Blogger tarafından desteklenmektedir.

Şefaat ve Çeşitleri..

Şefaat çeşitlidir. Bunların kimisi ümmet tarafından ittifakla kabul edilmiştir. Kimisinde de Mutezile ve onlara benzer bid’at ehli olanlar muhalefet etmişlerdir.

• Birinci Türden Şefaat: Bu ilk şefaat olan büyük şefaattir. Peygamber ve rasûllerden sair kardeşleri arasından bizim peygamberimize mahsustur. Allah’ın salat ve selamı hepsine olsun.

Buharî ve Müslim’in Sahih’lerinde ve başka eserlerde, çok sayıda sahabi’den -Allah hepsinden razı olsun- şefaate dair hadisler gelmiş bulunmaktadır.

Bunlardan birisi Ebu Hureyre -Radıyallahu anh-dan rivayet edilmektedir. Dedi ki: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem-e bir et getirildi. Bu etten ona kol kısmı verildi. O, kolu severdi, ondan bir lokma koparıp aldı. Sonra şöyle buyurdu: Kıyamet gününde ben insanların efendisiyim. Bunun niye böyle olduğunu biliyor musunuz? Allah öncekileri ve sonrakileri bir düzlükte toplayıp bir araya getirecek. Davetçi onların seslerini işitir, göz onlara nüfuz eder. Güneş oldukça yaklaşır, insanlar güç yetiremeyecekleri ve kaldıramayacakları kadar gam, keder ve sıkıntı duyarlar. İnsanlardan kimisi diğerine şöyle der: İçinde bulunduğunuz durumu görmez misiniz? Neyle karşı karşıya olduğunuza bakmaz mısınız? Rabbinizin yanında size şefaatçi olacak bir kimseyi ne diye arayıp bulmuyorsunuz?

İnsanların kimi diğerine: Babanız Âdem(e gidiniz), diyecek. Bunun üzerine Adem’in yanına giderler. Ey Adem derler, sen insanlığın atasısın. Allah seni eliyle yarattı, sana ruhundan üfledi. Meleklere emir verdi, sana secde ettiler. Haydi Rabbinin huzurunda bize şefaat et. İçinde bulunduğumuz durumu görmez misin? Nelerle karşı karşıya olduğumuza bakmaz mısın?

Adem der ki: Rabbim bugün bundan önce benzeri görülmedik ve bundan sonra da asla benzeri görülmeyecek bir şekilde gazaplanmış bulunuyor. O bana ağaca yaklaşmayı yasaklamıştı, bense emrine karşı geldim. Nefsim, nefsim(i), nefsim(i kurtarayım bana yeter.) Benden başkasına gidiniz, Nuh’a gidiniz. Bunun üzerine Nuh’a giderler ve: Ey Nuh derler. Sen Allah’ın yeryüzü insanlarına gönderdiği ilk rasûlsün. Allah seni şükreden bir kul diye adlandırdı. Rabbinin huzurunda bizim için şefaat et, içinde bulunduğumuz bu durumu görmez misin? Ne hale geldiğimize bakmaz mısın?

Bunun üzerine Nuh -Aleyhisselam- şöyle diyecek: Bugün Rabbim öyle bir gazaplanmış ki, ne bundan önce böyle gazaplanmıştır, ne de bundan sonra böyle gazaplanacaktır. Benim kabul edilecek bir duam vardı, onu da kavmime karşı beddua ederek kullandım. Şimdi nefsim, nefsim, nefsim (kurtulsun yeter, diyorum.) Benden başkasına gidiniz, İbrahim’e gidiniz.

Bunun üzerine İbrahim’e giderler ve şöyle derler: Ey İbrahim, sen Allah’ın nebisi ve yeryüzü insanları arasından Halilisin. İçinde bulunduğumuz bu durumu görmez misin? Sıkıntılarımızın ulaştığı bu dereceye bakmaz mısın? Şöyle der: Bugün Rabbim öyle bir gazaplanmış ki ne bundan önce böyle gazaplanmıştır, ne de bundan sonra böyle gazaplanacaktır. Sonra İbrahim -Aleyhisselam- söylediği yalanları zikreder.[1]

Nefsimi, nefsimi, nefsimi (kurtarayım bana yeter.) Haydi Musa’ya gidiniz.

Musa’ya giderler ve Ey Musa derler: Sen Allah’ın Rasûlüsün, Allah seni risaletleriyle ve seninle konuşmasıyla diğer insanların üstüne seçip çıkarmıştır. Rabbinin huzurunda bize şefaat eyle. İçinde bulunduğumuz bu hali görmez misin? Sıkıntılarımızın ne dereceye ulaştığına bakmaz mısın?

Musa onlara şöyle der: Bugün Rabbim öyle bir gazaplanmıştır ki ne bundan önce böyle gazaplanmıştır, ne de bundan sonra böyle gazaplanacaktır. Ben ise öldürmekle emrolunmadığım bir canı öldürdüm. Nefsimi, nefsimi, nefsimi (kurtarayım yeter.) Benden başkasına gidiniz, İsa’ya gidiniz.

Bunun üzerine İsa’ya giderler. Ey İsa, derler: Sen Allah’ın Rasûlü, Meryem’e ilka ettiği kelimesisin ve O’nun emrinden bir ruh’sun. Dedi ki: O böyledir. Beşikte iken insanlar ile konuştun, Rabbinin huzurunda bize şefaat eyle. İçinde bulunduğumuz durumu görmez misin? Sıkıntılarımızın ne derece olduğuna bakmaz mısın?

Bunun üzerine İsa onlara şöyle der: Şüphesiz Rabbim bugün öyle bir gazaplanmıştır ki ne bundan önce böyle gazaplanmıştır, ne de bundan sonra böyle gazaplanacaktır. -Ve herhangi bir günahından söz etmeyerek-: Benden başkasına gidiniz, Muhammed -Sallallahu aleyhi vesellem-e gidiniz, der.

Bunun üzerine bana gelirler ve: Ey Muhammed, derler. Sen Allah’ın Rasûlüsün, peygamberlerin sonuncususun, Allah geçmiş ve gelecek günahlarını sana bağışlamıştır. Rabbinin huzurunda bize şefaat eyle, içinde bulunduğumuz hali görmez misin? Sıkıntılarımızın ne dereceye ulaştığına bakmaz mısın?

Bunun üzerine kalkar, Arşın altına gelirim. Aziz ve Celil Rabbimin huzuruna secdeye kapanırım. Sonra Yüce Allah, bana lutufta bulunur ve benden önce hiçbir kimseye ilham etmediği türden O’na güzel övgüler ve hamd-u sena’larda bulunmayı ilham eder. Bunun üzerine Ya Muhammed denilir, başını kaldır, iste, o sana verilecek, şefaatta bulun şefaatin kabul olunacak. Bunun üzerine: Rabbim, ümmetimi, ümmetimi isterim. Rabbim, ümmetimi ümmetimi isterim. Rabbim, ümmetimi ümmetimi isterim, diyeceğim. Şöyle denilecek: Ümmetinden aleyhine hesap bulunmayan kimseleri cennet kapılarından sağ kapıdan girdir, ayrıca diğer kapılarda da onlar insanlarla ortak gireceklerdir.

Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- sonra şöyle buyurdu: "Nefsim elinde olana yemin ederim ki cennet kapılarım her iki kanadı arasında Mekke ile Hecer yahut ta Mekke ile Busra arası kadardır."

Bu hadisi bu manada Buharî ve Müslim rivayet etmiştir. Lafız İmam Ahmed’indir.[2]

Çokça hayret edilecek bir husus var ki, o da şudur: Hadis imamları bir çok rivayet yollarıyla bu hadisi kaydetmekle beraber -bu husus Sur hadisinde varid olduğu gibi-[3] Yüce Allah’ın insanlar arasında hüküm vermek üzere gelmesi için yapılan ilk şefaati söz konusu etmezler. Çünkü burada maksat budur ve hadisin başının nakledilmesi bunu gerektirir. İnsanlar Adem ve ondan sonraki diğer peygamberlerin şefaatlerini, insanlar arasında hükmedilmesi ve bulundukları sıkıntılardan rahatlamaları için isteyeceklerdir. Nitekim hadisin diğer rivayet yollarından açıkça anlaşılan da budur. İşte onlar bu noktaya vardıktan sonra, ümmetin isyankarlarına şefaati ve cehennem ateşinden çıkartılmalarını söz konusu ederler.

Selef’in hadisin sadece bu bölümünü nakletmekle yetinmekten maksatları sanki cehenneme girdikten sonra herhangi bir kimsenin oradan çıkartılacağını inkar eden Hariciler ile Mutezile’den onlara tabi olan kimselerin görüşlerini reddetmek gibi görünmektedir. Bu sebebten dolayı onların görüşlerini açıkça reddeden ifadeler taşıyan hadisin bu kadarlık bölümünü zikretmekle yetinirler, böylelikle hadislere aykırı olan ve bid’at olarak benimsedikleri görüşlerini de nass ile reddetmiş oluyorlar.

• İkinci ve üçüncü tür şefaat Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in, hasenâtı ve seyyiâtı birbirine eşit kimseler hakkındaki şefaatidir. Bunların cennete girmeleri için şefaat edecektir. Ayrıca cehenneme götürülmeleri emrolunmuş bir takım kimseler hakkında da cehenneme girmemeleri için şefaat edecektir.

• Dördüncü tür şefaat Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in cennete giren kimselerin amellerinin mükâfatının gerektirdiği derecelerden daha yukarıya çıkartılması hususundaki şefaatidir. Mutezile sadece bu şefaati kabul etmekle (selef’e) muvafakat etmiş, bunun dışındaki diğer konumlar hakkında -bu hususlardaki hadislerin mütevatir olmasına rağmen- muhalefet etmişlerdir.

• Beşinci tür şefaat ise bir takım kimselerin hesapsız olarak cennete girmeleri için yapılacaktır. Bu tür şefaate Ükkaşe b. Mihsan’ın hadisinin delil gösterilmesi uygundur. Çünkü Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- cennete hesapsız olarak girecek yetmişbin kişi arasına kendisinin de girmesi için Rasûlullah’ın duasını istemişti. Hadis Buharî ile Müslim’de rivayet edilmiştir.[4]

• Altıncı tür şefaat azabı hakeden kimselerin azabının hafifletilmesi için olacaktır. Amcası Ebu Talib’in azabının hafifletilmesi için şefaat etmesi gibi.[5]

Bu tür şefaati söz konusu ettikten sonra Kurtubî, et-Tezkire adlı eserinde şunları söylemektedir: Şâyet Yüce Allah: "Şefaatçilerin şefaatleri onlara fayda vermez." (el-Muddessir, 74/48) diye buyurmuştur, denilecek olursa şöyle cevap verilir: Cehennemden çıkartılıp cennete giren günahkâr muvahhidlere sağladığı fayda gibi, böylesine cehennem ateşinden çıkmak şeklinde bir faydası dokunmayacaktır denilir.

• Yedinci tür şefaat, önceden de geçtiği üzere bütün mü’minlere cennete girme izninin verilmesi için yapacağı şefaattir. Müslim’in Sahih’inde, Enes -Radıyallahu anh-dan rivayete göre Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Ben cennetteki ilk şefaatçiyim."[6]

• Sekizinci tür şefaati ümmeti arasından cehenneme girmiş bulunan, büyük günah işlemiş kimselere yapacağı şefaattir. Bu şefaati sebebiyle onlar, cehennem ateşinden çıkartılacaklardır. Bu tür şefaat ile ilgili hadisler mütevatir olarak gelmiştir. Hariciler ile Mutezile ise bunu bilememişlerdir. O bakımdan hadislerin sıhhatini bilmediklerinden ve bunu bilenlerinin de inat edip, bid’atlerini sürdürmelerinden ötürü bu hususa muhalefet etmişlerdir.

Melekler, peygamberler ve mü’minler de onun gibi bu şekilde şefaat edeceklerdir.

Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem- bu şefaati dört defa yapacaktır.

Bu türden rivayet edilmiş hadislerden birisi Enes b. Malik -Radıyallahu anh- yoluyla gelen hadis-i şerif’tir. O dedi ki: Rasûlullah -Sallallahu aleyhi vesellem- şöyle buyurmuştur: "Şefaatim ümmetim arasından büyük günah işlemiş kimselere olacaktır."[7] Bu hadisi İmam Ahmed rivayet etmiştir.

Buharî de -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- kitabının "et-Tevhid" adlı bölümünde şu rivayeti kaydetmektedir: Bize Süleyman b. Harb anlattı, bize Hammad b. Zeyd anlattı. Bize Ma’bed b. Hilal el-Anezî anlattı, dedi ki: Basra halkından bir kaç kişi bir araya geldik ve hep birlikte Enes b. Malik’in yanına gittik. Bizim için şefaat hadisini sorsun diye beraberimizde Sabit el-Bünanî’yi de alıp gittik. Onu evinde bulduk, kuşluk namazını kıldığını gördük. Yanına girmek üzere izin istedik, o da bize izin verdi, döşeği üzerinde oturuyordu.

Biz Sabit’e: Şefaat hadisinden önce ona hiçbir şey sorma, dedik. Dedi ki: Hamza’nın babası, bunlar senin Basra ahalisinden kardeşlerindir. Sana şefaat hadisini sormaya geldiler. Dedi ki: Bize Muhammed -Sallallahu aleyhi vesellem- anlattı dedi ki: "Kıyamet gününde insanlar dalgalar gibi birbirlerinin arasına karışacaklardır. Adem’in yanına varacaklar ve Rabbinin huzurunda bizim için şefaat et, diyecekler. O: Ben bu işin ehli değilim, diyecek ama size İbrahim’i tavsiye ederim. Çünkü o Rahman’ın halil’idir.

Bunun üzerine İbrahim’e gidecekler, o da: Ben bu işin ehli değilim diyecek ama ben size Musa’yı tavsiye ederim, çünkü o kelimullahtır.

Bunun üzerine Musa’ya gidecekler, o da: Ben bu işin ehli değilim diyecek ama size İsa’yı tavsiye ederim, çünkü o Allah’ın ruhu ve kelimesidir. Bu sefer İsa’ya gidecekler, o da ben bu işin ehli değilim diyecek ama size Muhammed’i tavsiye ederim.

Bunun üzerine yanıma gelecekler ben de: İşte bu işin ehli benim diyeceğim. Rabbimin huzuruna varmak üzere izin isteyeceğim, bana izin verilecek. Şu anda hatırlayamadığım övücü sözlerle O’na hamdetmek üzere bana ilham verecektir. Ben de bu övücü sözlerle O’na hamdedeceğim ve huzurunda secdeye kapanacağım. Ey Muhammed, başını kaldır denilecek. Söyle sözün dinlenecek, şefaat et şefaatin kabul edilecek, dile dilediğin sana verilecek. Ben de şöyle diyeceğim: Rabbim ümmetimi (isterim) ümmetimi. Bunun üzerine şöyle denilecek: Git, kalbinde arpa ağırlığı kadar iman namına bir şey bulunan herkesi çıkart. Ben de gidip denileni yapacağım, sonra dönecek ve o övücü sözlerle O’na hamdedeceğim, tekrar O’nun için secdeye kapanacağım. Ey Muhammed, başını kaldır, denilecek, söyle sözün dinlenecek, şefaat et şefaatin kabul olunacak, dile istediğin verilecek. Ben, Rabbim ümmetimi (isterim) ümmetimi diyeceğim.

Bu sefer: Git, kalbinde zerre yahut ta bir hardal tanesi ağırlığınca imandan eser bulunan herkesi çıkart! denilecek. Ben de gidip denileni yapacağım, sonra tekrar geri dönüp Yüce Allah’a o övücü sözlerle hamd-u sena’da bulunacağım. Sonra tekrar O’nun için secdeye kapanacağım. Ey Muhammed, başını kaldır denilecek, söyle sözün dinlenecek, dile isteğin verilecek, şefaat et şefaatin kabul olunacak. Ben: Rabbim ümmetimi (dilerim) ümmetimi diyeceğim. Bu sefer bana şöyle diyecek: Git kalbinde iman namına hardal tanesi ağırlığından daha, daha, daha küçük eser bulunan kimseleri bul ve onları ateşten çıkart. Ben de gidip denileni yapacağım."

(Ma’bed devamla) dedi ki: Enes’in yanından çıkıp gidince, bir de el-Hasen’e uğrasak dedim O, o sırada Ebu Halife’nin evinde saklı bulunuyordu, gücü kuvveti yerindeydi. İşte ona gitsek de bize Enes b. Malik’in naklettiği hadisi ona da nakletsek (dedim), onun yanına gittik. Ona selam verdik. Yanına girmek üzere bize izin verdi. Ona Ey Ebu Said dedik, yanına kardeşim Enes b. Malik’in yanından geldik. Biz şefaat hususunda bize naklettiği hadisin bir benzerini görmedik. (Hasan-ı Basrî) Dedi ki: O neymiş deyince, biz de ona hadisi naklettik ve buraya kadar geldik, ondan sonra: Devam edin, dedi. Biz: Bize bundan fazlasını söylemedi, dedi ki: O gücü kuvveti yerindeyken bu hadisi yirmi sene öncesinden önce bana nakletti. Bilemiyorum size neden nakletmedi? Unuttuğundan mıdır? Yoksa sizin buna bel bağlayacağınızdan çekindiğinden midir?

Biz de: Ey Ebu Said o zaman sen bize anlat, dedik. Bunun üzerine güldü ve: İnsan çok aceleci yaratılmıştır dedi. Bunu size hatırlatmamın sebebi size bunu nakletmek isteyişimden başkası değildir. Size naklettiği şekilde hadisi bana da nakletti (sonra) dedi ki: "(Peygamber) buyurdu ki: Sonra dördüncü defa geri dönerim, o öğücü sözlerle yine O’na hamd-u sena’larda bulunurum. Sonra O’nun huzurunda secdeye varırım. Ey Muhammed, başını kaldır denilecek, söyle sözün dinlenecek, dile isteğin verilecek, şefaat et şefaatin kabul edilecek. Bunun üzerine şöyle diyeceğim: Rabbim la ilahe illallah diyen kimseleri çıkartmam için bana izin ver. Şöyle buyuracak: İzzetim, celalim, kibriyam ve azametim hakkı için ben oradan la ilahe illalah diyeni mutlaka çıkartacağım."[8] Bu hadisi Müslim böylece rivayet etmiştir.

Sahih(i Müslim) de de Ebu Said el-Hudri -Radıyallahu anh- Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-den şunu rivayet etmektedir: "Yüce Allah buyuracak: Melekler, peygamberler, mü’minler hep şefaat etti. Geriye merhametlilerin en merhametlisi(nin şefaati) kaldı. Bunun üzerine ateşten bir avuç alır ve oradan hayır namına hiçbir şey işlememiş bir topluluğu çıkartır."[9]

Şefaat hususunda insanların üç görüşü vardır:

Müşrikler, hristiyanlar ve şeyhler ve başkaları hususunda aşırıya kaçmış olan bid’at’çiler ta’zim ettikleri kimselerin Allah nezdindeki şefaatini dünyada bilinen şefaat gibi değerlendirirler.

Mutezile ve Harici’ler ise peygamberimizin ve başkalarının büyük günah işlemiş kimseler hakkındaki şefaatini kabul etmezler.

Ehl-i sünnet ise Peygamberimiz -Sallallahu aleyhi vesellem-in büyük günah işlemiş kimseler hakkındaki şefaatini de, başkalarının şefaatini de kabul ederler. Fakat hiçbir kimse Allah kendisine izin vermedikçe ve onun için belil bir sınırı tesbit etmedikçe şefaat edemeyecektir. Nitekim Sahih’te yer alan şefaat hadisinde de böyle denilmektedir: "Onlar Adem’e, daha sonra Nuh’a, sonra İbrahim’e, sonra Musa’ya, sonra İsa’ya giderler. İsa -Aleyhisselam- da onlara şöyle diyecek: Muhammed’e gidiniz, çünkü o Allah’ın günahlarının geçmişini de, geleceğini de kendisine bağışladığı bir kuldur. Bunun üzerine bana gelecekler, ben de yola koyulup gideceğim. Rabbimi gördüğümde O’nun huzurunda secdeye kapanacağım. O vakit şu anda güzelce ifade edemeyeceğim, bana ilham edeceği övücü sözlerle Rabbime hamd edeceğim. Ey Muhammed başını kaldır diyecek, söyle sözün dinlenecek, şefaat et şefaatın kabul olunacak. Bunun üzerine, Rabbim ümmetimi (isterim) diyeceğim. Bana bir sınır çizilecek onları cennete girdireceğim. Sonra tekrar gidip secdeye kapanacağım, yine bana bir sınır tesbit edilecek..."[10] Bunu üç defa zikretmektedir.



Dünyada Peygamber’den ve Başkalarından Şefaat İstemenin Hükmü


Dua esnasında dünyada Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-i ve başkalarını şefaatçi kılmaya ve bu yolla dilekte bulunmaya gelince; bunun etraflı bir şekilde ele alınması gerekir. Çünkü dua eden kimse bazen "peygamberinin hakkı" yahut "filanın hakkı için" diyerek Allah’ın mahlukatından herhangi bir kimseyi zikredip, Allah’a and vermektedir. Bu, iki açıdan sakıncalıdır:

1- Evvela bu Allah’tan başkasının adı ile yemin etmektir.

2- İkinci olarak herhangi bir kimsenin Allah’ın üzerinde hakkı bulunduğuna inanmaktadır.

Allah’tan başkası adına yemin caiz değildir. Allah’ın kendisi üzerinde bir hak olarak tesbit etmiş olması hali dışında, kimsenin de Allah üzerinde hiçbir hakkı yoktur. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Mü’minlere yardım etmek ise zaten üzerimize bir haktır." (er-Rûm, 30/47)

Yine Buharî ve Müslim’de sabit olduğu üzere Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-in, Muaz -Radıyallahu anh-a -terkisinde bulunuyor iken- şöyle dediği sabit olmuştur: "Ey Muaz! Allah’ın kulları üzerindeki hakkının ne olduğunu biliyor musun? Ben: Allah ve Rasûlü daha iyi bilir dedim. Şöyle buyurdu: Onun kulları üzerindeki hakkı O’na ibadet etmeleri, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır. Peki onlar bunu yaptıkları takdirde, kulların Allah’ın üzerindeki haklarının ne olduğunu biliyor musun? Ben, Allah ve Rasûlü daha iyi bilir dedim. Şöyle buyurdu: O’nun üzerindeki hakları onlara (O’na hiçbirşeyi ortak koşmayanlara) azab etmemektir."[11]

Bunlar Yüce Allah’ın eksiksiz kelimeleriyle ve sadık olan vadi ile yerine getirmesi vacip olmuş haklardır. Yoksa kulun bizzat kendisinin Allah üzerinde -mahlukun mahluk üzerinde olduğu şekilde- hiçbir hakkı yoktur. Çünkü Yüce Allah, her türlü hayrı kullarına nimet olarak ihsan edendir. Onlara va’di dolayısıyla kendilerine verilmesi gereken hakları ise, onlara azab etmemektir ve azablandırmamaktır. Bu ise kendisi adına yemin edilmeye elverişli olmayan bir husustur. Bundan dolayı da (bu hakkı ileri sürerek) O’ndan bir istekte bulunulmaz, bu vesile edilemez. Çünkü ancak Yüce Allah’ın sebep olarak tayin ettiği şey sebep olabilir.

Müsned’de yer alan Ebu Said -Radıyallahu anh-ın Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-den rivayet ettiği hadise gelince: Orada namaza yürüyerek giden kimsenin: "Senden bu yürüyüşümün hakkı adına ve dilekte bulunanların senin üzerindeki hakkı adına dilekte bulunuyorum."[12] şeklinde söylediği sözlerine gelince, bu Allah’ın kendi zatına vacip kılmış olduğu ve kendisine dua eden kimselerin kendi üzerindeki hakkını dile getirmektedir. Dua eden ve istekte bulunanlara dualarını kabul etme hakkını veren O’dur. İbadet edenlere mükafat elde etme hakkını veren O’dur. Şu beyitlerin sahibi ne güzel söylemiş:

"Kulların O’nun üzerinde vacib (yerine getirilmesi gereken) bir hakları yoktur,

Asla; ama hiçbir çaba da O’nun nezdinde boşa gitmez.

Onlara azab edilirse, adaleti iledir yahut nimet verilirse, lutfu iledir.

O Kerim’dir, lutfu bol olandır."

Şâyet dua eden kimsenin: "Dua edenlerin üzerindeki hakkı için senden istiyorum." sözü ile "Peygamberinin hakkı" ya da buna benzer ifadeler arasındaki fark nedir? diye sorulacak olursa cevap şudur:

Dua eden kimsenin: "Dua edenlerin senin üzerindeki hakkı için..." sözünün manası şudur: Sen dua edenlerin, duasını kabul edeceğini vaadetmiş bulunuyorsun. İşte ben de dua edenler arasındayım, benim duamı kabul buyur. Halbuki "filanın hakkı için" denildiği vakit, o filan kişinin her ne kadar Allah’ın sadık va’di gereğince Allah üzerinde bir hakkı var ise de; bunun ile o dilekte bulunan kimsenin duasının kabul edilmesi arasında herhangi bir ilişki yoktur. Şöyle denilmiş gibidir: Filan kişi senin salih kullarından olduğu için benim de duamı kabul et. Bu iki şey arasındaki ilişki nedir? Ve bunların birinin diğerini gerektirmesi neye dayanarak söylenebilir? Bu hiç şüphesiz duada haddi aşmak türündendir. Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır: "Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Gerçek şu ki O, haddi aşanları sevmez." (el-A’raf, 7/55)

Bu ve benzeri dualar bid’at olarak ortaya çıkan dua şekilleridir. Peygamber -Sallallahu aleyhi vesellem-den olsun, ashab-ı kiram’dan olsun, tabiîn’den olsun, imamlardan herhangi birisinden olsun -Allah hepsinden razı olsun- böyle bir dua şekli nakledilmiş değildir. Bu gibi ifadeler cahillerin ve bir takım tarikatçıların yazdıkları muska ve hamayıllarda bulunur.

Dua ise en faziletli ibadetlerdendir. İbadetlerin esası ise sünnet ve peygambere tabi olmaktır, hevâ ve bid’atler değildir.

-----------------------------------------------

[1] Buharî’de Eyyub’dan, o Muhammed b. Sîrin’den, o Ebu Hureyre -Radıyallahu anh-dan rivayete göre Ebu Hureyre şöyle demiştir: İbrahim -Aleyhisselam- sadece üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan ikisi yüce Allah’ın zatı uğrundadır. “Ben hastayım” sözü ile; “Hayır, onu bu büyükleri yapmıştır” sözleridir. (Devamla) dedi ki: Bir gün Sarâ ile birlikte zorbalardan bir zorbanın bulunduğu bir yere geldi. O zorbaya şöyle denildi: Burada beraberinde insanların en güzellerinden bir kadın bulunan bir adam vardır.

Bunun üzerine bu zorba kişi ona bir adam göndererek Sarâ hakkında soru sordurdu: Bu kimdir? dedi. O da: Kızkardeşimdir, dedikten sonra Sarâ’ya varıp şunları söyledi: Ey Sarâ, yeryüzünde benden ve senden başka iman eden bir kimse yoktur. Bu kişi bana senin kim olduğuna dair soru sordu, senin kızkardeşim olduğunu söyledim. Beni yalancı çıkarma.

Zorba Sarâ’ya elçi gönderdi. Sarâ, onun yanına girince, eliyle onu yakalamak istedi fakat ona engel olundu. Bu sefer: Sen Allah’a dua et ve ben sana hiç zarar vermeyeceğim, dedi. Allah’a dua etti ve eski haline kavuştu.

İkinci bir defa onu yakalamak isteyince, önceki gibi hatta daha da şiddetli bir şekilde alıkonuldu. Yine: Benim için Allah’a dua et, ben sana zarar vermeyeceğim dedi. Tekrar Allah’a dua etti ve serbest bırakıldı.

Perdedarlarından birisini çağırarak şöyle dedi: Sizler bana bir insan getirmediniz, sizler olsa olsa bana bir şeytan getirmiş bulunuyorsunuz. Bunun üzerine ona Hacer’i hizmetçi olarak verdi. Sarâ, İbrahim -Aleyhisselam- ayakta durmuş namaz kılıyorken yanına geldi ve eliyle: Ne oldu? diye sordu, o: Allah o kâfirin -ya da facirin- tuzağını başına geçirdi ve Hacer’i hizmetçi olarak verdi. Ebu Hureyre dedi ki: Ey semanın suyunun oğulları, işte anneniz budur. (Bk. Fethu’l-Bârî, VI, 391-394)

[2] Müsned, II, 435-436; ayrıca Buhârî 4712; Müslim 194.

[3] Oldukça uzun bir hadis olup senedinde zayıf bir râvî olan İsmail b. Râfi’ bulunduğu gibi; meçhul bir ravi de vardır.

[4] Buhârî 5811, 6442; Müslim 216, 217.

[5] Buhârî 3883, 6208; Müslim 209

[6] Müsned, III, 213.

[7] Müsned, III, 213.

[8] Buhârî 7510; Müslim 193.

[9] Müslim 183; Müsned, III, 94.

[10] Buhârî 4476, 7516; Müslim 193; İbn Mâce 4312.

[11] Buhârî 2846, 5967, 6500, 7373; Müslim 30.

[12] Müsned, II, 21; İbn Mâce 778

el-Akîdetü't-Tahâviyye ve Şerhi / İbn Ebi'l-İzz el-Hanefi
Google Plus'da Paylaş