu defa zannediyorum hem Buhari, hem Müslim kastediliyor. Çünkü inşaallah biraz sonra da açıklayacağımız gibi bu hadis ikisinde de mevcuttur.

[113] Bu hadisi Buhari Kitabü'l-Fiten Babu Keyfe'l-Emru İza lem tekim cemaatün (cemaat olmadığı zaman durum nasıl olur babı) h.nn-7084'de nakledilmiştir. Ben derim ki: Hadisin tamamı Buhari'nin bu rivayetidir. Ancak Şâtibi rivayetin başlangıç kısmını düşürmüştür. Hadis bu lafızlarla Müslim'de de geçer. Buhari’de Huzeyfe'den rivayet eden râvi ile Müslim'de Huzeyfe'den rivayet eden râvi aynı kişidir ve Ebû İdris el-Havlâni'dir. Müslim bunu Kitabut İmare Babu Vücûbi Mülazemeti Cemaati’l-Müslimininde zuhuri’l-fiten'de zikretmiştir. Ebû Davud Kitabu'l-Fiten ve'1-Melâhim Babu Zikri’l-Fiten'de 4246 numarada, Ebu Huzeyfe'den aynı manada bir hadis rivayet etmiştir. İbn Mâce, K. Fiten, B. Uzlet'de 3981 no'da özet olarak rivayet etmiştir. Ahmed, Huzeyfe'den 5/386'da nakletletmiştir.

[114] Sahife hadisi: Müellif Müminlerin Emiri Hz.Ali'nin minberde hutbe esnasında elinde bulundurduğu sahifeye işaret ediyor. Bu sahife, ahkamı ve hadisi şerifleri ihtiva eden bir sahifedir. Bu sebeple Kur'an-ı Kerim'e mushaf, sahih hadisleri ve hükümleri toplayan kitaba sahife denir, Çoğulu suhuf ve sahâif gelir. Hadisin ibaresi de buna delalet, etmektedir.

[115] Ayr ve Sevr veya Air ve Sevr: Her ne kadar bazı sarihler Medinelilerin Sevr denilen bir dağı bilmediklerini, Sevr'in sadece Mekke'de bulunduğunu iddia etseler de meşhur olan görüşe göre bunlar Medine'yi kuşatan iki dağdır. Doğrusu her iki dağ da Medine'dedir. Medine'deki Sevr. Uhud'u arkasından kuzeye kadar daire şeklinde sarmıştır. Kırmızıya çalar rengi vardır. Lügatte de şafak kırmızısı demektir, (bk. Mealimü's-Sünen, 2/530; Lisanü'1-Arab, 1/521 Fethu'l' Bari 4/99)

[116] Buhari. K, Fedailü'l-Medine. Bâbu Harami'l-Medine. h.no:l870; Bu rivayette Hz. Ali'den şöyle dediği nakledilir: "Benim yanımda Allah'ın Kitabından ve Hz. Peygamber'den gelen şu şahifeden başka bir şey yoktur: .... bölge Medine'nin haram bölgesidir....." Buhari. K. Feraiz. B. Ismu men teberrae min mevâlihi. h.no: 6755, aynı lafızlarla. Buhari, K. Cizye ve’l-muvadea. B. Zimmetü'l-Müslimin, h.no: 3172; aynı lafızlarla. Buhari, K. İ'tisam bi’l-Kitabi ve’s-Sünne. B.Mâ yukrahu mine't-Teammuki ve't-Tenazui ve'1-Guluvvi fid-Dini ve'1-Bid'e, h.no:7300. -Araştır­manın konusu budur.- Müslim, K. Hac, Babu Fadlu'l-Medine ve Duaü'n-Nebiyyi fiha bil-Beraketi. Tirmizi. el-Vela ve'1-Hibe, Babu Fımen tevellâ ğayra mevâlihi, h.no:2210. Tirmizi, hu hadis hasen-sahihtir der. Ebû Davud, K. Menâsik'il'Hat; B. Fi Tahrimi'l-Medine, h.no:2034. Ahmed. Müsned: Ali ibn Ebî Tâlib, 1/126, 151 ve Müsned: Ebi Hureyre. 2/398.

[117] Bu hadisi İmam Malik Muvatta'da, Kitabu't-Tahara, Bâbu Câmiu’l-Vüdû h.no: 6911'de Ebu Hureyre'den şu şekilde rivayet etti: Rasulullah (S.A) bir gün mezarlığa girer ve şöyle der:

“Esselâmü aleykum ey müminler topluluğunun diyarı! İnşaallah biz de size kavuşacağız. Kardeşlerimizi görmüş olmayı çok arzu ederdim.” Dediler ki:

Yâ Rasulallah! Biz senin kardeşlerin değil miyiz?

Dedi ki:

“Hayır siz benim ashabımsınız, kardeşlerimiz henüz gelmediler. Ben onlardan önce havzımın başına geleceğim.”

Dediler ki:

Ya Rasulallah, ümmetinden seriden sonra gelenleri nasıl tanıyacaksın?

Dedi ki:

"Ne dersin, bir adamın siyah ve koyu renkli atların içinde alnı çakal, ayakları sekili bir atı olsa onu tanıyamaz mı?"

Dediler ki:

Elbette tanır, ya Rasulallah!

Dedi ki:

"İşte onlar da kıyamet gününde abdest izlerinde dolayı yüzleri nurlu, elleri ve ayakları sekili olarak gelecekler. Havzın yanına ben onlardan önce geleceğim. Bir grup adamlar, tıpkı sahipsiz develerin havuz kenarından kovulup uzaklaştırıldığı gibi benim havzımdan uzaklaştırılacaklar. Ben onlara "gelin buraya, nereye gidiyorsunuz, gelin, gelin!" diye sesleneceğim.

Bunun üzerine denilecek ki: Onlar senden sonra dini değiştirdiler.

Ben de diyeceğim ki "O halde (havzımdan) uzak olsunlar, uzak olsunlar, uzak olsunlar!"

Buhari bu hadisi aynı şekilde Kitabu'r-Rikak, Babun fi'I-Havz, h.no:6575'de Ibn Mes'ud'dan, 6576'da yine Ibn Mes'ud'dan; 6577'de ibn Ömer'den; 6579'da yine ibn Ömer'den; 6580'de Enes ibn Mâlik'ten; 6582'de yine Enes ibn Mâlik'den; 6583'de Sehl ibn Sa'd'den; 6584'de yine Sehl ibn Sa'd'den; 6585, 6586 ve 6587'de Ebû Hureyre'den; 6589'da Cündüb'ten; 6593'de Esma İbni Ebi Bekir'den (R.A) rivayet etmiştir. Bu rivayetin hepsinin lafızları farklı farklıdır. Sadece imam Malik'in rivayeti tam olarak zikredilmiştir. Çünkü bu rivayet diğerlerinin büyük bir kısmını veya aynısını ya da benzerini almıştır.

Buhari bu hadisi Kitabu'l-Fiten, "Öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz." Babı, hadis no: 7048'de Esma'dan, 7049'da ibn Mes'ud'dan; 7050 ve 7051'de Sehl ibn Said'den; Kitabu't-Tefsir, Babu Tefsiri Sureti'l-Kevser'de rivayet etmiştir. Sözü uzatmamak için burada zikretmiyorum. Ebu Dâvud, K. Sünne, B. Fi'1-Havz, h.no:4745, 4746, 4747, 4748'de rivayet etmiştir. Müslim, K. Fedâil, B. Isbatı Havzı Nebiyyina, h.no: 2299, İbn Mâce, K. Zühd, B. Havz, h.no: 4306da Ebû Hureyre'den Muvatta'dakine yakın lafızlarla rivayet etmiştir. îbn Mâce'nin başka yerlerinde de bu hadis vardır. Havz hadislerini kırk tane sahabi rivayet etmişlerdir. İbn el-Kayyim, bunların hepsini Münziri'nin Ebû Dâvud Muhtasarını şerhederken (7/135) ve Avnu'l-Mâbud'un Zeylinde (13/73) Kütübti Sitte'deki rivayetlere de atıflar yaparak zikretmiştir. Ahmed ibn Hanbel ise bu hadisi çeşitli yerlerde zikretmiştir. Bunlardan bazıları, şunlardır: 1/257, 384, 403, 2/408, 3/17, 4/313, 5/41, 48.

[118] Hayseme ibn Süleyman; Uzun ömürlü, güvenilir bir imam, Şam muhaddisi, künyesi Ebu'l-Hasen Hayseme ibn Süleyman İbn Haydera el-Kuraşi eş-Şami el-Etrablusi. "Fedâili's- Sahabe" nin yazarı. Çok yolculuk yapan, çok dolaşan bir hadiscidir. 250 yılında doğdu. Ebû Utbe el-Hicâzi. Muhammed ibn İsa el-Medâini, ibrahim el-Kısar ve daha başka kişilerden hadis dinlemiştir. Ebû Ali ibn Mâruf, Abdul Vehhab el-Kilâbi, Ibn Mende ve daha başka kişiler kendisinden rivayette bulunmuşlardır. 343 yılında vefat etmiştir. (Siyeru A'lami'n-Nübelâ, 15/412; Şezerat, 2/365.)

[119] Yezid er-Rukâşi: Yezid ibn Ebân er-Rukâşi el-Basri. Zâhid bir kişidir. Babasından, Enes ibn Mâlik'ten, Hasen Basri'den ve başka kişilerden hadis rivayet etmiştir. Ondan da oğlu Abdunnûr, yeğeni el-Fadl ibn İsa ibn Ebân, Salih ibn Keysan, Â'meş ve daha başkaları rivayette bulunmuştur. Bazıları onun zayıf olduğunu söylemişlerdir. Şube, ibn Maîn, Ebû Hatim ve Yakub ibn Süfyan onu zayıf görenlerdendir. İbn Adiy onun hakkında şöyle demiştir: Onun Enes'ten ve daha başka kişilerden rivayet ettiği sahih hadisler vardır, umarım güvenilir kişilerden rivayet ettiği hadislerin bir sakıncası yoktur. Onun hakkında verilecek hüküm şudur; Salih, zâhid ve doğru bir kişidir, ancak güvenilir kişilerden rivayet ettiklerinin dışındaki rivayetlerine güvenilmez. 110 yılında vefat etti. (Tehzib, 11/309)

[120] Bu hadis şu kaynaklarda geçmektedir: Müslim, K. iman, Babun Itlak İsmi’l-Küfri alâ men Tereke's-Salât, Câbir'den rivayet etmiştir. Tirmizi, Kitabu'1-İman, Babu fi Terki’s-Salât, h.no: 2621. Ebû Dâvud, K. Sünne. B. Fi Reddi’l-İrcâ, h.no: 467-8, Câbir ibn Abdillah'tan. İbn Mâce, K. Fi İkameti’s-Salat, B. Fî men Terake's-Salat, h.no: 1078. Nesei, K. Salât, B. El-Huküm fi Târiki's-Salât, h.no: 465, Hattabi Meâlimü’s-Sünen alâ sünen-i Ebi Dâvud, 5/58'de özet olarak şöyle demektedir: Namazı terk etmenin de çeşitleri vardır. Namazı inkar ederek terk etmek ümmetin icmâı ile küfürdür. Unutarak terk etmek ümmetin icmâi ile küfür değildir. İnkar etmeden kasıtlı olarak terk etmeye gelince birinci hükümde âlimlerin ihtilafı vardır. Ben derim ki bunun yeri hadis şerhleri ve fıkıh kitaplarıdır.

[121] Eyle: Hadiste zikri geçen bir Arap kasabasıdır. Büyük bir ihtimalle Mısır ile Şam arasında meşhur bir beldedir. (Lisanül-Arab, 1/191)

[122] Enbiya: 104

[123] Maide: 117.118

[124] Bu hadisi Buhari, Kitabu Ehâdisi'l-Enbiya'da, Nisa, 125, Nahl: 120. Tevbe: 114 âyetleri ilâhında. İbn Abbas'tan 3349 no'lu hadis olarak rivayet etti. Ayrıta: Meryem: 16 âyet. Babında 3447 no'lu hadis olarak rivayet etti: Ayrıca Buhari'nin: Kitabu'r-Rikak, Babu'1-Haşr, h.no:6524, 6525, 6526'da ibn Abbas'tan;6527'de hz. Aişe'den; Kitabu't-Tefsir, Mâide 117, âyeti'nin tefsiri babı, h,no:4625'de İbn Abbas'tan; Maide 118. âyetinin tefsiri babı, h.no: 4626'da. İbn Abbas'tan ve Enbiya 104. ayetinin tefsiri babı h.no:4740'da rivayet edilmiştir. Müslim, yine İbn Abbas'tan ve aynı lafızlarla Kitabu'l" Cennet, Bâbu Finai'd-Dünya ve Babu'l Haşr yevme'l-Kıyame'de ve aynı babın diğer rivayetlerinde nakletmiştir. Tirmizi, Kitabu'l-Kıyamede, İbn Abbas'tan 2539 no'lu hadis olarak rivayet etmiştir. Nesâî, Kitabu'l-Cenâiz. Bâbu evveli men yüksâ'da İbn Abbas'tan; Ahmed, Müsned'de îbn Abbas'tan çeşitli yerler de rivayet etmiştir. Bunlar arasında 1/223. 229, 235 ve 253'de ki rivayetler de vardır.

[125] Bu hadis ile ilgili notlar önceki sayfalarda geçti.

[126] Buhari, K. İlim. B. Keyfe yukbezu'ilm. h.no:100; K. İ'tisam, B.Mâ yüzkeru min zemmi'r Re'y ve Tekellüfi'l-Kıyas. h.no: 7307. Abdullah ibn Amr'dan Müslim, K.ilim B. Rafu'l İlim ve Kabzuhu. Abdullah ibn Amr'dan İbn Mâee. Mukaddime, B. İctinabi'r-Re'y ve'1-Kiyas. h.no:52. Abdullah ibn Amr'dan. Ahmed Müsned. 2/162, 100, 203, Abdullah ibn Amr'dan Dârimi. Mukaddime. Babu Zehâbi'1-İlm, h.no:239. Abdullah ibn Amr'dan.

[127] Sahihi Müslim'de Abdullah ibn Mes'ud'dan nakledilen bu ibarenin tamamı şöyledir. Abdullah ibn Mes'ud dedi ki: Kim yarın Allah'a müslüman olarak kavuşmaktan hoşlanırsa ırzını okunduğu yerde şu namazlara devam etsin. Şüphesiz Allah Teala Peygamberinize (s.a) hidayetin yollarım göstermiştir. Namazlar da onlardan birisidir. Eğer siz cemaatten uzak durun evinde namaz kılan kişi gibi namazlarınızı evlerinizde kılarsanız Peygamberinizin sünnetini terk etmiş olursunuz. O sünneti terk ederseniz dalâlete düşersiniz. Herhangi bir müslüman tertemiz ve mükemmel bir abdest alıp da bu mescitlerden birine gitmek üzere yola çıkarsa. Allah ona. attığı her adıma karşılık bir sevab yazar, bir derece yükseltir, bir de günahını düşürür. Bizim zamanımızda nifakı bilinen münafıktan başka hiçbirimiz cemaatı terk etmiyordu. (Hatta hasta olan bir kimse) iki kişi arasında; bacakları yerde sürünerek (mescide) getirilir de safa durdurulurdu (Müslim. K. Mesacid) ve Mevadiu’s-Salat. B. Fadlu Salâti'l-Cemaa) îbn Mâce, K. Mesâcid ve'1-Cemaat. B. El-Meşyu ile's-Salat, no:777. Ahmed. Müs'ned, îbn Mes'ud'dan, 1/372. 414. 914. 455. Nesâi, K. İmame. B. el-Muhafazatu ale's-Salavat. Ben derim ki bu rivayette, cemaati terk edene karşı şiddetli bir uyarı ve kuvvetli bir tehdit vardır. Çünkü bu terk ediş, bir mazerete dayanmıyorsa ve insan bunu bir alışkanlık haline getirmişse şüphesiz bir bid'attir.

[128] Bu hadisi Mâlik, Muvatta'da muhtelif lafızlarla rivayet etmiştir. Hadisi Mâlik'ten rivayet eden kişi şöyle demiştir: Rasulullah'ın (s.a) şöyle dediği Mâlik'e ulaşmıştır: "Şüphesiz ben size kendisine sarıldıkça asla sapıtmayacağınız iki şey bıraktım: Allah'ın Kitab'ı ve Peygamberinin sünneti." Babu'n-Nehyi anil-Kavli bi’l-Kader. Müslim bu hadisi Kitabu Fedâilu's-Sahabe, Babu Fedâilu Ali ibn Ebi Tâlib bölümünde Zeyd ibn Erkam'dan rivayet etmiştir. Zeyd ibn Erkam'm rivayetinde Hz. Peygamber'in Mekke ve Medine arasındaki Hum suyunun yanında verdiği hutbe vardır ve orada Rasulullah (s.a): "..... Size çok kıymetli iki şey bırakıyorum..." buyurur.

Müslim, bu hadisi Zeyd'den üç defa sevk eder. (h.no:2408) Ebû Dâvud, K.Menâsik. B. Sıfatu Hacceti'n-Nebiyyi (s.a) h.no:1905. Câbir ibn Abdillah'tan, Câbir, Muhammed ibn Ali ibn el-Huseyn'in sorusuna cevap olarak Hz. Peygamber'in haccını anlatmış ve onun Nemire mesridindeki hutbesini nakletmiştir. O hutbesinde Rasulullah (s.a) şöyle buyurmuştu: "Ben size sımsıkı sarıldığınız takdirde benden sonra asla sapıtmayacağınız bir şey bırakmış bulunuyorum: Allah'ın Kitabı size benden sorulacak, o zaman ne diyeceksiniz?..." İbn Mace, biraz önce işaret edilen bu hutbenin metnini Kitabü'l"Menasik, Babu Hacceti Rasulullah (S.A) bölümünde h.no:3074 rivayet etmiştir. Ahmed ibn Hanbel, Müsned'inde Ebû Said el-Hudri'den şöyle dediğini rivayet etti: Rasulullah (S.A) şöyle buyurdu: "Size çok önemli iki şey bırakıyorum. Bunlardan biri diğerinden daha büyüktür ki O Allah'ın gökten yere uzatılmış ipi niteliğindeki kitabıdır. Diğeri ehl-i beytim olan yakınlarımdır. Bu ikisi Havzıma gelinceye kadar birbirinden ayrılmayacaklardır." (Müsned, 1/14, 1/17, 1/26; Ebû Said'den ve 4/367'de Zeyd ibn Erkam'dan Müslim'deki gibi) Dârimi, Zeyd ibn Erkam'dan şöyle dediğini rivayet etti: Rasulullah (s.a) bir gün bizim yanımızda ayağa kalktı ve bize bitab etti. Önce Allah'a hamd ve sena etti, sonra şöyle dedi: "Ey insanlar! Şüphesiz ben bir beşerim. Rabbimin elçisi (Azrail) pek yakında bana gelecek, ben de kendisine icabet edeceğim. Size çok önemli iki şey bırakıyorum: Birincisi Allah'ın kitabıdır. Onda hidayet ve nur vardır. Allah'ın Kitabına sımsıkı sarılın ve ona yapışın." Hz, Peygamber insanları buna teşvik etti ve sonra şöyle dedi: "Diğeri ehl-i beytimdir ve ehl-i beytim hakkında size Allah'ı hatırlatırım." Bunu üç defa tekrarladı. (Darimi, K. Fedaîli'l-Kur'an, B. Fadlu men Karae'l-Kur'an, h.no:3316.)

[129] Bu hadisi Müslim Ebû Hureyre'den rivayet etmiştir. Ebû Hureyre şöyle demektedir: Ahir zamanda deccallar ve yalancılar olacak. Size işitmediğiniz ve babalarınızın da işitmediği hadisler getirecekler. Onların sizi saptırmasından ve fitneye düşürmesinden sakının. (Müslim, Mukaddime, Babu'n-Neh'yi ani'r-Rivayeti ani'z-Duafa....) Ebû Davud, Kitabu'l-Fiten ve'l-Melâhim, Babu Zikril-Fiten ve Delâiliha, h.no:4252. Bu rivayette şöyle bir ifade var: "....Benim ümmetimin içinden otuz tane yalancı çıkacak..."

[130] Bu hadisle ilgili açıklama notu daha önce geçti.

[131] Belki de bu, mü'minlerin annesi Hz. Aişe'nin kendi sözüdür

[132] Ben hadisi bu lafızlarla bulamadım. Fakat Buhari'de: "Kim benim sünnetimden yüz çevirse benden değildir." kelimeleriyle Enes ibn Malikten rivayet edilmiştir. Rivayette üç kişiyle ilgili bir olay anlatılır fakat senedinde Hasan-i Basri yoktur. (Buharı, K. Nikah, B. et-Terğib fin-Nîkah, h.no:5063) Müslim de Enes'ten nakletmiştir ve senedinde Hasan-i Basri yoktur. İfadeler Buhari'dekinin aynısıdır. (Müslim, K. Nikah, B. İstihbâbin-Nikah) Ahmed'in Müsned'inde 2/158'de Abdullah ibn Amr ibn eI"Âs tarafından rivayet edilir. Rivayet, ibn Ömer'in evliliği, hanımıyle olan münasebeti, hanımının, eşini babası Ömer'e şikayet etmesi ve ikisi birlikte Hz. Peygamber'e gitmeleri hakkmdadır. Hz. Peygamber (s.a.) onlara şöyle cevap vermiştir: "Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir." Bu rivayetin senedinde de Hasan'i Basri yoktur. Ahmed bu hadisi ayrıca Buharı ve Müslim'in rivayeti gibi Enes'ten de rivayet etmiştir; 3/241, 259, 285. Ahmed'in Ensarlı bir adamdan yaptığı rivayete gelince onda işte yukarıdaki ifade geçer: ".... kim bana uyarsa..." Fakat bunda da Hasan'i Basri yoktur. 5/409. Nesâi'de de Enes'ten gelen rivayet vardır 6/60 ve Buhari'nin rivayeti gibidir. Dârimi, Sâ'd ibn Ebi Vakkas'tan rivayet etti. Bu rivayette Osman ibn Maz'un'un karısıyla (cinsel ilişkiyi) terke karar vermesine Rasulullah'ın şöyle cevap verdiği anlatıhr: ",... Kim benim sünnetimi terk ederse benden değildir." (Dârimi, K. Nikah, B. en. Nehyu ani't-Tebettül, h.no-:2168)

[133] Bu hadisin bir kısmını Dârimi, Mukaddime, B. İttibai's Sünne, no: 97'de B. Teğayyûri'z-Zeman ve mâ yahdüsü fihi no:186. 187'de rivayet etmiştir. Ahmed'in Müsned'inde de hadisten bir bolümü nakledilmiştir. 2/229, 506

[134] Bu hadisi Ahmed ibn Hanimi, Müsned'inde Abdullah ibn Amr ibn el-As'tan nakleder: 2/158. 165. Şeyh Reşit Rıza (elinizdeki) Kitaba yazdığı dipnotta bu hadisin üzerinde durur ve şöyle der: Beyhaki bu hadisi benzeri bir bağlamda Abdullah ibn Amr ibn el-Âs'tan merfû olarak rivayet eder. Celâlûddîn es-Suyuli, ei-Câmiu's-Sağîr'de bu rivayetin yanma "sahih"tir işareti koyar. Hadis "Her amelin bir coşkulu dönemi vardır." diye başlar. Devam eden sayfada bir diğer hadiste ".... Her amel edenin bir coşkulu dönemi vardır..." ifadesi geçer. Öyle zannediyorum ki Tahavi hadisinde “amel eden" yerine “ibadet eden" kelimesi yanlışlıkla girmiştir. Tirmizi Ebû Hureyre'den bu hadisin ilk iki cümlesini rivayet etmiş olup kalan kısmı bizim konumuzla ilgili değildir.

[135] Ahmed, Müsnedinde bu hadisi Ensar'dan bir zâtın rivayetiyle Mücahit'ten nakletmiştir.(2/409)

[136] Ahmed ibn Hanbel bu hadisi Ebû Vâ'il ve ibn Mes'ud kanalından rivayet, etmiş (1/407) ayrıca biraz farklı lafızlarla Ebû Hureyre'den rivayet etmiştir (2/492).

Müsle yapmak, maktulün uzuvlarını kesip parçalamak ve bundan sadistçe bir zevk almak demektir, (çeviren)

[137] Bu hadisi Ahmed. Müsned'inde İbn Mes'ud'un rivayetinden şu lafızlarla nakletti: "Benden sonra başınıza sünneti söndüren adamlar geçecek..." (1/400. 409.) Ubade ibn Sâmit'ten aynı hadisi hiraz farklı olarak nakletti (5/325. 329) Ahmed, İbn Mes'ud'un Amr ibn Meymun el-Evdi'ye söylediği şu sözü de nakletti: Namazı vaktinde kılmayan idareciler başınıza geçtiği zaman senin halin nice olur? (5/231) Bu hadisi, ayrıca İbn Mace. K. Cihat. B. Lâ Tâate fi Ma'siyetilllah. no:2865'de nakletti.

[138] Bu hadisi Tirmizi Ebn Said el-Hudri'den Ehvabu Sıfatı'l-Kıyame 2520 numarada nakletti. Bu hadisin bundan başka bir isnadını bilmediğini söyledi.

[139] Ebû Davut, K. Melâhim. B. el-Emri vcûrNehy, 4342 İbn Mâce. K. Fiten, B. et-Tesebbütü fil-Fitne-3957. Müsned-i Ahmed. 2/220. 221. Bunların hepsi Abdullah ibn Amr ibn el-As'tan rivayet edilmiştir.

[140] Bu hadisi ayrıca Ahmed, Muaz ibn Cebel'den şu lafızlarla rivayetetmiştir:"Şiâb'dan sakının, cemaate, halka ve mescide sarılın." Ahmed'in rivayetinde "Şiâb nedir?" ifadesi yoktur. (Müsned. 5/233. 243)

[141] Bu hadisi bulamadım.

[142] El-Velid ibn Müslim: Şamlıların âlimidir. Künyesi Ebu'l-Abbas ed-Dımışki'dir Ümeyye oğullarının azatlısıdır. Yahya ibn el-Haris ez-Zimâri ve Ali Said ibn Abdilaziz'deu kıraat dersi aldı ve onlardan rivayette bulundu. Ayrına ibn Aclan, Sevr ibn Yezid. İbn Cüreyc ve daha başka kişilerden rivayetleri vardır. Leys ibn Sa'd. Bakıyye ibn el-Velid-ki bunlar da hocalarıdır- İbn Vehb. Ahmed ibn Hanbel ve daha pek çok kişi de ondan rivayette bulunmuşlardır. Çok yolcu­luk yapan, eser veren. Güvenilen, çok hadis ve ilme sahip olan büyük bir imamdır. 195 yılında vefat etmiştir. (el-Cerh Ve’t-Ta’dil. 9/l6: Tehzib. 11/151; Şezerat. 1/344; Siyeru'l-A'lam. 9/211)

[143] Kadı lyaz eş-Şifa isimli kitabında Abdullah İbn Muğaffel'den Rasulullah'ın şöyle söylediğini nakleder: ".....Ashabıma sövmeyin. Kim ashabıma söverse Allah'ın ve bütün meleklerin laneti onun üzerine olsun.." Onu şerh eden Molla Aliyyül'Kâri der ki: Taberanî, ibn Abbas'tan bu hadisin bir benzerini rivayet etti. Hakim de benzer bir hadis nakletti ve şunu da rivayet etti: "....Âhir zamanda ashabıma söven bir topluluk gelecektir..." (Şerhu'ş-şifa, 5/520) Ebû Dâvud, K. Sünne. B. fi'n-Nehyi an Sebbi Ashabi'r-Rasul, h.no:4658. Tirmizi, Ebvabu'l-Menakıb. Bâbu fi men salibe Ashabin Nebiy. h.no:4122. îbn Mâce, Mukaddime, Fadlu Ehli Bedr, h.no:161

[144] Abdullah ibn el-Hasen ibn Ahmed ibn Ebi Şuayb, muhaddis ve edib. Uzun ömürlü, Bağdad'a yerleşti. Babasından, dedesinden. Ahmed İbn Abdilmelik'ten rivayette bulundu, ismail el-Hatbi, Ebû Ali es-Sûfî, el-Âcurri, Ebu'l-Kasım efTaberâni ve daha pek çok kişinin de ondan rivayeti vardır, 206'da doğdu, 295'de vefat etti. (el-Bidaye ve'n-Nihaye, 11/107, Şezerat. 2/218: Siyeru Alami'n-Nübela. 13/536.)

[145] Bu konuda İmam el-Leknevi'nin "el-Ecvibetü'l-Fâdıla" isimli eserinde çok yararlı bir araştırma vardır. Abdul fettah Ebû Gudde'nin tahkik ve ta'lik ettiği bu eserin özellikle 36. sayfasından. 64. sayfasına, 218. sayfasından 238. sayfasına kadar bu konuyla ilgili bilgiler verilir. Eser 1984 yılında Kahire'de basılmıştır. Riyad'daki Reşid yayınevi ve Halep'teki Matbuati'l-İslamiyye yayınevi dağıtımını yapmaktadır.

[146] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/85-98.

[147] Buhari, K.Hudûd, B. Racmü'l Hubla fi'z-Zina, 6830. Müslim, K.Hudûd. B. Racmü’s-Seyyib fi'z-Zina. Ebu Davud, K. Hudûd. B. fi'r-Racm, 4418. Tirmizi. K. Hudud. Mâ Câe fi Tahkiki'r-Racm Ahmed, Müsned. 1/23. 29, 36, 40, 43. 47, 50, 55. İbn Mâce, K. Hudûd, B. Recm, 2553.

[148] Huzeyfe ibn el-Yemân. Sahabenin ileri gelenlerindendir, Rasulullah'ın (S.A) sırdaşıdır. Hicretin 36. yılında iyice ihliyarlamışken Medâin'de vefat etti. (el-Cerhu ve't'Ta'dil, 3/256; el-Müstedrak, 3/379; el-Hılye, 1/270; Tehzib et/Tehzib, 2/219; Şezerat, 1/32; Siyeru A'lâm, 2/361)

[149] Buhari, K. İ'tisam, B. el-iktidâu Bi Süneni Rasûlillah (S.A). h.no: 7282. Hafız ibn Hacer, Fethu'1-Bari'de, bu rivayette geçen "kurrâ" kelimesini "Kur'an ve sünnetin âlimleri" diye izah etmiştir. (13/271)

[150] Belki de hu hadis, Ahmed'in müsnedindeki Feyruz ed-Deylemi'nin babasından, onun da Rasulullah'tan rivayet ettiği hadisten alınmadır. (Bk: Ahmed, Müsned. 4/232).

[151] Hûd: 114

[152] Bazı Râfîzi grupları böyle inanıyorlardı.

[153] Batıniler ve aşırı tasavvuftular böyle söylüyorlar ve onların kitapları Huzeyfe'nin (r.a) işaret ettiğine benzer şeylerle doludur. Bu, sahabilerin firasetini ve önsezisini gösterir.

[154] Bununla, refah ve bolluk içinde evlerinde oturup ilim ve araştırma zahmetinde bulunmayan kişiler kastediliyor. (Şerhu's-Sünne, 1/178),

[155] Tirmizi. K. ilim, B. Ma Nühiye anhu en Yukâle ınde Hadisi Rasulillahi (s.a.), 2663. Ebû Davud. K. Sürme, B. fi Lüzümi’s Sünne, 4605,İbn Mâce. Mukaddime. B.Ta'zimi Hadisi Rasulillahi (S.A) h.no:13. Dârimî. Mukaddime, B. es-Sünnetü Kâdıyetün alâ Kitabillahî, 586.Ahmed. Müsned. 47132. Hâkim. el-Müstedrek. K. İlim. 1/108. Hakim dedi ki: Bu hadis. Buhari ve Müslim'in şartlarına göre sahihtir. Ez-Zehebi de onu onayladı. El'Begavi bu hadisi Şerhu's Sünne'de nakletti: Kitabü'1-İman, Babu'l-İ'tisam bi'1-Kitabi ve's-Sünne, h.no: 100. Bu hadis hasendir, dedi.

[156] Dârimi, Mukaddime, Babun fi Keraheti âhizi'r-Re'yi, 205.

[157] Dârimi, Mukaddime, Babu Men Hâlıe'l-Futya ve Kerihe’t-Tenattu' Ve’t-Tebeddu', h.no:142. Abdullah ibn Mes'ud'dan, İbn Mâce, Mukaddime, Fadlu'l-Ulemâi Ve'l-Hassu alâ Talebi'l-İlm, h,no:228. Ebû Umame'den (r.a.). ez'Zevâid’de şöyle denilir: Hadisin isnadında Ali İbn Yezid vardır. Cumhura göre bu kişi zayıftır. Rivayette "eskiye sarılınız" denilirken, İslamın ilk dönemlerindeki nesillerin, sahabilerin ve onların peşinden gidenlerin sözlerine ve davranış­larına tâbi olun, onları alın, denilmek isteniyor. Kabe'yi Muazzamaya da tarihinin eskiliğine işaret etmek üzere "Beytü'1-Atik" denilmiştir. Sonradan gelen müslümanlar İslam'ın ilk dönemlerinde yaşayan insanların ilmine sarıldıkları müddetçe hidayet, üzere olurlar. (Bk. el-Lisan. 4/2798)

[158] Belki de bu Hasan el-Basriye ait bir sözdür.

[159] Dârimi, Mukaddime. Babun fi Kerahîyyeti Ahzi'r-Re'y. 217

[160] Kenzu'l-ummal, 1/219. h.no:1096; Said ibn Mansur, Sünen; Deylemi, Müsnedü'l-Firdevs (Bu ikisi İbn Mesud'dan rivayet etmişler. Râfii ve Kenzu'I Ummal ise Ebu Hureyre'den)

[161] Ahmed, Müsned. 1/407.

[162] Buhari, K. Farzu'l-Humma, B. Farzu'l-Humus, h.no:3093 (Hz. Fatıma'nın, babası Hz. Peygamberin mirası konusunda sorduğu bir soruya Hz. Ebû Bekir'in verdiği uzunca bir cevabın bulunduğu rivayetten alınmıştır.) Müslim, Kitabu'l'Cihad, B. Hukmu'1-Fey' (Bu rivayette de Buhari'deki gibi aynı kıssa anlatılır.) Ebû Davud, K. Haraç ve'l'İmare, Babu Safaya Rasulillah (s.a.). h.no: 2963. Müsned-i Ahmed, l/6.

[163] İbn el-Mübarek- Şeyhu'l-İslam, zamanının âlimi ve müttekilerin emiri. Abdullah ibn el-Mübarek ibn Vâdıh Ebû Abdurrahman el-Hanzali, Aslı Türktür. Sonra Merv'lildir. Hadisçi. Mücâhid, gazi ve önemli bir şahsiyettir. 118'de doğdu. Hamid et Tavil, Âsim el-Ahvel, Hişam ibn Urve, Amer ve sayısız kişiden hadis dinlemiştir. Ma'mer ve Sevrinin hocaları, ibn Main. ibn Ebu Şeybe ve sayılamayacak kadar çok kişi kendisinden rivayette bulunmuştur. Hadisi hüccettir. Bunda icma vardır. 181 yılında vefat etti. (Siyeru A'lami'n-Nübela, 8/378; Meârif. 511; er-Cerhu ve't-Ta'dil, 5/1791 Hılyetü'l-Evliya, 8/162; Tehzib, 5/382...)

[164] Abdullah ibn Mübarek bunu Zühd isimli kitabında babu Mâcâe fi'1-Fakri, h.no-578'de tarhiç etmiştir. Kitabı tahkik eden el-A'zami bu rivayetin garip olduğunu ve ibn el-Mübarekten başka kimse tarafından rivayet edilmediğini söyler.

[165] Ahmed. Müsned. 2/83,400.

[166] Zâriyat; 1.2 (Meali şöyledir: "Tozdurup savuranlara, yükünü yüklenenlere... andolsun ki..."

[167] Subeyğ ibn Isl kıssasının tamamını İbn Hacer el-Askalani. el... İsâbe fi Temyizi’s-Sahabe. E.5, sh.l68'de sâd harfinde rivayet eder. Müellif onu burada özetleyerek anlatmıştır. Doğrusu Suheyğ, el-Isabe'de ve Sünen-i Darimi'de anlatıldığına göre ölmeden önce tövbe etmiş ve tutumundan vazgeçmiştir. (Darimi, Mukaddime, Babu men Habe'l-Fütya ve Kerihe't-Tenettu' ve't-Tebeddu', 144. 148) Darimi bu rivayetinde Subeyğ'ın şu sözünü nakleder Ey Mü'minlerin Emiri, kafamda bulduğun dayak izinin gitmesi sana yeter. Bu, onun tövbesine işaretti, ikinci rivayette onun güzelce tevbe ettiği ve Hz. Ömer'in insanlara onunla oturmaları için izin verdiği açıkça ifade edilir.

[168] Abdullah ibn el-Mübarek. Kitabü'z-Zühd, Babu Fi Lüzumi’s-Sünne, s.21. Ebû Nuaym'in rivayet ettiği nüshada, Mervezi'nîn ibn el-Mübarek'ten yaptığı rivayete ilave olarak zikredilir. Kitabü'z-Zühd’ü tahkik eden el-A'zamî der ki: Ebu Nuaym, el-Hilye isimli eserinde bunu müellifin Rabi'den. onun da Ebu'l-Âliye'den rivayet ettiği yolla rivayet eder. (Bk. Hılye, 1/252 Ben Hılye'ye baktım ve onun dediğini orada gördüm.)

[169] Ben, Kaynaklarda ibn Abbas'a ait böyle bir söze rastlamadım. Ancak bu söz doğrudur, gerçektir. Manevi tevatürle sabittir. Alimler bunu almışlar ve bir kural haline getirmişlerdir.

[170] İbn Mes'ud'un bu sözünü Dârimi, Mukaddime, Bâbu men Habe'l-Fütya no:143'de rivayet etti. Çevirenin notu: İ'tisam'ın metninden bu sözün ibn Abbas tarafından söylendiği anlaşılıyor. Öte yandan muhakkik Nedvi'nin belirttiği şekilde Darimi'nin ilgili bölümünde ne ibn Abbas'ın ne de ibn Mes'ud'un böyle bir sözü bulunmuyor. Her halde bu rivayetin tahkiki yapılırken bir yanlışlık yapılmış.

[171] Bu hadis mevkuftur. Bir tâ’bii olan Yezid ibn Umeyra tarafından Muaz ibn Cebelden rivayet edilmiştir. Bkz: Ebu Dâvud. Kitabü’s Sünne. Babu Lüzûmi's-Sünne. no:4611.

[172] Zamammızdaki bir araştırmacı ilim adamı da Muaz ibn Cebel'in sözlerinin işaret ettiği durumları araştırarak ve inceleyerek ulaştığımız şu gerçekleri gözönünde bulundurmalıdır:

Birincisi. Her ilim adamı hakim (hikmet, sahibi: anlayış ve feraset, sahibi) değildir. Çünkü ilmin naklinde güvenilirliğe ihtiyaç duyulduğu gibi onun neşrinde ve açıklanmasında da hikmete (keskin bir görüşe, firasete) ihtiyaç, duyulur.

İkincisi: Her hakim, âlim değildir. Bu sebeple ilim, âlimlerden, hikmet de hakimlerden alınır. Her biri maharetli olduğu şeyle değerlendirilir.

Üçüncüsü: Sahih hadiste de ifade edildiği gibi güzel konuşan münafıktan sakınmalıdır. Bu sebeple işittiği her şeye kulak veren bir kimsenin, ehline müracaat etmesi ve kitap ve sünnetten hiçbir şekilde zerre kadar dışarı çıkmaması gerekir.

Dördüncüsü: Bir kulun inançları, ibadetleri, davranışları ve sosyal ilişkileri düzgün olduğu zaman, hakkın onun için görünen parlak bir nuru vardır. Böyle bir kul şeriate uygun olarak hakkı apaçık ve parlak bir şekilde görür, münafık onu tuzağa düşüremez, güzel konuşanlar onu etkileyemezler.

Beşincisi: İlim ve ve hikmet. Allah'ın kula verdiği ne güzel nimettir.

[173] el-Fudayl ibn Iyaz: örnek bir imam. sağlam bir kişi. Şeyhu'l-İslam. Künyesi Ebû Ali et" Temimi el-Yerbûi eHorasani. Allah'ın Harem’ine (yani Kabe'ye) komşu olmuştur. Mansur. Ameş, Leys. Atâ ibn es-Sâib, Cafer es-Sâılık. Humeyd et-Tavil gibi Kûfeli ve Hicazlı şahsiyetlerden rivayette bulunmuştur. İbn el-Müharek, Yahya el-Kattım, İbn Mehdi. îbn Uyeyne. Abdurrrazzak. İmam Şafii, Bişr el-Hafi ve îbn Vehb gibi şahısların da ondan rivayetleri vardır. Sikadır, takva sahibi salih bir kişidir. 186 yılında Mekke'de vefat etmiştir. (Siyeru A'lami’n Nübelâ. 8/421; el-Meârif. 511. el-Cerh ve't-Ta'dil. 7/73; Hılyetü'l-Evliya. 8/84- Tehzib, 8/294; Şezerat, 1/361.)

[174] Bakara: 183

[175] Eyyub es-Sahtiyâni: Örnek bir imam, hafız, Şeyhu'l-İslam, âlimlerin efendisi. Künyesi, Ebû Bekir ibn Ebi Temime Keysan el'Anezi. Babası Aneze Kabilesinin mevâlisindendir. Basra da doğmuştur. Ebû Berid Amr ibn Seleme el-Cirmi. Ebû Osman en-Nehdi, Said ibn Cübeyr. Ehû'l-Aliye. Hasan-Basri ve İbn Şirin gibi kimselerden hadis dinledi. Zühri, tbn Dinar, Amr. Katade. ve İbn Şirin, Hammad tbn Seleme. Şube, ibn Zeyd ve îbn Aliyye gibi kişiler de ondan hadis rivayet, ettiler. 68 yılında doğdu. 131’de vefat etti. (Siyeru’l A'lâm. 6/15: Tabakat ibn Sa'd, 7/246: Hılye, 2/3; Tehzib. 1/397: Şezerat, 1/181.

[176] İbn Sirin'in bu görüşü cidden isabetlidir. Çünkü heva ve hevesine uyan kişi, önce basit bir bid'atle başlar, sonra bid'atlerin akıntısına kapılır ve neticede bir bid'at davetlisi haline gelir. Şeriatın haram kıldığı şeyleri tevil ederek kendisi ve başkaları için mubah ve helal görmeye başlar. Haramları birer birer helâl göre göre de sonunda mürtetlik çukuruna düşer, İbrahim in sözü dö bu manadadır. Özellikle zamanımızda heva ve hevese uymanın sebep olduğu fikri ve akidevi mürtetlik (dinden çıkma) olayları pek çoktur. Mürtetlik, görünürde az gibi de olsa özellikle akıllarını ve çağdaş kültürlerini dinin hükümlerinin önüne geçirip şeriatle savaşmada aklı bir metot olarak kullananlar pek çoktur.

[177] İbrahim: Öyle zannediyorum ki müellif, başka birini değil. İbrahim en-Nehaî'yi kastediyor. Eğer kastettiği o ise. biyografisi şöyledir: İbrahim en-Nehaî, büyük imam, hafız. Irak fakihi. Künyesi. İbrahim ibn Yezid ibn Kays İbn el-Esved en-Nehaî el-Yemâni. Daha sonra Küfeli olmuştur. Tabiilerin en önde gelenlerindendir. Fakat Kûfe'de beraber olduğu sahabilerden hadis dinlediği veya rivayette bulunduğu tesbit edilmemiştir. Küçük bir çocuk iken Hz. Aişe'nin yanına girip çıktığı tesbit edilmiştir. Mesruk, Alkame, Ubeyde, Ebû Zür'a el-Beceli. Hayseme ibn Abdirrahman ve Kadı Şureyh gibi büyük tabiilerden rivayette bulunmuştur. Hammad ibn Ebi Süleyman. İbn Muhacir. İbn Ebi'ş-Şa'sa, Ahdeb. Hişam el-Esedi ve daha pek çok kişi kendisinden rivayette bulunmuştur. İbn Mes'ud'u çok iyi tanımış ve geniş çapta ondan rivayette bulunmuştur. 96 yılında vefat etmiştir. Doğum tarihi ihtilaflıdır. Bir rivayete göre vefatı esnasında 49 yaşındadır. (Siyeru A'lami'n-Nübelâ, 4/520, el-Meârif, 463. el'Hılye. 4/219; ol-Bideye ve'n-Nihaye, 9/140; Tehzib, 1/177; Şezerat, 1/111)

[178] Yahya ibn Ebi Kesir: İmam, hafız, büyük bir âlim. Ebû Nasr et-Tâi el-Yemâni. Tay kabilesinin mevâlisinden, Ebû Umame el-Bâhili, Enes ibn Mâlik, Ebû Seleme ibn Abdirrahman ve daha pek çok kişiden rivayette bulunmuştur. Oğlu Abdurrahman. Ma'mer, Evzai ve daha pek çok kişi de ondan rivayette bulunmuştur. Bir ilim talebesi idi ve hüccetti. 129 yılında vefat etti. (Siyeru Alami'n-Nubelâ. 6/27; Tabakat ibn Sa'd, 5/555: Tehzib, 11/268)

[179] el-Avvam ibn Havşeb: İbn Yezid. imam ve muhaddis. Ebu İsa er-Rabei el-Vâsıti. İbrahim Nehâi’den, Mücahid'den, Amr ibn Mürre'den ve daha pek çok kişiden hadis rivayet etmiştir. Ondan da oğlu Seleme, Yeğeni Şihab ibn Harraş, Şube ve diğer kişiler rivayette bulunmuş­lardır. Hadiste sikadır. İyiliği emreder, kötülüğe mani olurdu. 148 yılında vefat etti. (el"Cerhu ve"f Ta'dil. 7/22. Tehzib, 8/163; Şezerat, 1/244; Siyeru A'lami'n Nübelâ, 6/354)

[180] Ebû Bekir ibn Ayyaş: Şeyhu'l-îslam, büyük âlim, muhaddis, fakih, el-Mukri ibn Salim el-Esedi el-Kufi. Esed kabilesinin mevâiisinden. 94 yılında doğdu. Büyük kıraat âlimi Asım ibn Ebi'n-Necûd'a Kur'an'ı üç defa okurdu. Âsım'dan, Ebû İshak es-Subey'i'den. Humeyd et" Tavilden. Ameşten ve Hişam ibn Hassan'dan rivayette bulundu. İbn el-Mübarek, Kisâi, Veki, Ahmed ibn Hanbel, İbn Rahaveyh ve ibn Ebi Şeybe gibi pek çok kişi de ondan rivayet ettiler. Sikadır. Ehl-i Kur'an ve ehl-i hayırdır. İnsanların içinde sünnete en çok bağlı olanıdır. 193 yılında vefat etmiştir. (Siyeru A'lâmi'n-Nubelâ, 8/495: Hilye, 7/302; Tehzib, 12/34; Mukaddimetü Fethu'1-Bâri, 456; Şezerat, 1/334.)

[181] Yunus ibn Ubeyd; Örnek bir imam. Hüccet. Ebû Abdillah el-Abedî el-Basri, Abed kabile­sinin mevâlisinden, Tabiinin küçüklerinden ve faziletlilerinden. Enes ibn Mâlik'le görüştü. Hasen. ibn Şirin, Ata, İkrime, Nafı ve pek çok kişiden hadis nakletti, Şube, Süfyan ve iki Hammad ile pek çok kişi de ondan hadis nakletti. Sikadır, çok hadisi vardır. Müttakidir, verâ sahibidir. 140 yılında vefat etmiştir. (Siyeru A'lami'n-Nûbelâ, 6/288); el-Cerhu ve’t-Ta'dil, 9/242; Meşâhiru Ulemâi'l-Emsar. 150; Hılye, 3/15; Tehzib, 11/442; Şezerat. 1/207)

[182] Yahya ibn Ebi Ömer eş-Şeyhâni: Tehzib'te ve ibn Hâcer'in Takrib'inde belirtildiğine göre îbn Ebi Ömer eş-Şeybâni değil. İbn Amr eş-Şeybâni'dir. Benim baktığım bütün yerlerde böyle yazıyor. Şeyban, Hunyer'de bir vadidir. Humus'ludur. Evzâi'nin amcasının oğludur. Babasın­dan, Ebu Meryem'den, Velid ibn Ebi Süfyan'dan vs diğer kişilerden rivayette bulunmuştur. Evzâi, Tim el-Mübarek, Damra ibn Rabia ve diğer kişiler de ondan rivayette bulunmuşlardır. Sikadır. 148 yılında vefat, etmiştir. Öldüğünde 85 yaşındadır. (Tehzib. 11/260; Takrib et- Tehzib. 2/311) "Arkadaşlarını öldürmeden ve yaptıklarını yapmadan önce" sözleriyle Ebu’l Âliye, Hz. Osman'ın öldürülmesini ve ondan sonra çıkan fitneleri kastetmiş olabilir, (çeviren)

[183] Mukatil ibn Hayyan: Büyük âlim vo muhaddistir. Sikadır. Künyesi Ebu Bestâm en-Nebtı el-Belhi el-Harraz'dır. Şa'bi, Mücahid, Dahhak. îkrime ve ibn Büreyd gibi kişilerden rivayeti vardır. Hocası Alkame ibn Mersed. Bekr ibn Mâruf, İbrahim ibn Edhem. İbn el-Mübarek gibi pek çok kişi de ondan rivayet etmiştir. Fazilet sahibi vs sünnete bağlı bir kişidir. 150'de vefat etmiştir. (Siyeru A'lami’n Nübelâ. 8/353; Meşâhiru Ulemai'l Emsar. 195. Tehzib. 10/277)

[184] Bu sözlerle iki çeşit bid'at ehli kastediliyor. Birincisi Şi'a ve onların itikat konusundaki bidatleri, ikincisi câhil tasavvuftular, unların liderleri ve onların itikat ve ibadet konusundaki bid'atleri: Bunlar Hz. Feygamber'in ve ehli beytinin ismiyle halkın gönlünü çelerler.

[185] İbrahim et-Teymi: örnek bir imam ve fikıhçi, Kûfe'nin âbidi. Babasından, Haris ibn Suveyd'deu. Enes ibn Mâlik'ten, Amr ibn Meymun'dan ve pek çok kişiden rivayeti vardır. Ameş, Yunus ibn Ubeyd, Müslim el'Butayn ve daha başka kişiler de ondan rivayet etmişlerdir. Salih, takva sahibi, âlim, fakih çok'değerli ve vâız bir delikanlı idi. Harcanın hapishanesinde hicri 92 yılında henüz 40 yaşına bile gelmeden vefat etti. (Siyeru A'lami'n-Nubelâ, 5/60 el Cerhu ve't-Ta'dil. 2/146; Tehzih. 1/176)

[186] Ömer İbn Abdilaziz'in bu hutbesini küçük kelime farklılıklarıyle pek çok tarihçi ve siyerci naklatmiştir. (Siyeru A'lami'n-Nübelâ. 5/126. Daha ayrıntılı bilgi için Şeyh Nedvi'nin Ricalü’l Fikri ve'd-Da've isimli kitabının 1.Cildine bakılabilir.)

[187] Üzeyne Ebu'l-Âliye el-Berâ el-Basri. İsmi Ziyad ibn Feyrûz. Bir rivayete göre Üzeyne lâka­bıdır, ismi Kelsûm'dur. İbn Abhas, İbn Ömer, îbn Züheyr, Enes ve daha başkalarından rivayet etmiştir. Ondan da Eyyuh, Metar el-Verrak ve Yunus ibn Ubeyd gibi kişiler rivayet etmişlerdir. Sağlam bilgilere göre hicri 90 yılında vefat etmiştir. Bu sebeple şiirin ona ait olması mümkün değildir. Çünkü Ömer ibn Abdillaziz'den önce ölmüştür. (Tehzib. 1/197, 12/143)

[188] Nisa: 115.

[189] Bu hadis sahihtir. Hakim'in Müstedrek'inde, c.I. sh.96, 97'de bulunmaktadır. Hâkim, bu hadisin Buhari ve Müslim'in şartlarına göre sahih olduğunu söylemiştir. Telhis'in müellifi de bunu sahih olarak görmüştür. Bu hadis ayrıca şuralarda geçmektedir: Ebû Dâvud. K. Sünnet. B. Fi Lüzümi’s.-Sünnet, 4607. Tirmizi. K. İlim, Babu Mâcâe fi'1-Ahzi bi’s Sünne ve ictinâbi'l-Bidei: h.no:2676. İbn Mâce, Mukaddime, Babu ittibai Sünneti’l-Hulefa'i'r-Râşidin, 42, 43. 44. Dârimi. Mukaddime, B. İttibais's-Sünne, 95. Ahmed, Müsned. 4/126, 127.

[190] el-Hâkim; Muhammed ibn Abdillah ibn Muhammed ibn Hamdeveyh ibn Nuaym ibn el-Hakim. İmam, hafız, tenkitçi, büyük âlim, muhaddislerin şeyhidir. Künyesi Ebû Abdillah en Neysâhûri eş-Şafii. Pek çok eserin sahibidir. 321 yılında doğdu. Küçük yaşta ilim öğrencisi oldu. İkibine yakın hocadan ilim dinledi, Babasından, Muhammed ibn Ali el-Müzekkirden, Muhammed ibn Yâkub el-Esâm'dan, Muhammed ibn Yâkub eş-Şeybâni'den ve sayılamayacak kadar kişiden hadis rivayet etti. Ondan da Dârekutni -ki aynı zamanda hocasıdır-, îbn Ebi'l-Fevâris. Ebu l"Alâ el-Vâsıti ve diğer kişiler rivayette bulunmuşlardır. Eser te'lif etmiş, cerh ve ta'dil yapmış, hadislerin illetlerini ve sıhhat derecelerini tesbit etmiştir. Bir ilim denizidir. 403 yılında vefat etmiştir. (Siyeru A'lâmin-Nübelâ, 7/162; Tebyinü Kezibil-Müfteri, 227, 231. el-Bidaye ve'n Nihaye. 11/355; Şezerat. 3/176; er-Risaletul'Müstedrafe. 21)

[191] Yahya ibn Adem: Büyük âlim. Hafız, Ebû Zekeriyya el-Emevi. Emevilerin azatlılarından. Kûfeli. Pek çok eserin sahihi İsa ibn Tahman. Mâlik ibn Mığvel. Süfyan es-Sevri, İbn Uyeyne. Hammad ibn Seleme gibi kişilerden rivayeti vardır. Ondan da Ahmed. İshak, Yahya. Ali. İbn Ebı Şeyhe, Hasan el-Hallal ve daha pek çok kişi rivayette bulunmuştur. Sika'dır. 203 yılında vefat etmiştir. (Siyeru A'lamî'n-Nübela. 9/225; el-Cerhu ve't-Ta'dil, 9/128; Tehzib, 11/175; Şezerat, 2/8.)

[192] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/99-113.

[193] Ebu'l-Kasım el-Kuşeyri: İmam, zâhid, örnek insan. Ebu'l-Kasım Abdülkerim ibn Hevâzin ibn Abdilmelik ibn Talha el-Kuşeyrî el-Horasanî en'Neysâbûrî, Şâfiidir, mutasavvıftır, müfessirdir. Tasavvufçular ve daha başka çevrelerde meşhur olan er-Risaletü'1-Kuşeyriyye'nin müel­lifidir, 375 yılında doğmuştur. Ebû İshak el-İsferayini, Haffaf, Ebû Nuaym ve daha başka kişi­lerden hadis ve fıkıh dinlemiştir. Fıkıh, tefsir, usûl, hadis, edebiyat, şiir ve nesirde büyük bir âlimdir. Ebu’l-Hasen el-Bâhirzi ve evlatları, Buhayri, Ferâvi, Muhammed ibn el-Fadl ve daha başka kişiler do ondan hadis rivayet etmişlerdir. et-Tefsiru'l-Kebir, Letâifu'l-İşarat ve’l-Cevahir gibi pek çok eserin sahibidir. 465 yılında 90 yaşındayken vefat etmiştir. (Siyeru A'lami’n Nübelâ, 18/227; Tebyinu Kezibi'l-Müfteri, 271; el-Bidaye ve'n-Nihaye, 12/107: Şezerat, 3/319.)

[194] Bak: er-Risaletü'l-Kuşeyriyye, s.12,

[195] Allah rahmet eylesin, Müellifin hu sunuşundan, Kur'an ve sünnete bağlı, onlara sımsıkı sarılan, davranışlarında onların gereklerine göre amel eden ve bid'atlerin kötülenmesi ve onlarla mücadelede gayret sarf eden tasavvufçuları övdüğü anlaşılmaktadır.

[196] Daha fazla yararlanmak ve daha fazla izahat için Şeyhu'l İslam îbn Teymiyye'nin Fetâvâ'sının 11.cildine, öğrencisi İbn Kayyım el-Cevziyye'nin Medâricü's-Sâlikin isimli kitabına ve diğer ilim adamlarının eserlerine bakınız. Müellifin tasavvuf konusunda müstakil bir eser yazma gayesini gerçekleştirdiğine dair herhangi bir bulguya rastlayamadım.

[197] İbrahim ibn Edhem: Zâhidlerin efendisi, örnek insan, Ebu İshak el-Horasani et-Temimî el-Belhî. Şam'a yerleşti. 100 yılında doğdu. Babasından, Ebu Hureyre'nin arkadaşı Muhammed ibn Ziyad el-Cumehi'den, Ebû İshak es-Sübey'i'den, Mâlik ibn Dinar'dan, A'meş'ten, Mukatil ibn Hayyan'dan ve daha başkalarından hadis rivayet etmiştir. Ondan da arkadaşı Süfyan es-Sevri. Şakik el-Belhi, Bakiyye ibn el-Velid ve daha başkaları rivayet etmişlerdir. Pek çok ilim adamı kendisini güvenilir/sika birisi kabul etmişlerdir. 162'de vefat etmiştir. (Siyeru A'lami'n-Nubela. 7/387; el-Cerhu ve'l Ta'dil, 2/78; Meşâhiru Ulemâi'l-Emsar, 183, el-Hılye, 7/367: el-Bidaye ve'n-Nihaye, 10/135; Tehzib. 1/102; Şezerât, 1/255)

[198] Ğafir: 60

[199] Hılyetü’l Evliya'nın müellifi, Şâtıbi'nin bu anlattığı örneğinde aralarında bulunduğu pek çok söz ve haberi nakletti. Daha fazlası için Hilye'nin 7/367'den 8/58'e kadarki bölümüne bakınız. Yaklaşık 90 sahife İbrahim ibn Edhem hakkındadır

[200] Zünnûn el-Mısri: Mısır diyarının şeyhi, zâhid. Sevban ibn ibrahim en-Nevbı el-Ahmimi, Malik, Leys ibn Sa'd, İbn Lehia. Fudayl ibn Iyad, Süfyan ibn Uyeyne gibi kişilerden rivayeti vardır. Ondan da Ahmed ibn Subeyh, Rabia et-Tâi, Cüneyd, er-Raini ve diğerleri rivayette bulunmuşlardır. Âlim, güzel konuşan ve hakim bir zâttır. Hadis konusunda sağlam değildir. Bu sebeple kendisinden az sayıda rivayet yapılmıştır. 245 yılında 90 yaşlarında vefat etmiştir. (Siyeru'l-A'lam, 11/532; Hılye, 9/331, 391, 10/3,4; el-Bidaye ven-Nihaye, 10/347; Tabakatü’ş-Şarânî, 1/81.)

[201] Bişr el-Hafi: İmam, âlim. muhaddis. zâhid, Allah adamı, örnek bir insan, Şeyhul islam, Ebu Nasr el-Mervezi el-Bağdadi. el-Hafi diye meşhurdur. Muhaddis Ali ibn Haşram'in amcazadesidir. İmam Mâlik, Şüreyk, Hammad ibn Zeyd, İbrahim ibn Sa'd ve daha pek çok kişiden rivayette bulunmuştur. Ahmed ed-Devraki, Muhammed ibn Yusuf el-Cevheri, Muhammed ibn Müsenna es-Simsar ve daha başka kişiler de ondan rivayet etmişlerdir, ihlas ve takvada öncü idi. 227 yılında yaklaşık 75 yaşlarında vefat etmiştir. (Siyeru’l-A'lam. 10/469. el-Cerhu ve't-Ta'dü, 2/356, Hilye, 8/336; el-Bidaye ve'n-Nihaye. 10/297; Şezerat, 2/60; Tehzib, 17444)

[202] Öyle zannediyorum ki müellifin. Bişr'in rüyasını anlatması ona olan dostluğundan ve nezaketinden dolayıdır. Sünnete bağlılığı ve bid'atlerden sakınmayı teşvik eden apaçık sözlerden dolayı bu böyledir. Çünkü dinin Allah tarafından tamamlanmasından sonra İlim adamları artık rüyaya itibar etmezler.

[203] Yahya ibn Muaz er-Râzi: Meşhur bir vaizdir. Meşayihin büyüklerindendir. Güzel sözleri ve meşhur öğütleri vardır. Ali ibn Muhammed et-Tanafisi ve daha başkalarından rivayeti vardır. Hasen ibn Aleviyye ve Ahmed el-Bendeşi gibileri de ondan rivayet etmişlerdir. Sünnete tâbi olma ve bid'atlerden sakınma konusunda pek çok sözü vardır. 258'de vefat etmiştir. (Sîyeru'l-Alam. 13/15; Hılye. 10/51: Şezerat. 2/138; el-Bidaye ve'n-Nihaye, 11/31)

[204] Asıl nüshada ez-Zekkak diye geçer fakat bu kesin olarak nâsihin (yani kitabı kaleme alan kişinin) bir hatasıdır. Doğrusu Ebu Bekir ed-Dekkak Nasr ibn Ahmed ibn Nasr'dır. Cüneyd'in akranıdır. Mısır'daki tasavvuf şeyhlerinin büyüklerindendir. Vefat tarihini bulamadım. (Tabakatü'ş-Şârâni. 76; er-Risaletü'l-Kuşeyriyye 35).

[205] Cüneyd: Tasavvuf ebabının şeyhidir. el-Cüneyd ibn Muhammed ibn el-Cüneyd en-Nihavendi el-Bağdâdi el-Kavâriri. 220'lerde dünyaya geldi. Ebû Sevr'den fıkıh öğrendi. Serî es-Sakati'yi dinledi ve sohbetinde bulundu. Aynı şekilde Haris el-Muhasibinin sohbetinde de bulundu ve Ebû Hamza el-Bağdâdi ve Hasan ibn Arafe gibi şahısları dinledi. Kendisini ibadete verdi, inzivaya çekildi ve hikmetli sözler söyledi. Çok az rivayette bulundu. Cafer el-Huldi, Ebû Muhammed el-Cerîri, Ebû Bekir eş-Şibli gibi pek çok kişi ondan rivayette bulundular. 298 yılında vefat etti. (Siyeru’l-A'lam. 14/66: Hılye, 10/255; er-Risaletü'l-Kuşeyriyye, 31; el-Bidaye ven-Nihaye. 11/113; Şezerat,. 2/228;)

[206] El-Hasen ibn Alî el-Cûzcâni: Ebû Ali el-Hasen ibn Ali ed-Dekkak. Aslen Neysabur'lu. Arapça öğrenim gördü. Usul ilmini öğrendi. Fıkıhta kendini gösterdi. Şafii olan Kaffal'dan ve el-Husarî'den ders aldı. îbn Hamdan ve daha başka kişilerden rivayette bulundu. 406 yılında vefat etti. (Tebyinu Kezibi’l-Müfteri, 226; Şezerat, 3/180; el-Bidaye ven-Nihaye, 12/13; Tabakatü’ş-.Şârânî, 1/77.)

[207] Nur: 54.

[208] Nahl: 123

[209] Ebû Bekir et-Tirmizi: İmam, hafız, arif ve zahit, Ebu Abdillah Muhammed ibn Ali ibn el-Hasen el-Hakim et-Tirmizi, Onun biyografisini yazanlar Ebû Bekir diye bir künyesinden söz etmemişlerdir. Fakat Ebû Abdillah diye zikretmişlerdir. Sadece Şâ'ranî onu Ebû Bekir künyesiyle artmıştır. Babasından, Kuteybe ibn Sa'd'den, Ali ibn Hucr'dan, Süfyan ibn Veki'den ve diğer kişilerden hadis nakletmiştir. Yahya ibn Mansur el-Kâdı, el-Hasen ibn Ali ve Neysabur'un diğer şahsiyetleri kendisinden hadis nakletmişlerdir. Yolculuklar yapan, marifet sahibi, pek çok esere imza atan faziletlidir kişidir. Ancak "Hatmü’l-Velayet" isimli kitabından dolayı ilim adamları kendisini terk etmişlerdir. Vefat tarihini zikretmemişlerdır. (Siyeru'l-Alam. 13/439; Hılye, 10/233; Tabakatü'ş-Şarâni, 1/86)

[210] Ebu'l-Hasan el-Verrak: Ebu'1'Hasen Muhammed ibn Said el-Verrak Sofiyyenin büyük Şeyhlerinden birisidir. Alim ve fikıhçıdır, kelamcı filozoftur. 310 yılından önce vefat etmiştir. (Tabakatüş-Şârâni, 1/87)

[211] İbrahım el-Kımar: Kımar değil, Kısaradır. İbrahim ibn Abdillah ibn Ömer ibn Ebi'1-Hayberi. Künyesi Ebu İshak el-Absi el-Kûfidir. Muhaddistir, uzun yaşamıştır. Doğruluk sahibidir. Veki ibn el-Cerrah, Cafer ibn Avn, Abdullah ibn Musa, Abbas ibn el-Velid ve daha pek çok kişiden hadis dinlemiştir. Ebu'l Hasen el-Esvâri, Ali ibn Abdirrahman ibn Mâti, Kasım ibn Esba ve diğerleri ondan hadis nakletmişlerdir. 279 yılında Kûfe'de vefat etmiştir. (Siyeru'l-A'lam, 13/41; Tabakatü 'Şârâni, 1/87).

[212] Ebû Muhammed es-Sekâfi ismi, kitabı kaleme alanların dediği gibi değildir. Doğrusu Ebû Muhammed Abdülvehhab'dır. Ebu Muhammed künyesidir. İsmi Abdulvehhab ibn Abdümecid ibn es-Salt ibn Abdillah ibn Hakem ibn Ebi'l-As es-Sekafi el-Basridir. 108 yılında doğmuştur. Eyyub. Humeyd, Yunus ibn Ubeyd ve Cafer ibn Muhammed gibi kişilerden hadis rivayet etmiştir. Ahmed, İshak, Yahya, Ali ve daha başka kişiler de ondan hadis nakletmişlerdir. Sikadır, fakat son zamanlarında biraz karıştırmıştır. 194 yılında vefat etmiştir. (Siyeru'l-A'lam, 9/238; el-Cerhu ve't-Tadil, 9/71; el-Meârif, 514; Meşâhiru Ulemâi'l-Emsar, 1269; Tehzib, 6/449; Şezerat, 1/340)

[213] İbrahim ibn Seyban: O bir tasavvuf şeyhidir. Künyesi ve ismi- Ehû tshak îbrahim ibn Şeyban el-Kırmîsini'dir. İbrahim el-Havas ve Muhammed ibn İsmail el-Mağribî ile arkadaşlık yapmıştır. Ali ibn el-Hasen'den hadis rivayet etmiştir. Füuhçı Ebû Zeyd el-Mervezi. Muhammed ibn Abdillah er-Râzi ve diğerleri ondan rivayette bulunmuşlardır. 337 yılında vefat etmiştir. (Siyeru A'lami'n-Nübelâ, 15/392; Hılye 10/361; el-Bidaye ve'n-Nihaye, 11/234: Şezerat, 2/334)

[214] Ebû Abdillah el-Mağribb Muhammed ibn İsmail el-Mağribi, İbrahim el-Havas ve ibn Şeyban'ın hocasıdır. 120 sene yaşamıştır. 279 yılında vefat etmiştir. (Tabakatü'ş-Şârâni, 1/79)

[215] İbrahim el-Havas İbrahim ibn İsmail el-Havas Ebû İshak. Tasavvuf büyüklerindendir. Cüneyd ve Sevri'nin arkadaşıdır. Tasavvufçular arasında önemli bir mevkii vardır. 291 yılında-Rey Camiinde karın hastalığından vefat etti. Şârani ondan ilginç hikayeler anlatır ki, bunların aslı yoktur. (Tabakatü'ş-Şârâni el-Kübrâ 1/83. er-Risaletü'1-Kuşeyriyye, 40)

[216] Abdillah ibn Menâzîl: Ebû Muhammed Abdillah el-Menâzil. Hamdun el-Kısarın arkadaşıdır. Âlimdir. Pek çok hadis yazmıştır. 329 veya 330 yılında Neysabur'da vefat etmiştir. (Siyeru A'lami’n Nubelâ, 15/297; Tabakatü'ş-Şârâni, 1/92, el-Kuşeyriyye. 44)

[217] Ebû Bekir ibn Sa'dan: Ebû Bekir Ahmed ibn Muhammed ibn Sa'dan. Aslen Bağdatlıdır. Cüneyd ve Sevri ile arkadaşlık yapmıştır. Tasavvuf şeyhleri içinde Şer'i ilimleri en iyi bilenlerdendir ve bu konuda öncüdür. Güzel konuşur. Vefat tarihini bulamadım. (Tabakatü'ş-Şârâni el-Kübra 1/100)

[218] Ebû Amr ez-Zeecâcî: Ebû Amr Muhammed ibn İbrahim ez-Zeccâci. Aslen Neysâburludur. Cüneyd, Sevri ve Ebu Osman ile beraber olmuştur. Mekke'ye girmiş ve Mekke şeyhi oluncaya kadar orada kalmıştır. 348 yılında Harem-i Şerifte vefat etmiştir. (Tabakatüş-Şa'rani, 1/101; er-Risâletü'1-Kuşeyriyye, 48)

[219] İsmail bin Muhammed es-Sülemi: Müellifin isimlendirdiği gibi değil, Ebû Amr İsmail ibn Necid es-Sülemi en-Neysâbûridir. Sofidir. Bir cemaatin büyüğüdür. Örnek bir insandır. Muhaddistir, Neysâbur Şeyhidir. Rabbani bir âlimdir. 272 yılında doğmuştur. Ebû Müslim Elekci, Abdullah İbn Ahmed ibn Hanbel ve Muhammed ibn Eyyub el-Beceli gibi pek çok kişiden hadis dinlemiştir. Torunu Ebu Abdurrahman es-Sülemi, Ebû Abdillah el-Hâkim, Ebû Nasr es-Saffar ve diğerleri ondan hadis nakletmişlerdir. 365 yılında 93 yaşmda vefat etmiştir. (Siyeru'l-A'lam. 16/146; Tabakatü'ş-Şârâni, 1/103; el-Bidaye ve'n-Nihaye,11/88, Şezerat)

[220] Ebu Osman el-Mağribi: Örnek bir imam. Kayravanlı tasavvuf şeyhi. Neysabur'a yerleşti. Tarikatindeki tasavvuf şeyhlerinin en başta geleni. Keramet ve hal sahibi. Yolculuklar yaptı, haccetti ve bir müddet orada kaldı. Mısır ve Şam'ın şeyhleriyle görüştü. 373 yılında vefat etti. (Siyeru Alami'n-Nübelâ, 16/320; el-Bidaye ve'n-Nihaye, 1/302; Şezeratü'z-Zeheb, 3/81; el-Kuşeyriyye, 50; eş-Şâ'râni, 1/104)

[221] Talâk: 1

[222] Ebû Yezid el-Bestâmi; Arifler sultanı, Ebû Yezid Tayfur ibn İsa el-Bestâmi. Bir zâhid. Çok az rivayette bulundu. Faydalı sözleri, aynı zamanda güzel ve hoş nükteleri var. Ondan problemli bazı şeyler de geldi fakat bunların ondan mı kaynaklandığı veya bunları kendinden geçmiş bir haldeyken mi söylediği belli değildir. 261 yılında vefat etmiştir. (Siyeru A'lami'n-Nübelâ. 3/86; Hüye, 10/33; el-Bidaye ve'n Nihaye, 11/35; Şezerat 2/1431 el-Kuşeyriyye, 23; eş-Şa'râni. 1/65)

[223] Bid’atçi olduğu ve üstelik Cuma ve cemaate gelmediği, İslâmi sembollere ve ibadetlere göstermediği halde bir şahsı, veli diye nitelendirmek çok çirkin bir kandırmacadır.

[224] Ebû Süleyman e-d-Dârâni- Büyük bir imam, çağının zahidi. Ebû Süleyman Abdurrahman ibn Atıyye el-Ansi ed-Dârâni. 140'larda doğdu. Süfyan-es-Sevri, Ebu'l-Eşhed el-Utaridi, Alkame ibn Suveyd ve daha başka kişilerden rivayette bulundu. Ondan da öğrencisi Alımed ibn Ebi'l Havari. Hâşim ibn Hâlid, Humeyd ibn Hişam ve diğer kişiler rivayete etmiştir. Sünnet ve hikmet sahibi bir kişidir. 215 yılında vefat etmiştir. (Siyeru'l A'lam, 10/182, el-Cerhu ve't-Tadil. 5/214; el-HıIye. 4/254; el-Bidaye ve'n-Nirhaye, 10/255; Şezerat, 2/13; Tabakatü'ş-Şârani. l/68, er-Risaletü'1-Kuşeyriyye, 25)

[225] Ahmed ibn Ebi'l-Havâri: İmam, hafız, Örnek insan, Şamlıların şeyhi. Ehu’l-Hasen es-Sâlebî el-Ğatafâni ed-Dımeşkî. Zahit. Büyük bir âlim. Aslen Kûfeli. Süfyan ibn Uyeyne'den, Abdullah ibn İdris'ten, Ebû Muaviye'den, Velid ibn Müslim'den ve diğer şahıslardan hadis rivayet etmiş" tir. Ondan da Seleme ibn Şebib. Ebû Zur'a ed-Dımeşki, Ebû Zür'a er-Râzi, Ebû Dâvud, îbn Mâ-ce gibi şahıslar hadis rivayet etmiştir. Alimlerin çoğunluğunca sîkâ kabul edilmiştir. Şamlılar için bereketli bir yağmur gibidir. 246 yılında vefat etmiştir. (el-Cerhu ve't Ta'dil, 2/47; Hılye. 10/5; Tehzib. 1/49; Şezerat. 2/110; el-Kuşeyriyye, 28; eş-Şâ'râni, 1/70; Siyeru'l-A'lam, 12/85)

[226] Ebu Hafs el'Hattat: Örnek bir imam. Rabbani bir âlimdir. Horasan şeyhi. Ebu Hafs Amr ibn Selim en-Neysâbûri Zahit. Fıkıhçı Hafs ibn Abdirrahman'dan rivayette bulunmuştur. Öğrencisi Ebû Osman el-Hayri, Ahmed ibn Hamdan, Hamdun el-Kısar ve bir grup insan kendisinden rivayette bulunmuştur. Sünnete bağlıdır. Bid'ate ve bidatçüere karşı çok sert bir tavır takınmıştır. 264 yılında vefat etmiştir. (Siyeru A'lami'n-Nübelâ. 12/510; el-Cerhu ve't-Ta'dil. 6/235; Hılye, 10/229: Sezer at. 2/150; el-Kuşeyriyye, 28; Tabakatü'ş-Şa' rani 1/70).

* Havatır: Aklına gelmek, hatırlamak, içine doğmak anlamındaki hutur kökünden türeyen hatır kelimesinin çoğulu olup insanın iradesi dışında zihnine gelen iyi ve kötü düşünceleri ifade eder. (Çeviren)

[227] Hamdun el-Kısar: Bir tasavvuf şeyhidir. Ebû Salih Hamdun ibn Ahmed Ammara en-Neysâbûri. İyilik ve takvada, şeriate bağlılıkta örnekti. İbn Bekar, ibn Rahaveyh ve daha pek çok kişiden hadis dinledi. Asker ibn el-Husayn ve el-Haddad'la beraber oldu. Oğlu Ebu Hamid el-A'meş. Mekki ibn Abdan, İbn Hamdan ve daha başka kişiler de ondan rivayette bulundu. 271 yılında vefat etti. (Siyeru'l-A'lam, 13/501 Hılyetü'l-Evliya, 10/231; er-Risaletü’l-Kuşeyriyye, 30; Tabakatüş-Şâ'rani, 1/71)

[228] Cüneyd'in bu güzel sözlerini İmam Zehebi Siyeru'l-A'lam, 14/66'da ve Ebû Nuaym Hılye'de 10/255'de zikrederler.

[229] Ebû Osman el-Hîrî: İmam Şeyhu'l'muhaddis, vaiz, örnek insan, şeyhülislam, Ebû Osman Said ibn İsmail ibn Said ibn Mansur en-Neysabûri el-Hîrî es'Sûfi. 230 yılında Rey'de doğdu Muhammed ibn Mukâtil er-Râzî, Musa ibn Nasr, Humeyd ibn Rabi gibi pek çok kişi ondan rivayette bulundu. Devamlı hadisle meşgul oldu ve onunla ilgili her şeyi sonuna kadar yazdı. Ebû Ömer ibn Nasr, iki oğlu Ebû Bekir ve Ebu’l-Hasen ve daha pek çokları ondan rivayette bulundular. Sünnete çok bağlı idi. İlim adamlarına saygısı vardı. (Siyeru'l-A'lam. 14/62; Hılye, 10/244; el-Bidaye ve’n-Nihaye, 11/115; Şezerat, 2/230)

[230] Ebu Osman el'Hiri'nin bu ve diğer sözleri için bak: Siyeru'l-A'lam, 14/63; Hılye. 10/244"246

[231] Nûr:54.

[232] Ebu'l-Hasen en-Nûri; Metinde Nevevi diye yazılmış, fakat doğrusu en-Nûrîdir. İsmi Ahmed ibn Muhammed el-Horasâni el-Beğavi'dir. İrak'ta bir cemaatin şeyhidir. Hakikatin incelikle­rine vâkıftır. Tasavvuftaki sapmalarla ilgili güzel sözleri vardır. Seriyyi Sekati ve diğer mutasavvıflarla beraber olmuştur. Cüneyd kendisine saygı göstermiştir, fakat dimağı bozulunca kendisine aeımıştır. 295 yılında vefat etmiştir. (Siyeru'l-A'lam, 14/70; Hılyetü'l-Evliya, 10/249; el-Bidaye ve'n-Nihaye, 11/106; Kuşeyriyya. 33; Tabakatüs-Şârâni, 1/74)

[233] Muhammed ibn el-Fadl el-Belhi- Büyük bir imam zahit ve âlim. Şeyhul islam Ebû Abdillah Muhammed ibn el-Fadl ibn el-Abbas el-Belhi el-Vaiz. Ahmed ibn Hadraveyh el-Belhi ile beraber olmuştur. Dünyada Kuteybe ibn Said'den en son hadis rivayet edendir. Muhammed ibn Mehdi de hocaların dan dır. îsmail ibn Necd, İbn Amreveyh, Muhammed ibn Mekki en-Neysâbûri gibi kişiler ondan rivayette bulunmuşlardır. 317 yılında vefat etmiştir (Siyeru'l-A’lâm, 14/523: Hilye, 10/232; el-Bidaye ve'n-Nihaye, 11/167; Şezerat, 2/282; er-Risaletü'l-Mustadrafe, 21; Kuşeyriyye 35)

[234] Müellifin zamanındaki -hicri 8. asırda- tasavvufçuların durumu bu ise zamanımızdaki tasavvufçuların durumu nicedir? Allah'tan esenlik ve iyilik isteriz.

[235] Şah el-Kirmanî: Ebûl'Fevâris Şah ibn Şücâ' el-Kirmâni. Meliklerin soyundandır. Ebû Turab en-Nahsebî ve Ebû Ubeyd el-Busri ile beraber olmuştur. Takva ve vera' sahibi bir kişidir. 300’den biraz önce vefat etmiştir (er-Risaletü'1-Kuşeyriyye, 37; Tabakatü'ş-Şa'râni, 1/77)

[236] Ebû Said el-Harraz: Bir tasavvuf şeyhidir. Ebû Said el-Harraz Ahmed ibn İsa el-Bağdadi... İbrahim ibn Beşşar ve Muhammed ibn Mansur et-Tûsi'den ders almıştır. Mısırlı vaiz Ali ibn Muhammed, AH ibn Hafs er-Râzi, Muhammed ibn Ali el-Kettani ondan rivayette bulunmuştur. Seriyyi Sekâti ve Zunnûn-u Mısri ile beraber olmuştur. Hikmetli sözleri ilginç nükteleri ve latif kerametleri vardır. Fakat dalalet ehlinin din haline getirdikleri ve sarıldıkları şatahâtı da vardır. 286 yılında vefat etmiştir. (Siyeru A'lami'n-Nubelâ, 13/419; Hılye, 10/236; el-Bidaye, ve/n-Nihaye, 11/58; Şezeratü'z Zeheb, 2/192; el-Kuşeyriyye. 38; Tabakatü'ş-Şa'râni, 1/78)

[237] Bak: Siyeru A'lami'n-Nubelâ. 13/420.

[238] Ebu'l-Abbas ibn Ata: Zâhid ve âbiddir. İsmi Ebu'l-Abbas Ahmed ibn Muhammed ibn Sehl ibn Atâ el'Bağdâdi. Yusuf ibn Musa el'Kattan'la birbirlerinden rivayette bulunmuşlardır. Muhammed ibn Ali ibn Hubeyş'ten de rivayette bulunmuştur. 309 yılında vefat etmiştir. (Şezeratü'z-Zeheb, 2/257; el-Kuşeyriyye, 40; Tabakatüş-Şa'râni, 1/81)

[239] Bünan el-Hammal: imam, muhaddis, zâhid ve şeyhu'l-İslâm. Ebu'l-Hasan Bünan ibn Muhammed ibn Hamdan ibn Said el-Vâsıti. Mısır'a yerleşti. İbadetiyle darb-ı mesel oldu. Hasan ibn Muhammed ez-Zaferâni, Hasan ibn Arafe, Hamid ibn er-Rabi' gibi kişilerden rivayette bulundu. İbn Yunus, el-Hasen ibn Raşik, Ebû Bekir ibn el-Mukri gibi kişiler de ondan rivayet ettiler. Çok değerli bir insandı. Devletten hiçbir şey kabul etmedi. Avam ve havas arasında büyük bir saygınlığı vardı. 310 yılında vefat etti. (Siyeru'l-A'lam, 14/488, Hılye, 10/324. el-Bidaye ve'n'Nihaye, 11/158; Şezerat, 2/271; el-Kuşeyriyye. 40; Tabakatü'ş-Şa'râni. 1/84.)

[240] Ebu Hamza el-Bağdâdî; Şeyhler şeyhidir. Ebû Hamza Muhammed ibn ibrahim el-Bağdadi es-Sûfi. Bişr el-Hafı ve İmam Ahmed ile ve Seriy ibn el-Muğallis ile arkadaşlık yapmıştır. Kıraate âşinâdır. Savaşlara katılmıştır. Ancak bazı sözleri ve bazı hallerinde sapmalar vardır. Kendisini tanıyanlar bunları tevil etmişlerdir. 289 yılında vefat, etmiştir. (Siyeru'l-A'lam. 13/165; Hılye. 10/320; el-Kuşeyriyye. 41; Tahakatü'ş-Şa'rani, 1/85.)

[241] Âli İmran:31.

[242] Mimşad ed-Dineveri: Tasavvuf şeyhlerinin büyüklerindendir. 299 yılında vefat etmiştir. Müellifin onun sözlerinden naklettiği bu söz, biyografisini anlatan kaynaklarda zikredilir (Hılyetü'l-Evliya, 10/353; el-Kuşeyriyye. 42; Tabakatu'ş-Şâ'râni. 1/87)

[243] Ebû Ali er-Rûzbâri: Bir tasavvuf şeyhidir. İsmi Ahmed ibn Muhammed ibn el-Kâsım ibn Mansur er-Rûzbârî'dir. Mısır'a yerleşti, Cüneyd, Ebu'l-Huseyn en-Nûri, Ebû Hamza el-Bağdâdî ve diğer sofilerle arkadaşlık yapmıştır. Mes'ud er-Ramli, İbrahim el-Harbi, fıkıhçı İbn Süreyc'den rivayette bulunmuştur. 322 yılında vefat etmiştir.(Siyeru'l-A'lam, 14/535; Hılye,10/356; el-Bidayeve’n-Nihaye,11/180 Şezerat,2/296. el-Kuseyriyye, 44; Şâ'râni. 1/91.)

[244] Ebû Yakub en-Nehrecûri: O, bîr üstat ve ariftir. Ebû Yakup İshak İbn Muhammed es-Sûfî en-Nehrecuri, Cüneyd ve Amr ibn Osman el-Mekki ile arkadaşlık etmiştir. 330 yılında Mekke'de vefat etmiştir. (Siyeru'l-A'lam. 15/232; el-Bidaye ve'n-Nihaye, 11/193; Şezerat. 2/316: Tabakatü'ş-Şârâni, 1/135. el-Kuşeyriyye, 45)

[245] Bendar ibn el-Hüseyin: bir tasavvuf şeyhidir. Örnek bir insandır. Künyesi Ebu'l'Hüseyn eş-Şirâzidir. Errecan'a yerleşmiştir. Şiblî ile arkadaşlık yapmıştır. İbrahim ibn Abdissamed'den bir hadis nakletmiştir. Mal mülk sahibidir. Onları hayır yolunda harcamıştır. Züht hayatı yaşamıştır. Kelam ve cedel ilmine sahiptir. 353 yılında vefat etmiştir. (Siyeru Alami'n-Nübelâ, 16/108, Hılye. 10/384; Tebyinu Kezibi’l-Müfteri, 179-181; Tabakatü'ş-Şa'râni, 1/103; Kuşey riyye. 49)

[246] Ebu Bekir et-Tamistâni: Çok değerli ve mevkii yüksek bir tasavvuf şeyhidir. İbrahim ed-Debbağ ve daha haşka kişilerle arkadaşlık yapmıştır. 340 yılında vefat etmiştir. Belki de müellif onun bu sözünü biyografisinin geçtiği kaynaklardan nakletmiştir (el-Kuşeyriyye. 49: Tabakatü'ş-Şârânî. 1/104)

[247] Ebu 1-Kasım en-Nasrâbâzi: O bir imam ve muhaddistir. Örnek bir insandır. Vaizdir. Tasav­vuf şeyhidir. Künyesi ve ismi: Ebu'l-Kasım İbrahim ibn Muhammed ibn Ahmed ibn Mahmuyeh el-Horasani en-Nasrâbâzi, Nasrâbâz, Neysabur'da bir bölge ismidir. Ebu’l-Abbas es-Serrac; İbn Huzeyme. Ahmed ibn Abdüvâris ve Horasan, Şam, Hicaz, Irak ve Mısırda çok sayıda kişiden hadis dinlemiştir. el-Hakim, es-Sülemi, Ebû Hazim el-Abdevi ve bir grup insan da ondan rivayette bulunmuştur. Bununla beraber pek çok yanlışları ve sürçmeleri de vardır. Bazıları bunları tevil ederler. 365 yılında Mekke'de vefat etmiştir. (Siyeru A'lamî'n-Nübela. 16/263; Şezerat. 3/58; Kuşeyriyye. 50; Tabakatü'ş-Şa'râni, 1/105.)

[248] Bu haber Siyeru A'lamîn-Nübelâ l6/265'de geçer.

[249] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/113-126.

[250] İbn el-Mübarek, Zühd, s.446. Ben bunun tafsilatını İbn Abdilberr'in Câmiu Beyâni'1-İlm isimli Kitabının “Allah'ın dininde bir esasa dayanmaksızın, rey, zan ve kıyas ile konuşmanın kötülenmesi halikında gelen deliller” bölümünde c.2,s.l33'de gördüm. Bu hadisi Kenzu'l-Ummal müellifinin 1/210. no-1058'de belirtiğine göre Taberani, el-Kebir'de Avf ibn Mâlik'den rivayet etmiştir.

[251] İbn Abdilberr Câmiu Beyani'l-İlim, 2/135.

[252] İbnu’l Mübarek, Kitabü'z-Zühd, Babu Mâeâe fi Kabzı'l-İlim s.281 de gördüğüm bu rivayet İbn Mes'ud'un bir sözüdür. Buna göre mevkuf bir rivayettir. Tabkikli nüshada 815. Sahifededir. Bu sebeple muhakkiki el-A'zamî der ki: Diğer nüshada: onlara ilim küçüklerinden yani bid'atçilerden gelir, ilavesi vardır.

[253] İbn Abdilberr. Câmiu Beyâni’l-İlim. 2/135.

[254] a.g.e 2/135

[255] a.g.e 2/135

[256] a.g.e 2/135. İbn Abdilber burada İbn Ebi Davud'un sünnet hakkındaki şu beytini zikreder: Bana kişilerin reylerinden bahsetme. Peygamberin sözü daha temiz ve daha açıklayıcıdır.

[257] İbn Abdilber. Câmiu Beyâni'I-İlim, 2/136

[258] a.g.e 2/136

[259] a.g.e 2/136

[260] a.g.e 2/136

[261] a.g.e 2/137

[262] a.g.e 2/137

[263] İbn Abdilber: Câmiu Beyâni’l-İlim, 2/135.

[264] En'am: 159

[265] Bk: îbn Abdilberr. Camiu Beyâni'l-İlim, 1/138 ve devamı.

[266] Bu konunun ayrıntıları için bak: İbn Abdilber. Camiu Beyani’i-İlim, c.II. s.139.

[267] Bu hadisi şu kaynaklar rivayet etmiştir:

Buhari. K.İman. B. Fadlu men istebrae li dinihi, no:52; K. Buyu'. Babu el-Halalu Beyyinun ve'l-Haramu Beyyinun, no:2051, Müslim, K. İman, B. Ahzi’l-Halal ve Terki'ş-Şübühat. no:1599. Tirmizi, K.Büyû. B. İctinâbi'ş-Şübühâti fi’l-Kesbi, 7/241, Ahmed, Müsned, 4/267, 269, 270. 271, 275. Dârimi, K. Büyü'. B. fı'1-Halâli Beyyinun ve'l-Harami Beyyinun. no: 2531 eS-Beğavi. Şerhu’s-Sünne, B. el-İttikâu ani'ş-Şübühati, no:2042, el-Beyhaki, es-Sünenu'1-Kübra, K. el-Buyu. B. Talebü'l- Halal, 5/2B4. İbn Hıbban. Sahih, Bâbul-Veraı ve't- Tevekküli fi zikril'Ahbâr: an vasfi haleti men yeteverrau ani'ş-şübuhâti, no:719. Bu rivayetlerin tamamı Nu'man ibn Beşir'in hadisinden alınmıştır.

[268] Dârimi, Mukaddime. Babu't-Teverru' an'il-Cevabı fimâ leyse fihi Kitabun velâ sünnetin, no:116, Vehb ibn Amr el-Cumehi rivayeti. Kenzu'l-Ummal 3/46, no:5413 (Tabera'ninin el' Kebir inden Muaz ibn Cebel rivayeti)

[269] Kenzu'1-Ummal'in müellifi çok soru sormanın yasaklandığı anlamına gelen pek çok hadis nakletmiştir. Bunlardan birisi de şu hadistir: "Allah Teala sizin üç şeyinizden hoşlanmaz- Dedi­kodu yapmanızdan, çok soru sormanızdan ve malı mülkü boşa vermenizden." 16/46. 47. no-43871. 43873: 43874. Kenzul Ummal bu hadîsi şu kaynaklardan nakleder: Taberâni, el-Kebir, Ma'kil ibn Yesar ve İbn Sa'd'dan! yine Taberâni, el-Kebir, Müslim ibn Abdillah ibn Sebura'dan o da babasından ve el'Hatib'ten, o da el-Muğire ibn Şübe'den. Kenzu'l-Ummal 16/86. da 44028.No'lu hadis ise yine Taberâni el-Kebir'den ve Ammar ibn Yâsir, Muğire ve Ma'kıl ibn Yesar rivayeti olarak.

[270] Bu hadisi Beyhaki es-Sünenü'l-Kübra'da Ebû Sa'lebe'den (R.A) mevkuf olarak rivayet etmiştir (Kitabu'd-Dahâyâ, Babu mâlem yüzker tabrimuhû 10/13) Bu hadisi el-Hakim de Ebû Sa'lebeden manasıyla rivayet etmiştir: (el-Müstedrek, 4/115.) Ayrıca şu kaynaklar da rivayet eder: İbn Abdilberr, Câmiu Beyâni'l-îlim, 2/136, Ebû Sa'lebe'den Kenzü' Ummal. 1/381. no:1656 (İbn en-Neccar, Hakim ve Beyhaki'nin rivayeti gibi rivayet etmiştir.)

[271] Arzu edilen gayenin gerçekleşmesi için bu çok önemlidir. Çünkü yetki ve otorite, âlimler­den sonra emirlere aittir. Emirler (yöneticiler), insanların maddi dünyalarına hükmederler, âlimler ise onların kalplerine hükmederler, Alimler, emirlerin üzerinde bir otoritedirler. Çünkü emirler ve âlimler, kıyamet, günü Allah'ın huzurunda halkı gözetmekten sorumludurlar. Yanlarında fetva işlerini kendilerine havale edecekleri alimlerden salih bir ekibi bulundur­maları emirlerin âdetlerindendir. Çünkü Allah Teala Kur'an'la engellemediğini sultanla (güç ve kuvvetle) engeller. Bu ümmetin selefi de böyle yapmıştır. Onlar böylece başarıya ulaşmışlar ve cennetlere koşmuşlardır. Siyer ve tarih kitapları onların haberleriyle doludur. Allah Teala bizim alimlerimizi ve yöneticilerimizi bu zor işte başarılı kılmıştır. Meşhur Fetâvâyı Hindiyye'ni. Hint meliklerinden birisi olan Alemgir Şah'ın himayesindeki bir âlimler topluluğu tarafından yazıldığını unutmayalım.

[272] Câsiye: 32.

[273] İstihsan ilmin onda dokuzudur sözü aslında istihsam övmek demektir ki bu cümlenin akışına aykırıdır. Herhalde bu sözde bir yanlışlık olsa gerektir. İmam Şâfi'den şöyle dediği sabit olmuştur: İstihsan yapan kendiliğinden hüküm koymuş demektir.

[274] Belki de bununla hadisçilerin, imam Ebu Hanife hakkındaki sözlerim kastetmektedir. İyice araştırmak için bak. Câmiu Beyâni'l- İlim, 2/135 ve devamı.

[275] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/127-133.

[276] Müellif, bidatçiler hakkında (onların kafir olmadıklarına dair) hüsnü zanna götürücü şeyleri destekleyen delilleri yukarıda zikretmişti. Burada ise selefin takındığı ve halefin de takınması gereken tavrı zikretmektedir.

[277] İbn Mace bunun gibisini Huzeyfe'den. Deylemi de Enes'ten rivayet etti. Bk. Kenzul-Ummal. 1/220. no:1108. 1115

[278] Bak: Siyeru A'lami'n-Nübelâ. 6/15, Hılye, 2/3

[279] Kenzu'l-Ummal. 1/220, 221, no:1108, 1115 (İbnu Mâca'den)

[280] A- İbn Ömer Hadisi: Müslim, K. İman. B. İsbâti'l Kader. C.II, Nesâî, K. İman, B. Na'tü'l İslam. no:4493: İlin Mâce, Mukaddime, B. İman, no:63l Buhari aynısını Ebu Hureyreden K. Tefsir'de. no: 4777'de Ebû Dâvud, K. Sünnet, B. fi'1-Kader'de no4695'de tahriç etmiştir. B-Cibril Hadisi: Bu hadis: Hz. Ömer'in rivayet ettiği ve bu isimle meşhur olan bir hadistir. Çünkü bu hadiste Cebrail'in bazı soruları ve hz. Peygamberin (S.A) de bunlara cevapları vardır. Ahdullah ibn Ömer (R.A) Kaderiyye hakkındaki cevabında bunu delil getirmiştir. Bu hadis biraz önce zikredilen yerlerde zikredildiği gibi, içerisinde ibn Ömer'in cevabı bulunmak­sızın daha başka yerlerde de Hz. Ömer'den rivayet edilmiştir. Buralar şunlardır. Buharı, K. İman. B. Suâli Cibril’in-Nebiyye (s.a); no:50; Müslim, K. İman, B. Ta'rif’i İslam ve'1-îman, C.I, s.157. Ebû Dâvud et-Tayâlisî, C.l, s.5. Ömer ibn el-Hattab'ın müsnedinden, Abdullah ibn Ömer'in ondan yaptığı rivayetle; Beyhaki. Sünen, K. Hac. Babu İshati Farzil-Hac. c.IV. s.325. C-İbn Ömer'in: "Onlara rastlarsan şunu bildir: Ben onlardan uzağım, onlar da benden uzaktırlar." sözü bizim konumuz hakkındaki en can alıcı sözdür. Çünkü bir ihtilaf dinin temel esaslarında meydana geldiği ve iman esaslarını değiştirdiği zaman ondan uzak durmak gerekir. Bu ihtilaf dinin ameli gerektiren diğer temel ve talî ahkamında vâki olan ihtilafa benzemez. Onlardaki ihtilaf, ihtilaf edenlerin birbirlerinden uzaklaşmalarını ve ayrılmalarını gerektirmez. Uyarı bu sebeple gereklidir.

[281] Bu Hariciler hakkında pek çok yolla rivayet edilen hadisin bir parçasıdır. Bu hadisi Buhari'nin şu bölümlerinde geçmektedir. K. el-Meğâzi. B. Ba'si Aliyy ibn-i Ebi Tâlib ve Halid ibn el-Velîd ile’l-Yemen, no:4351; K. el-Enbiya, B. Kavlillahi Teala Ve ilâ Ad'in ehâhum Hûden" no:3344: K. el-menâkıb. B. Alâmatin- Nübüvve, no:361l; K. Tevhid, B. Ta’rucu’l Melâiketü ve'r-Ruh, no:7432; K. Istitabeti'l-Mürteddin, B. Katli’l-Mürteddin ba'de ikameti'l-hücceti aleyhim. no:6930, 6931, 69321 K. Fedâilu'l-Kur'an, B. ismu men Rââ bi kırâati'l-Kur'an. nn:5057, 5058; K. el-Edeb, B. mâcâe fi kavli'r-Racüli veyleke, no:6163; Müslim'de geçtiği yerler: K. Zekat. B. Zikri’l-Havâric, no:1064 ve 1066, B.fi'f Tahriz ala Katli'I-Havaric. Nesâî. K. Zekat. B. el-Müellefetü Kulûbuhum, no:2579; Abdurrezzak el-Musannef, Babu Macâe fi'1-Harûriyye, no:18649. 18650, 18676, 18677; Ahmed, Müsned 1/88, 3/5, 4/145, 422; İbn Mâce, Mukaddime, B. fi zikri'l-Havaric, no:168, 169, 170, 171, 172 ve 174;

[282] Müellifin bu görüşü tartışma götürür. Çünkü kavli ve fiili hadislerden önemli bir bolümü tevatür yoluyla sabit olmuştur. Dileyen bu konuda bizim tahkikini yaptığımız ve Mısırda basılan îbn es-Salah'ın Mukaddimesine ve diğer kaynaklara müracaat etsin.

[283] Bu; sahih bir hadisten bir bölümdür. Bu hadisi Buhari, Sahih'inin başına almış ve kitabına onunla giriş yapmıştır ve daha başka yerlerde de zikretmiştir. Bunları şöylece sıralayabiliriz; Bâbu Keyfe Kâne Bed'u'l-Vahyi no:1, K. İman, B. Mâcâe enne'l-A'male bi'nniyyeti ve'1-Hısbeti, no:54: K. el-Itk, B. el-Hatai ve'n-Nisyan... no:2529; K. Menâkıbi'l-Ensar, B. Hicratin-Nebiy (s.a) ve Eshabihi ile'1-Medine, no:3898; K. Nikah, B. Men Hâcera-litezvicimreatin... no:5070) K. el-Eyman ve’n-Nüzür, B. En-Niyyetü fi'l-Eyman, no:6689; Kitabu'I-Hıyel. B. Fi TerkiTHıyel ve etine liküllimriin mânevâ, ntv6953; Müslim. el-İmara, 1907; Tirmizi. Fedâilu'I'Cihad, no:1647: Nesâi. Taharet, no:75, Talak (6/158) İbn Mâce, Zühd. no:4227; Ahmed. Müsned. 1/25: (2; Beyhaki. K. Taharet, B. en-Niyyetü fi't-Taharati'l-Hükmiyye, 1/41; Ayrıca Beyhaki, 6/331. "298. 2/14. 4/112, 5/309. Ayrıca Darekutni, Mâlik ve İbn Hıbban da rivayet etmişlerdir…

[284] Kitabın ibaresindeki ifade budur. Öyle görülüyor ki bunda bir yanlışlık var. Biz başvurduğumuz rivayetlerin içinde Haricilerin vasfı hakkında böyle bir ifadeye rastlamadık. Daha önceki bölümlerden birisinde biz bu hadisin tahririni yapmıştık. İaret ettiğimiz husus için oraya bak.

[285] Âli İmran: 106.

[286] Maide:3

[287] Enam: 153

[288] Yahya ibn Yahya: İbn Kesir ibn Veslâs ibn Şemlal: Büyük bir imam. Endülüsün fakihi. Künyesi Ebû Muhammed el-Leysi el-Berberi el-Endelûsi el-Kurtubi'dir. 152 yılında doğdu. İmam Malik'i dinledi ve ondan Muvatta'ı rivayet etti. Ayrıca Ziyad ibn Abdirrahman, Leys ibn Sa'd. Sufyan ibn Uyeyne ve diğer kişilerden hadis dinledi. Kendisinden de oğlu Ubeydullah. Muhammed ibn el-Abbas, İlin Veddah, Baki ibn Mahled ve diğer bir grup rivayette bulundu. Endülüs'te ilim adamlarından hiç kimsenin ulaşamadığı bir saygınlığa ve büyük bir mertebeye ulaştı. 234 yılının Recep ayında vefat etti. (Siyeru A'lami'n-Nübelâ. 10/519; Tehzibü't-Tehzib. 11/300; Şezerat, 2/82; Şeceratü'ıı-Nûr ez-Zekiyye. 63, 64)

[289] Bakara: 213.

[290] Yunus: 19.

[291] Âli İmran: 103

[292] Âli İmran: 102

[293] Hac: 78

[294] Kenzul Ummal el, s.219'daki 1102 nolu: "Kim bid'atçiye saygı gösterirse..." hadisi Taberâni. el'Kebir'de ve Said ibn Mansur, Sünen'inde; Kenzul Ummal, C.I, s.222'deki 1123 nolu: "Kim saygı göstermek için bid'atçiye doğru giderse." hadisini ise Taberâni, el-Kebir'de. Ebu Nuaym da Hilye'de rivayet etmiştir.

[295] Bunun aynısı Müsned'de Gadif ibn el-Hâris'ten rivayet edilmiştir. Yine bunun aynısını Taberani el-Kebirde Tim Abbas'tan rivayet, etmiştir. Ayrıca Said ibn Mansur Sünen'de Gadîf ibn el'Haris'ten rivayet etmiştir. Bk: Kenzul-Ummal, 1/219, no:1098. 1099, 1100.

[296] Bu rivayetler hakkında da aynı kaynak!ara bakınız.

[297] Bu rivayetler hakkında da aynı kaynak!ara bakınız.

[298] Bu rivayetler hakkında da aynı kaynak!ara bakınız.

[299] Ali îmran: 86, 87

[300] Bakara: 159.

[301] Ali İmran: 3/105

[302] Enam: 6/153

[303] Rum: 30/32

[304] En'am: 6/159.

[305] Amr ibn Ubeyd: Mutezilenin büyüklerinden ve onların ilkidir. Künyesi Ebû Osman el-Basridir. Zahid ve âbiddir. İnsanlardan pek çok kişiyi özellikle Mansur gibi idarecileri etkiledi. Halife Mansur onu kendisine yakınlardan saydı. Ebu'l-Aliye ve Hasan'ı Basri'den rivayette bulundu. İki Hammad, İbn Uyeyne ve el-Kattan da ondan rivayet ettiler. el-Kattan daha sonra onu kaderi inkar ediyor iddiasıyle terketti. 143 veya 144 yılında Mekke yolunda vefat etti. (Kitabu'l-Mecrûhin, 2/69; el-Bidaye ve’n-Nihaye, 10/73; Tehzib et-Tehzib, 8/30; Şezerat. 1/2101 Siyeru A'lami'n-Nubelâ. 6/104)

[306] Muaz ibn Muaz: İmam. hafız ve Kadı. İbn Nasr ibn Hassan et-Temimi Ebu'l"Müsenna el-Anberi el-Basri. Süleyman et'-Teymî'den, Eş'ar ibn Abdil melik'ten, Avf el-A'râbi'den, Humeyd et-Tavil'den, Sevri'den ve daha pek çok kişiden rivayette bulundu. Ondan ise Ahmed. İshak, Yahya, Ali, Bendar, İbn Ebi Şeyhe ve daha pek çok kişi rivayet etti. Sikadır, sağlamdır, hadis ilminin yüz akıdır. Harun Reşid tarafından Basra kadılığına getirilmiş, sonra azledilmiştir. 196 yılında vefat etmiştir. (Siyeru'l-A'lam, 9/54; el-Mearif. 512: el-Cerh ve't-Ta'dil, 8/248; Tehzili. 10/194; Şezerat, 1/345; Meşâhiru Ulemâil-Emsar, 1270)

[307] Osman. 3. Râşit halifedir. Amr ibn Ubeyd'in bu sözü apaçık sünneti bir inkardır. Sahibini helake götürmesin-den korkulur. Çünkü sahih hadiste de bildirildiğine «öre Peygamberin sünnetimi fin sonra râşit halifelerin sünneti de bizim için sünnettir: "Benim sünnetime ve benden sonraki râşit halifelerimin sünnetine sarılınız. Onlara azı dişlerinizle yapısınız..” Bu hadis ve onunla İlgili dipnot daha önce geçti

[308] Semüra ibn Cündüb ibn Hilal el-Fezari, sahabinin âlimlerindendir. Oğlu Süleyman. Ebû Kılabe, Hasan-ı Basri, İbn Şirin ve el-Utaridi ondan rivayette bulunmuştur. Güvenilir ve doğru bir kişiliğe sahibtir. Küfe ve Basra'nın sorumlusudur. Hâricilere karşı çok serttir. Pek çoklarını öldürtmüştür. 58 veya 59 da vefat etmiştir. (Siyerul-A'lam. 3/183; el-Mearif. 305: el'Cerhu ve't-Ta’ dil. 4/154; Meşahirü Ulemai'l-Emsar. 223; el-İstiab. 653; Tehzili. 4/236: Şezerat 1/65 )

[309] Tevbe: 32.

[310] Bu hadisin kaynağını bulamadım. Fakat manası sahihtir ve bundan sonra gelecek olan hadisten de bu mana çıkartılabilir. îbn Ebi Asım'ın kitabında da bu konuda zayıf bir hadis gördüm; Şöyle ki: "Ümmetimden iki sınıf şefatime nail olmayacak- Mürcie ve Kaderiyye" es-Sünne. 2/461.

[311] Maide: 118.

[312] Nisa:48

[313] Asıl nüshanın hamişinde "fesuhkan'/uzak olun tâbiri bir defa yazılıdır.

[314] Nahl: 25.

[315] Buhari, K. Ehadisi'l-Enbiya. 3335; K. Ed-Diyat. B. Kavlillahi Tealâ: "men ahyâhâ..." no:6867: K. İ’tisam. B. İsmu men Deâ ilâ Dalâletin. no;7321. Müslim. K.Kaseme. B. İsmu men senne'1-Katl. no:1677, Abdurrezzak, Musannef, B. Men Katele nefsen. hocası Ma'mer ibn Râşid’in Kitabul-Câmi’inden. 10/464. no:19718. İbn Hıbban, Sahih. K. Cinâyat. no:5951. Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübra. K. Cinayât. 8/15. İlin Mâce. K. Diyât. B. Et-Tagliz fi katli müslimin zuhnen no:2615. Nesei, K. Tahrimi'd-Dem, 7/75. Ahmed, Müsned, 1/383. 430, 433. Şerhu's-Sünne, K. İman, Bâbu Sevabı men deâ ilâ Huden....1/198. no:111

[316] Aslın hamişine göre yazılan nüshada bu ifadeler daha farklı bir şekildedir. Öyle anlaşılıyor ki her iki ibarede de bir hattat hatası vardır. Biz bu karışıklığa rağmen ibarenin akışına göre bir tercüme yapmaya çalıştık (çeviren)

[317] Bu hadisi ibn Ebi Asım, es-Sünne'de 1/21 ve 37 no ile rivayet etti. Kenzu'l-Ummal'de şöyle denildi Bu hadisi Taberâni el'Evsat'ta, Ebu Yala ve Beyhaki Şuabü'l-İman’da ez-Ziya el-Makdisi el-Muhtara'da Enas'ten; îbn Asakir ve ibn en-Neccar yine Enes'ten rivayet ettiler. Bak. Kenzu'l-Ummal. 1/220 h.no: l105 ve 1/1121, no:1116

[318] Ebu Dâvud, Kitabu’s Sünne, Bâbu Şerhus-Sünne, no:4597. Ahmed, Müsned. 4/102

[319] Kenzu'l-Ummal, 1/221, no:1l4, 117

[320] Ğaşiye: 2.3,4

[321] Kehf- 103, 104

[322] Müddessir:31

[323] A'raf.152

[324] Enam: 140

[325] Bakara: 6l.

[326] Bazılarızamanımızdaki Yahudilerin alçaklık/zillet içinde değil, izzet ve onurlu bir hayat yaşadıklarını zannedebilir. Kur'an'ın açık ifadeleri bunu yalanlıyor. Ortada farklı bir görünüm de olsa gerçek şu ki. onlar, nerede olurlarsa olsunlar, ve nereye giderlerse gitsinler her zaman alçaktırlar. Ne kadar zaman geçse de onlar izzet ve şerefe asla sahip olamayacaklar: Çünkü onlar (sonunda) mağlup ve perişan olacaklar. Yarın onu gözleyenler için çok yakındır. O, kimin yardımcısının kuvvetli ve ordusunun daha büyük olduğunu yakında bilecektir. Allah işine galiptir.

[327] Abdulhak el-İşbili: O bir imamdır, hafızdır, yetenekli büyük bir âlimdir. Künyesi Ebu Muhammed, ismi Abdulhak ibn Abdirrahman el'Ezdi el-Endelüsi el-İşbili'dir. İbn el'Harrat diye bilinir. 514 yılında doğmuştur. Ebu'l-Hasen Şureyh ibn Muhammed, Ebu’l-Hakem ibn Berrican, Amir ibn Eyyub gibi kişilerden hadis nakletmiştir. Fıkıhçıdır, hafızdır. Hadisi ve illetlerini bilir. Ricali tanır. Zâhiddir. müttakidir. Sünnete ve onun edeplerine bağlıdır, el-Meâfiri (Mescidi Aksa'nın hatibi) ve Ebu'l-Haccac ibn eş-Şeyh gibi kişiler ondan nakilde bulunmuşlardır. 581 yılında vefat etmiştir (Siyeru'l-A'lam. 21/198. Şezeratü’z-Zeheb. 4/271)

[328] Ra’d:11

[329] Bel'am ibn Bâura kıssasını ibn Kesir, Araf sûresi 175. âyetin tefsirinde 2. Cilt 253 ve 254. sayfalarda çeşitli yollarda gelen rivayetlerle anlatılır.

[330] A'raf 99

[331] En’am:159

[332] Tirmizi. Zühd. 110:2379, Babu'r-Racül alâ dini halilih; Ebû Davûd, K. Edeb, B. Men yü'meru en yücalise, 4833; Müsned. 2/302. 224

[333] Yusuf: 108

[334] Mübadele: 22

[335] Nûr: 63

[336] İbn Mes'ud, bunu bir bid'at olarak görüyordu. Çünkü Peygamber (s.a) ashabına bu şekilde bir zikri telkin etmemişti. Yapılan iş güzel görülen şeylerden bile olsa Rasulullah'tan bu konuda herhangi bir bilgi bulunmadığı müddetçe ashab böyle bir şeye meyletmezlerdi ve onlar Peygambere uymada insanların en hırslı olanı idiler.

[337] Bakara:16

[338] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/134-160.

[339] İnsan: 3

[340] Beled: 10

[341] Fatiha:6

[342] Bakara:26

[343] Müddessir: 31

[344] Ali îmran: 7

[345] Buhari, Kitabul-İ'tisam, Babu Ecri’l-Hâkim izectehede fe esâbe ev ahtae, 7352. Müslim. K. e1-Akzıye, B. Ecril-Hâkim izertehede, 1716 Ebû Dâvud, K. el-Akziye, B. Fi’l-Kâdı Yuhtıu, 3574. Tirmizi, el-Ahkam, B. el-Kâdî Yusibu ve Yuhtıu, Ebu Hureyre'den. Nesei, el-Akzıye, B.el-İsabe fi’l-Hüküm. İbn Mâce, el-Ahkam, B.el-Hâkim Yectehid, 2314.

[346] Yasin: 47

[347] Nisa:60

[348] İbn Kesir bu âyetin tefsirini yaparken şunları dedi. Burada Allah Teala, davaların sonuca bağlanmasında Allah'ın Kitabı ve Peygamberinin sünneti dışında başka birisinin hakemliğine başvurmak istediği halde, Allah'ın Peygamberine ve geçmiş peygamberlere indirdiği şeylere inandığını iddia eden kimsenin bu iddiasını reddetmektedir. Nitekim bu âyetin nüzul sebebi olarak zikredildiğine göre Ensar'dan bir adamla. Yahudilerden bir adam birbiriyle davalı duruma düştüler, Yahudi, aramızda Muhammed hakem olsun derken, diğeri Ka'b ibn el-Eşrefin hakem olmasını istedi. Bir rivayete güre bu âyet müslüman olduklarını açıklayıp câhiliye hakemlerini kendilerine hakem seçmek isteyen münafıklar hakkında inmiştir. Bir rivayete göre de başkaları hakkında inmiştir. Ayet-i kerime hepsini içine alacak şekilde genel bir anlam ifade eder. Çünkü âyet, Kitab ve sünnetten sapan ve bâtıl olan başka şeylerin hakem ligine başvuran herkesi kötülemektedir. Burada tağutla kasdedilen de budur. Bu sebeple: Onlar tâğutun hakemliğine başvurmak istiyorlar, buyurdu. (Tefsiru'1-Kur'ani'l-Azim. 1/492)

[349] Maide: 103, İslam öncesi Arapların bâtıl inanç ve âdetlerinden birisi de bazı sebep ve bahanelerle birtakım hayvanları putlara kurban etmeleri, onları putlar adına serbest bırakmaları idi. Bu cümleden olarak beş kere doğuran ve beşinci yavrusu dişi olan deveye bahira denir, kulağı çentilir, sağılmaz, sütü putlara bırakılırdı. Put namına serbest bırakılan ve sütünden yalnızca müsafirlerin yararlandığı deveye "sâibe" denirdi vs. (Çeviren)

[350] Maide: 105

[351] Enam: 140

[352] En'am: 136

[353] Enam: 137

[354] Enam: 138

[355] En'am: 140

[356] En'am: 144

[357] Zümer: 3

[358] Maide:33

[359] Maide: 77

[360] Meryem: 34

[361] Meryem: 38

[362] Nisa: 142. 143.

[363] Yasin: 23

[364] Yasin: 24

[365] Bakara: 146

[366] Bk: Tefsiru ibn Kesir. 1/27.

[367] En'am: 153,

[368] İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/161-168.
Google Plus'da Paylaş